Christopher Nolan, özellikle 2000 tarihli Akıl Defteri - Memento'dan beri sinema endüstrisinin tabiri caizse bel bağladığı, önüne tüm imkânların serildiği bir isim. Kısa süreli hafıza kaybı yaşayan ana karakterin hatırlama süreciyle anlatısını paralel kurgulayarak sinemanın sunduğu zamanı manipüle etme imkânına yenilikçi bir yerden yaklaşan Memento'nun bir parçası olduğu, seyirci şaşırtma, allak bulak etme, ters köşeye yatırma gayesi güden filmlerin yarattığı dalganın etkisi çoktan dinmiş olsa da aynısını Nolan'ın filmografisi için söylemek mümkün değil. Öyle ki bu "altın çocuk" her yeni filminde odaklandığı konu bunu gerektirsin ya da gerektirmesin, buna alan açsın ya da açmasın zaman mevhumuna bir oyuncak gibi yaklaşmayı, onu farklı biçimlerde hikâyelerinin en önemli unsuru olarak konumlandırmayı sürdürüyor; hem de işin içine astrofizikten Philip K. Dickvari rüyalar içinde gezinmeye kadar türlü türlü ve sürekli daha büyük, daha etkileyici olmayı hedefleyen şekilde. Yönetmenin pandemi sonrası sinema salonlarını kurtarmak gibi gereksiz şekilde büyük bir sorumluluk yüklenen yeni filmi Tenet'in öncesindeki çalışması Dunkirk, sinemaya sayısız kez konu olmuş II. Dünya Savaşı'nın önemli dönemeçlerinden birini konu alırken yine zamanı eğip büküyor ve yaşanan olayları üç farklı zaman çizgisinde anlatıyordu. Bu tercihin, seyircileri "eğleyecek" bir oyuncak olmanın ötesinde anlatılan olaya herhangi bir katkı yapıp yapmadığı tartışması bir kenara; Dunkirk'ün ardından Nolan'ın azılı hayranları bile sinemacının senaryoya, anlatılan hikâyenin özüne yaklaşımına dair çatlak sesler çıkarmıştı. Kişisel olarak ciddi bir başarısızlık olduğunu ve siyaseten çok ucuz ve hesapçı sularda yüzdüğünü düşündüğüm Dunkirk'ün dahi, özellikle Amerikalı eleştirmenlerce sahiplenilmesinden aldığı güçle Nolan Tenet ile tüm o çatlak seslere haddini bildirirken, ne denli büyük bir sinemacı olduğunu ve hâlâ zeka emareleriyle parıl parıl parlayan büyük bir film ortaya koyabileceğini kanıtlamanın derdine düşüyor. Ve baştan söyleyelim; Tenet Nolan'ın kariyerinin dip noktası. Bu uzunca girizgahtan da tekrar anlaşılacağı üzere Nolan, filmlerine seyirciye sırrı çözülecek gizemler -ya da oyuncaklar- sunmayı ve zaman mevhumuyla oynayarak şaşırtıcı olmayı bir hayli seven bir yönetmen. Başrollerinde John David Washington, Robert Pattinson, Elizabeth Debicki ve Kenneth Branagh'ın yer aldığı Tenet de bu durumdan muaf değil. “Kuantum Soğuk Savaş filmi” olarak tanımlanan Tenet'in adı, ilki Pompeii'deki bir evde bulduğu iddia edilen Sator Karesi'nden geliyor. Beş Latince kelimdende oluşan bir palindrom (her yönden okunduğundan aynı anlama gelen) olan bu karede, rotas, opera, tenet, arepo, sator kelimeleri yer alır. "Tenet" bu palindromun tam ortasında yer alır ve "inanç", "ilke", "prensip" gibi anlamlara gelir ve bu gizemli ifadenin Katolik inancında okunan, Latince "Babamız" anlamı taşıyan "Pater Noster" duasının bir anagramı olduğunu ifade eden araştırmalar da mevcuttur. Birebir çevirisini yapmak bir hayli güç olsa da "Çiftçi Arepo dünyanın dönüşünü sağlıyor" gibi, evrenin devamlılığına işaret eden bir anlam üretir bu kelimeler. Tüm bunlar ışığında, gelecek ve şimdinin sürekli temas hâlinde olduğunu öne süren iddialı yapısıyla Tenet de dünyanın işleyişine, hem bu bahsettiğimiz kanallardan ulvi hem de Soğuk Savaş üzerinden politik bir açıdan bakmak istiyor. Yetmezmiş gibi, Sator Karesi'ni oluşturan kareleri anlatısının içine gizliyor Nolan. Kötü karakterin soyadı Sator, film bir opera binasındaki çatışmayla açılıyor, Arepo isimli bir karakter hikâyenin akışı açısından önemli bir noktada duruyor ve film boyunca peşinden sürüklendiğimiz ajanın adı yok; Antik Yunan'dan itibaren anlatıların ana kişisini işaret eden "protagonist"…

Yazar Puanı

Puan - 35%

35%

Seyirciden yaratıcısının kendinden daha zeki olduğunu tasdik etmesini talep eden bir filme dönüşüyor Tenet. Bu da olsa olsa Nolan'ın hem seyirciler hem de endüstri tarafından sürekli pohpohlanmasının getirdiği bir güç zehirlenmesinden kaynaklanıyor olabilir.

Kullanıcı Puanları: 3.38 ( 106 oy)
35


Christopher Nolan, özellikle 2000 tarihli Akıl Defteri – Memento’dan beri sinema endüstrisinin tabiri caizse bel bağladığı, önüne tüm imkânların serildiği bir isim. Kısa süreli hafıza kaybı yaşayan ana karakterin hatırlama süreciyle anlatısını paralel kurgulayarak sinemanın sunduğu zamanı manipüle etme imkânına yenilikçi bir yerden yaklaşan Memento’nun bir parçası olduğu, seyirci şaşırtma, allak bulak etme, ters köşeye yatırma gayesi güden filmlerin yarattığı dalganın etkisi çoktan dinmiş olsa da aynısını Nolan’ın filmografisi için söylemek mümkün değil. Öyle ki bu “altın çocuk” her yeni filminde odaklandığı konu bunu gerektirsin ya da gerektirmesin, buna alan açsın ya da açmasın zaman mevhumuna bir oyuncak gibi yaklaşmayı, onu farklı biçimlerde hikâyelerinin en önemli unsuru olarak konumlandırmayı sürdürüyor; hem de işin içine astrofizikten Philip K. Dickvari rüyalar içinde gezinmeye kadar türlü türlü ve sürekli daha büyük, daha etkileyici olmayı hedefleyen şekilde. Yönetmenin pandemi sonrası sinema salonlarını kurtarmak gibi gereksiz şekilde büyük bir sorumluluk yüklenen yeni filmi Tenet’in öncesindeki çalışması Dunkirk, sinemaya sayısız kez konu olmuş II. Dünya Savaşı’nın önemli dönemeçlerinden birini konu alırken yine zamanı eğip büküyor ve yaşanan olayları üç farklı zaman çizgisinde anlatıyordu. Bu tercihin, seyircileri “eğleyecek” bir oyuncak olmanın ötesinde anlatılan olaya herhangi bir katkı yapıp yapmadığı tartışması bir kenara; Dunkirk’ün ardından Nolan’ın azılı hayranları bile sinemacının senaryoya, anlatılan hikâyenin özüne yaklaşımına dair çatlak sesler çıkarmıştı. Kişisel olarak ciddi bir başarısızlık olduğunu ve siyaseten çok ucuz ve hesapçı sularda yüzdüğünü düşündüğüm Dunkirk’ün dahi, özellikle Amerikalı eleştirmenlerce sahiplenilmesinden aldığı güçle Nolan Tenet ile tüm o çatlak seslere haddini bildirirken, ne denli büyük bir sinemacı olduğunu ve hâlâ zeka emareleriyle parıl parıl parlayan büyük bir film ortaya koyabileceğini kanıtlamanın derdine düşüyor. Ve baştan söyleyelim; Tenet Nolan’ın kariyerinin dip noktası.

Bu uzunca girizgahtan da tekrar anlaşılacağı üzere Nolan, filmlerine seyirciye sırrı çözülecek gizemler -ya da oyuncaklar- sunmayı ve zaman mevhumuyla oynayarak şaşırtıcı olmayı bir hayli seven bir yönetmen. Başrollerinde John David Washington, Robert Pattinson, Elizabeth Debicki ve Kenneth Branagh’ın yer aldığı Tenet de bu durumdan muaf değil. “Kuantum Soğuk Savaş filmi” olarak tanımlanan Tenet’in adı, ilki Pompeii’deki bir evde bulduğu iddia edilen Sator Karesi’nden geliyor. Beş Latince kelimdende oluşan bir palindrom (her yönden okunduğundan aynı anlama gelen) olan bu karede, rotas, opera, tenet, arepo, sator kelimeleri yer alır. “Tenet” bu palindromun tam ortasında yer alır ve “inanç”, “ilke”, “prensip” gibi anlamlara gelir ve bu gizemli ifadenin Katolik inancında okunan, Latince “Babamız” anlamı taşıyan “Pater Noster” duasının bir anagramı olduğunu ifade eden araştırmalar da mevcuttur. Birebir çevirisini yapmak bir hayli güç olsa da “Çiftçi Arepo dünyanın dönüşünü sağlıyor” gibi, evrenin devamlılığına işaret eden bir anlam üretir bu kelimeler. Tüm bunlar ışığında, gelecek ve şimdinin sürekli temas hâlinde olduğunu öne süren iddialı yapısıyla Tenet de dünyanın işleyişine, hem bu bahsettiğimiz kanallardan ulvi hem de Soğuk Savaş üzerinden politik bir açıdan bakmak istiyor. Yetmezmiş gibi, Sator Karesi’ni oluşturan kareleri anlatısının içine gizliyor Nolan. Kötü karakterin soyadı Sator, film bir opera binasındaki çatışmayla açılıyor, Arepo isimli bir karakter hikâyenin akışı açısından önemli bir noktada duruyor ve film boyunca peşinden sürüklendiğimiz ajanın adı yok; Antik Yunan’dan itibaren anlatıların ana kişisini işaret eden “protagonist” kelimesiyle anılıyor. Evet, Nolan’ın oyuncak dükkanına hoş geldiniz.

Tenet: Nolan’ın Güç Zehirlenmesi

Bünyesinde böyle iddialar taşıyan Tenet, tam olarak nasıl bir organizasyonun mensubu olduğunu anlayamadığımız adı ve geçmişi olmayan -daha doğrusu filmde yer almayan- bir ajanın, objeleri zamanın lineer akışının tersi yönde hareket ettirebilme gibi bir keşif yapmış bir silah tüccarının hâkimi olmayacağı dünyayı yok etmesinin önüne geçme mücadelesini anlatıyor. Bu yaparken de ajan ile silah tüccarının eşi arasına hiçbir noktada inandırıcı olmayan, nereden ortaya çıktığı anlaşılamayan bir yakınlaşma ve bu kadının çocuğuna sahip çıkma yolunda aldığı riskler gibi -yine- aileyi kutsayan bir tema yerleştiriyor. Başta James Bond serisi olmak üzere sayısız Hollywood filminden aşina olduğumuz böylesi bir iskelete sahip olan Tenet, yerçekimin tersi yönde yapılan bungee jumping‘ler, zamanda geriye giden mühimmatlar, The Matrix Reloaded’dakini akla getirmesi kaçınılmaz olan bir otoyol sekansı, seyircinin duygusal yönelimlerini sürekli domine eden aşırı müzik kullanımı, sahneleri birbirlerinden kasten koparıyor gibi görünen bir kurgu ve tam olarak neye hizmet ettiğini anlamanın zor olduğu uzun aksiyon sekanslarıyla bezeli bir 150 dakika sunuyor.

Nolan Tenet’te yine teknik unsurları olabildiğine büyük ölçekte kullanırken, en büyük numarası olan seyirciyi şaşırtma işini gerçekleştiremiyor ve kendini müthiş şekilde ciddiye alıp filmin hem bilimsel hem de insani olarak derinlikli olduğunu yüksek perdeden bağırıyor. Tenet’in böylesi bir başarısızlık olmasının en büyük nedeni bu. Anlatının lokomotifi konumundaki zamanı bükme olgusunun tatmin edici şekilde açıklanamaması, bu iddialı olgunun temsil ettiği tematik derinliğin kelimeler ve birkaç cümle düzeyinde kalması ve izlediğimiz bu curcunanın finaldeki kader-gerçeklik ikilemi üzerinden yine ulvi bir tartışmaya, son derece yüzeysel bir yerden bağlanması; dramatik yapısı son derece cılız, hiçbir karakterini filmin herhangi bir noktasında umursamadığımız, Soğuk Savaş konusunun filmin çıkış noktasından sonra unutulduğu, gülünç bir motivasyonla hareket eden ağır Rus aksanlı karton bir kötüye ve establishing shot‘larda bir geminin güvertesinde barfiks çektiğini gördüğümüz bir kahramana sahip Tenet’in, Nolan’ın oyuncak dükkanının büyük bir gürültüyle çökmesine neden oluyor.

Indiewire yazarı Mike McCahill, Tenet’e yönelik eleştirisinde filmin Londra gösterimi öncesinde bir stüdyo yetkilisinin kendilerini ikinci, hatta üçünü bir gösterime daha davet ettiğini söylüyor. Bu durum, Tenet’in çok zeki olma iddiasını birkaç adım ileri götürerek, karşımızdakinin yaratıcılarınca ilk seferde tam anlamıyla kavranamayacak hikmette bir film olarak görüldüğünün emaresi olarak okunabilir pekâlâ. Fakat stüdyonun ve elbette Nolan’ın atladığı şöyle bir sorun var; sinema filmleri daha iyi anlama gerekliliğinden ziyade, Tenet’te noksan olan; sundukları seyir zevki ya da entelektüel haz gibi nedenlerle tekrar tekrar izleme yönünde bir güdü oluştururlar. Hâl böyleyken, seyirciden yaratıcısının kendinden daha zeki olduğunu tasdik etmesini talep eden bir filme dönüşüyor Tenet. Bu da olsa olsa Nolan’ın hem seyirciler hem de endüstri tarafından sürekli pohpohlanmasının getirdiği bir güç zehirlenmesinden kaynaklanıyor olabilir. Güçlü erkeklerin dünyayı kötü erkeklerin elinden, türlü oyuncaklar ve “havalı ve kafa karıştırıcı” cümleler eşliğinde kurtardığı, kendini her saniyesiyle ciddiye alan, muhafazakâr altmetinli bir gişe canavarıyla sinemaları hayata döndürmeye çalışmasının başka bir açıklamasını bulmak güç.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information