Advertisement


Nereden Başlamalı köşemizin Hollywood’un en önemli ustalarından Billy Wilder’a odaklanan bölümünde, Almanya’nın o dönem Avrupa sinemasının âdeta üssü iken Nazilerin iktidara gelmesinin ardından, birbirinden heyecan verici çalışmalara imza atan yönetmen ya da senaristlerin, bu ülkeden uzaklaştıklarından, gittikleri, hatta bir anlamda transfer oldukları Hollwood’da Klasik Hollywood olgusunun inşasında nasıl önemli roller oynadıklarından kısaca bahsetmiştik. Hiç şüphesiz; 1890 yılında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun topraklarında doğan Fritz Lang da Almanya’daki bu sinema hareketliliğini yaratan en önemli isimlerden biri. Fakat onun Billy Wilder gibi isimlerden farklı, biraz da bir önceki kuşağa mensup olması sebebiyle henüz Almanaya’da iken başyapıt düzeyinde birçok filme imza atmış olması.

Fritz Lang’ın da önemli isimlerinden biri olduğu Alman Dışavurumculuğu’nun Avrupa’da ortaya çıkan, kendi içinde belirginleşmiş özellikleri olan ilk sinema akımı olduğunu söyleyebiliriz. Kökenleri I. Dünya Savaşı’nın öncesine kadar uzansa da, altın çağını iki savaş arasında yaşayan bu akımda; resimden, heykelden, edebiyattan, mimariden, müzikten hatta danstan izler bulunabilir. Dünyayı öznel bir bakış açısıyla yorumlayan, gerçekliği bu bakış açısına göre bozan, modifiye eden, değiştiren ve dönüştüren bir yaklaşım sunar bu akım. Fiziksel gerçekliği ortaya koymak yerine sunduğu birincil olgu, duygusal deneyimin anlamını açığa vurmaktır. Bu bağlamda hayal gücünün ve yaratıcılığın kapılarının sonuna kadar açılabileceği olanaklar sunmuştur Alman Dışavurumculuğu. Ve bu kaynaktan tarihi epikten bilimkurguya, gotik soslu korku filmlerinden seri katil anlatılarına, hatta kara filme (film noir) kadar, devamında klasik anlatı sinemasının temelini oluşturacak birçok tür ve üslup ortaya çıkmıştır. Hem bu janraların hemen hemen hepsinde eserler vermiş olması hem de o dönemki sinemanın sınırlarını zorlayarak bu janraların gelecek örnekleri için çok geniş bir alan sunmuş olması sebebiyle Fritz Lang’ın bu akımın önemli isimlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Lang’ın, fikirsel altyapısı bu kadar zengin bir akımın en önemli temsilcilerinden biri olması da sadece aldığı sanat eğitimine ya da sinemaya olan yeteneğiyle açıklamak güçtür. Bu bağlamda yönetmenin filmlerinin eğitim yıllarında yoğun şekilde ilgilendiği Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud gibi düşünürlerin teorilerinden etkilendiği barizdir. Hatta Nietzsche’nin übermensch fikri onun birçok filminde kendini yer bulur.

Usta yönetmenin gerek Avrupa’da gerek Hollywood’da çektiği filmler çok geniş bir yelpazeye yayılır. Fritz Lang, distopik bilimkurgunun belki de en vizyoner örneği olan Metropolis’e imza atmış olsa da sadece bu alanda uzmanlaştığını söylemek haksızlık olacaktır. Çünkü onun daha kariyerinin henüz başında, 1916’da çektiği Örümcekler – Die Spinnen filmi, merkezinde yer alan mistik kavramlar ve kayıp medeniyetler gibi ögelerle Indiana Jones serisi gibi Hollywood yapımlarına giden yolu açmasının yanında aksiyon türünün de öncül bir örneği olarak sinema tarihindeki yerini almıştır. Bu sinema anlayışının belki de bir adım sonrası olarak niteleyebileceğimiz epik fantastik anlatıların en bilinen örneklerinden biri Yüzüklerin Efendisi – Lord of the Rings Üçelemesi gibi yapımlara yakın duran filmlerin ilk örnekleri yine Fritz Lang’ın imzasını taşır. Devasa savaş sahneleriyle, ateş üfleyen ejderhalarıyla, iki bölüm olarak gösterilmesiyle sessiz dönemin en epik filmlerinden biri olan Die Nibelungen’i, Peter Jackson imzalı serinin erken dönem bir yol göstericisi olarak işaret etmek pek de abartılı sayılmayacaktır. Suç filmleri için de aynısı geçerli. Lang’ın ilk büyük başyapıtı olan Dr. Mabuse, der Spieler, çevresindekileri manipüle ederek bir servet elde eden ve bu sayede Berlin’in kontrolünü ele geçiren bir suç liderinin hikâyesini anlatır ve yönetmen bu sessiz sinema klasiğinde, devamında benzer minvaldeki anlatıların sıklıkla başvuracağı trükleri yaratır. Bugün gelinen noktada seri katil filmleri diye bir alt türün varlığında da kolaylıkla bahsedebiliriz. İşte bu alt türünde erken dönem örneklerinden biri yine Lang’ın kariyerini işaret eder. Düsseldorf Vampiri adıyla da tanınan gerçek bir katil olan Peter Kürten’den esinle yaratılan Bir Şehir Katilini Arıyor – M, sinema tarihinin kilometre taşı filmlerinden biri olmasının yanında, Kuzuların Sessizliği – The Silence of the Lambs’ten Zodiac’a kadar sayısız başarılı örneğini sayabileceğimiz, modern sinemadaki seri katil anlatılarının temelini hazırlamıştır. Bunlar ve Almanya’da çektiği diğer filmlerle kendine benzersiz bir filmografi inşa eden Lang, ülkesinde öğrendiklerini gitmek zorunda kaldığı Hollywood’da da tekrar ederek başarısını büyük oranda sürdürür. Velhasıl yönetmenin kariyerini filmlerini ürettiği ülkelerden hareketle iki parça hâlinde değerlendirmek de sıklıkla görülen bir yaklaşımdır. Bu iki parçanın ortasında bir köprü gibi duran M, yönetmenin sinemasına giriş için doğru bir ilk adım olabilir.

Başlamak İçin En İyisi: Bir Şehir Katilini Arıyor – M (1931)

Alman Dışavurumculuğu’nun en karakteristik özelliklerinden biri odaklandığı anlatıların karamsarlığıdır belki de. Bu karamsarlık, genellikle o dönem Alman toplumun içinde bulunduğu durumla ilişkilendirilir. Zira o dönem, I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış Hitler’i yeni lideri olarak seçebilecek kadar “sorunlu” bir psikolojidedir ülke. Böyle bir atmosferde palazalanan Alman Dışavurumculu’nun en bilinen ve üstün örneklerinden biri şüphesiz ki M’dir. Hitler’in iktidara gelip Weimar Cumhuriyeti’nin Üçüncü Reich’a dönüşmesinin birkaç yıl öncesinde çekilen film, gerçek bir olaydan yola çıkar ve özünde bir “sapık katil” hikâyesi anlatır. Ama süreci güvenlik güçlerinin katili yakalamakta zorlanmasından hareketle, Alman halkının içinde bulunduğu paranoyaya yaklaşan kaosun bir temsiline dönüştürür. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte yasaklanan M, aynı zamanda teknik anlamda da Fritz Lang’ın vizyonerliğinin bir kanıtı gibidir. Çektiği bu ilk sesli filmde Lang, anlatının kilit bir noktasına yerleştirdiği ses olgusunu kullanırken şaşırtıcı düzeyde bir ustalık sergiler. Yönetmenin ilk dönem filmlerindeki fantastik ögelerin aksine, son derece gerçekçi bir tonda ilerleyen yapımın, bu yanıyla yönetmenin ileride çekeceği film noir‘ların da öncülü olduğunu söyleyebiliriz.

Sonra Ne İzlemeli: Metropolis (1927)

Bilimkurgu türünün kilometre taşı filmlerinden, belki de hâlâ aşılamamış bir başyapıt olan Metropolis, Fritz Lang’ın en bilinen filmlerinin başında gelmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere sinemada anlatılan distopik bilimkurgu hikâyelerinin kökeni büyük ölçüde bu eşsiz filme bağlanır. Bıçak Sırtı – Blade Runner’dan Karanlık Şehir – Dark City’e hemen hemen hepsinde Metropolis’ten bir şeyler bulmak mümkündür. İşçi sınıfı ile burjuvazinin keskin çizgilerle ayrıldığı, farklı bölgelerde yaşamak zorunda olduğu Metropolis şehri, baş döndürücü set tasarımı, kent mimarisi, kostümleri, yaratıcı karakterleri ve Marksist felsefeden taşıdığı yoğun izler ile ortaya konulmuş inanılması güç bir titizliğin ve ileri görüşlülüğün eseridir. 1920’lerde patlak veren ekonomik daralma, işsizlik, düşük ücretler gibi sosyal ve politik meselelerin irdelendiği Metropolis, bilimkurgu sineması açısından taşıdığı önemin yanında, erken dönem işçi filmlerinin en başarılılarından biridir. Bu başyapıt aynı zamanda, şehrin merkezinde yer alan devasa kulenin Belçikalı ressam Pieter Brueghel’in ünlü Babil Kulesi tablosundan esinle yaratılmış olması gibi detaylar da Lang’ın çok yönlü bir sanatçı olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Ayrıca Lang’ın Hollywood’da imza attığı birbirinden başarılı filmler için evvela Öfke – Fury , Ölüm Korkusu – The Big Heat ve Penceredeki Kadın – The Woman in the Window’a göz atmanın faydalı olacağını belirttelim.

Nereden Başlamamalı: Sevimli Haydudun İntikamı – The Return of Frank James (1940)

1847 – 1882 yılları arasında yaşamış efsanevi kanun kaçağı Jesse James ve ailesi sinemanın ve tabii western türünün her zaman çok sevdiği bir figür olmuştur. Samuel Fuller’dan Andrew Dominik’e birçok önemli yönetmen merkezinde bu karakterin olduğu filmlere imza atmışlardır. Fritz Lang da doğrudan olmasa da bu sinemacılardan biri. Zira onun yönettiği film, doğrudan Jesse James’le değil, kardeşinin öldürülmesinin ardından onun intikamını almaya soyunan Frank James’e odaklanır. Lang’ın daha sonra Çöl Devleri – Western Union (1941) ve Yaylaların Fahişesi – Rancho Notorious (1952) ile başka örneklerine de imza atacağı western türündeki ilk filmi olan, efsanevi oyuncu Henry Fonda’nın rol aldığı The Return of Frank James, 1939’da yani bir yıl önce çekilen Jesse James’in devamı niteliğindedir aslında. Öfke – Fury ve Günahsız Katiller – You Only Live Once’la Hollywood kariyerine etkileyici bir giriş yapan Lang’ın bu filmle orta hâlli bir westerne imza attığı söyleyebilir. Jesse James ve Fritz Lang isimlerinin yan yana gelmesiyle doğan heyecanla yönetmenin kariyerine bu filmden başlamak çok doğru bir adım olmayacaktır.

Bonus: Lang Nazilere Karşı

Yukarıda adını andığımız Dr. Mabuse, der Spieler filminin devamı niteliğindeki Dr. Mabuse’nin Vasiyeti – Das Testament des Dr. Mabuse, Lang’ın Almanya’da çektiği, daha doğrusu çekebildiği son film olmuştur. Zira bu filmin seyirciyle buluşmasına kısa bir süre kala iktidara gelen Naziler, bu filmi yasaklamıştır. Bunun nedeni pekâlâ Lang’ın filme yerleştirdiği ve Nazilerin sloganlarıyla doğrudan dalga geçen replikler olabilir. Fakat işin ilginç yanı, Adolf Hitler de dönemin propaganda bakanı Joseph Goebbels de Fritz Lang’ın büyük hayranıdır ve onu Alman film endüstrisinin başına geçirmek istemişlerdir; hem de yönetmen yarı Yahudi olmasına rağmen! Her ne kadar bu teklifin yapıldığı toplantıda duruma sıcak bakıyor gibi görünse de Lang kısa süre sonra Almanya’dan kaçmış, kariyerine birçok Nazi karşıtı film çekeceği Amerika’da devam etmiştir. YouTube’daki CinemaTyler kanalının hazırladığı ve bu konuda oldukça ilgi çekici detaylar içerek videoyu aşağıdan izleyebilirsiniz.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information