Advertisement


Bugün Hollywood’un sinema sanatı açısından en parlak günlerini yaşamadığı aşikâr. Velhasıl bu her zaman böyle değildi elbet. Özellikle 60’ların başına kadar stüdyo sistemi altın günlerini yaşarken, sinema sanatının konvansiyonları da oluşmaya başlıyordu. Bu noktaya gelinene kadar yaşanan gelişmelerin ya da sessiz film döneminde bir salon eğlencesi gibi ortaya çıkan sinemanın güçlü bir ifade aracına dönüşmesinin sürecini takip ederken, işin ucu ister istemez 1920’lerin Almanya’sındaki sinema tedrisatından geçen isimlere varıyor. Burada oldukça güçlü bir sinema anlayışı yaratan, bu anlayışın içerisinden serpilen Alman Dışavurumculuğu akımı ile sinema tarihinin akışına yön veren bu isimlerin büyük bir çoğunluğu, 1933’ün başında Nazilerin iktidara gelmesiyle ülke dışına, özellikle de Amerika’ya göçmüşlerdir. Bu genç sinemacılarından biri de bu yazının konusu olan Billy Wilder.

Almanya’dayken sadece senarist olarak çalışan Wilder, yönetmen koltuğuna ilk olarak 1934 tarihli Mauvaise graine için oturmuştur. Wilder’ın Alexander Esway’le imza attığı filmin, büyük ses getirdiğini, dönemin öne çıkan Fransız filmlerinden biri olduğunu söylemek mümkün değil. Wilder’ın başyapıtları için, bu yapımdan sonra transfer olduğu Hollywood’da yönettiği filmlere bakmak kesinlikle daha doğru olacaktır. Hatta bunun da ötesinde usta sinemacının Hollywood’u Hollywood yapan janraların en önemli yaratıcılarından biri olduğu kolaylıkla söylenebilir. Öyle ki yönetmenin kariyerinin Amerika ayağına baktığımızda, çok farklı türlerin altında değerlendirilebilecek başyapıtlara imza attığını görebiliyoruz. Sinema dünyasının en prestijli kurumlarından Britanya Film Enstitüsü BFI’ın 2016’da yaptığı çalışmada, film noir türünün gerek anlatısı, gerek içerdiği elementler gerekse de biçimsel tercihleri sebebiyle, en seçkin örneği olarak 1944 tarihli Wilder başyapıtı Çifte Tazminat – Double Indemnity seçilmiştir. James M. Cain’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan bu filmin ardından, çektiği film noir‘larla bu janradaki ustalığını kanıtlamasının yanından, maharetlerini diğer türlere doğru da genişletmiştir Wilder. 1953’te Casuslar Kampı – Stalag 17 ile II. Dünya Savaşı’nda geçen güçlü bir anlatı ortaya koymuş, bir sene sonra çektiği Sabrina ile de romantik komedinin kalıplarını belirlemiştir. Bazıları Sıcak Sever – Some Like It Hot ile tüm zamanların en bilinen komedilerinden birini yaratmış, Beklenmeyen Şahit – Witness for the Prosecution’da mahkeme filmi (courtroom drama) türünün ilk başyapıtlarından biribi yaratmış, kariyerinin sonlarına doğru 1970 yapımı The Private Life of Sherlock Holmes’la polisiye alanından da alının akıyla çıkmayı başarmıştır. Lakin Hollywood’u yaratan sinemacılarından biri olması, onun Hollywood deyince aklımızda canlanan ehlileşmiş, hatta memur gibi çalışan yönetmenlerinden biri olduğu anlamına gelmemelidir. Tam tersine o filmlerinin çoğunun- kariyerinin başında senaristlik olmasının da yardımıyla- senaryosunu da yazmıştır. Dolayısıyla Wilder’ın Hollywood’un auteur‘lerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir auteur‘ün imza attığı filmler onun dünya görüşünün de bir yansıması olduğu fikrinden yola çıkarak, onun sürekli sistemin dışında kaldığını da söyleyebiliriz. Zira kendisi Hollywood’un içinde tavizsiz bir duruş sergilemiştir. Film noir‘larında dönemin ekonomik çöküşünü aynalarken, Diri Gömülenler – Ace in the Hole’da çok sert bir medya eleştirisine kalkışmıştır. Fakat onun muhalif dünya görüşü sadece eleştirel bir görüş üzerine inşa edilmiş anlatılarda değil, romantik komedilerinde dahi sezilir. Zengin oğlan-fakir kız konseptini yaratan Sabrina’ya sınıfsal bir boyut katması ya da sıcacık bir romantizm barındıran Garsoniyer – The Apartment’ın temeline kapitalizmin bireyi tüketişini yerleştirmesi es geçilebilecek detaylar değildir. Hem kökeninin Avrupa sinemasına dayanması hem de Hollywood içinde muhalif bir söz üretebilmiş olması sebebiyle Billy Wilder, Yeni Hollywood akımının önünü açan sinemacılardan biri olarak işaret edilebilir. Öyle ki bizzat Martin Scorsese, onu “klasik Hollywood ile son harika bağlantımız” sözleriyle onurlandırmıştır.

Başlamak İçin En İyisi: Sunset Bulvarı – Sunset Boulevard (1950)

Sunset Bulvarı, Joe Gillis isimli geçim sıkıntısı çeken bir senaryo yazarının, ününü yitirmiş, neredeyse 20 yıldır ortalarda görünmeyen sessiz film yıldızı Norma Desmond ile karşılaşmasına ve aralarındaki sevgi-nefret ilişkisinin paralelinde stüdyo sisteminin çarpıklığına, bu sistemin emekçilere karşı acımasızlığına odaklanır. Metinleri “açlık kokan”, iş bulmakta güçlük çeken bir senaristin hikâyesi olarak açılan film, Norma Desmond karakterinin de anlatıya dâhil olmasıyla genişler. Hollywood’un ilk günlerinden itibaren takip ettiği ekonomik politikalarının karanlık sonuçlarını gözler önüne sermeye başlar. Hollywood’un yarattığı bir muhalif değil, Hollywood’un içindeki tavizsiz bir muhalif olan Wilder, sistemin işleyişine dair çok sert cümleler kurar. Öyle ki, MGM Stüdyoları’nın başkanı, efsane yapımcı Louis B. Mayer; filmi izledikten sonra Wilder’ı endüstriye karşı saygısızlık yapmakla ve yemek yediği kaba pislemekle suçlar. Hatta ona göre Wilder, katran ve tüye bulanarak Hollywood’dan kovulmalıdır! Ama bugün bakıldığında Sunset Bulvarı, film noir elementlerinin çok güçlü bir dramla bir araya geldiği tüm zamanların en büyük filmlerinden biridir. David Lynch’in de favori filmleri arasında saydığı bu başyapıtın izlerine, yönetmenin Mulholland Çıkmazı – Mulholland Dr., Inland Empire ve İkiz Tepeler – Twin Peaks gibi işlerinde rastlanabilir.

Sonra Ne İzlemeli: Garsoniyer – The Apartment (1960)

Belki “Sonra Ne İzlemeli” başlığında ele alınacak film Çifte Tazminat da olabilirdi ama Sunset Bulvarı’nın da film noir sularında yüzdüğünü göz önünde bulundurursak, bu tercih yönetmenin farklı janralarda eser verme alışkanlığıyla çelişecektir. Dolayısıyla bir romantik komedi başyapıtı olan Garsoniyer daha yerinde bir seçim olacaktır.

En İyi Filmi, En İyi Yönetmen ve En İyi Orijinal Senaryo başta olmak üzere beş dalda Oscar heykelciğine uzanan film, Wilder’la birçok ortaklığa imza atan Jack Lemmon’ın hayat verdiği sigortacı C.C Baxter’a odaklanır. Karakterin mesleğinin, tıpkı Çifte Tazminat’ta olduğu gibi kapitalizmin sacayaklarından sigorta sektöründen seçilmesiyle amacını daha en baştan açık eden Garsoniyer, iş hayatının çarpıklıklarını sosyal hayattaki yansımalarıyla birlikte ele alarak anlatısını genişleten bir yapıya sahiptir, tam da bu noktada romantik komedinin kalıplarından sıyrılır. Özellikle geniş ekranın nimetlerinden yararlanarak elde ettiği nefes kesici kompozisyonlarla görsel anlamda da kusursuz bir seviyeye ulaşır. Wilder’ın ana karakterini bu kompozisyonlar içinde yerleştirildiği noktalarla anlatısının görsel tercihlerle destekler.

Nereden Başlamamalı: Sabrina (1954)

Şunu en baştan ifade etmek gerekir ki, 1954 tarihli Sabrina bugün bildiğimiz anlamıyla romantik komedinin kurallarını belirlemiş yapımlardan biridir. Dolayısıyla bu filmi “Nereden Başlamamalı” başlığının altında görmek, onun başarısız bir yapım olduğunu anlamına kesinlikle gelmemeli. Fakat Sabrina’nın ilk izlenecek Wilder filmi olması, yönetmenin hırçın ve tavizsiz duruşuna dair oldukça az fikir sahibi olunmasıyla sonuçlanacaktır. Zira Yeşilçam’dan aşina olduğumuz zengin oğlan-fakir kız (ya da tam tersi) şablonunu kullanır bu film. İş hayatının önde gelen ailelerinden birinin şoförlüğünü yapan kişinin kızı, bu ailenin iki oğlundan birine aşıktır. Ama genel itibarıyla hayata ciddiyetsiz bir noktadan yaklaşan, tabiri caizse gününü gün eden bu adam filme adını veren Sabrina’yı görmezden gelir. Fakat Sabrina bu dünyadan uzaklaşmak ve aşçılık eğitimi almak için Paris’e gider; geri döndüğünde her şey çok farklı olacaktır. 1965 yılında Ülkü Erakalın yönetmenliğinde, Şoförün Kızı adıyla bir Yeşilçam uyarlaması da yapılan bu popüler film, bu türden hikâyelere mesafeli bakan seyircinin Billy Wilder ile arasına mesafe koyabilme, onun eleştirilen tutumuna uzak kalabilme riskini bir miktar da olsa taşıması sebebiyle, Billy Wilder sinemasına için doğru bir başlangıç noktası olmayabilir.

Bonus: Bir Pazar Günü – Menschen am Sonntag (1930)

Robert Siodmak, Curt Siodmak, Edgar G. Ulmer, Fred Zinnemann ve Billy Wilder… Sinema tarihinin gizli kalmış en önemli hazineleri arasında sayılabilecek Bir Pazar Günü, çekildiği dönemde bir grup genç Alman sinemacının kolektif çalışmasının ürünü olarak görünür. Fakat bugünden bakıldığında ve bu isimlerin Hollywood’a yön veren sinemacılar olduğu düşünüldüğünde bu yapım daha da ilgi çekici hâle geliyor kesinlikle. Hem belgesel ve kurmaca hem de klasik anlatı sineması ve avangart arasında kurduğu eşi bulunmaz denge ile öne çıkan bu benzersiz yapım, bir haftasonu, bir grup gencin hayatlarından kesitler sunmasının yanında, Weimar Cumhuriyeti dönemi Almanya’sının da gündelik hayatına dair birçok done sunar. Tıpkı Wilder’ın ne kadar iyi bir yazar olduğunun ilk emarelerini sunduğu gibi…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information