“Baba, baba beni neden terkettin?” -İsa, Matta 27:46 Kanarya Adaları’nın incisi La Gomera’ya hoşgeldiniz. Aşk, ihtiras, suç, nefret, dramatik ve keskin ışık, flashback’lerle açıklama yapan eşsiz kurgu, bir neo-noir’da olması gereken her şey bu filmde ama bambaşka bir dilde; kendisinin farkında, oyuncu ve biraz da kuralları yıkıp kendi kurallarını yaratmaya cüret ederek. Romanya Yeni Dalgası’nın önde gelen yönetmenlerinden  Corneliu Porumboiu’nun neredeyse imzası hâline gelen, devlet erkinin mütemadiyen sahtekârlıklara bulaşan aciz yetkililerinin amansız hikâyelerini gözler önüne serildiği bir film Islıkçılar - La Gomera. Adını Kanarya Adaları içindeki La Gomera adasından alan film, merkezinde Cristi’nin (Vlad Ivanov) istemsizce ama biraz da arzularına yenik düşerek içine düştüğü bir suç örgütünün hikâyesini konuşlandırıyor. Cristi bir polis olduğu için -evet, daha çok bu yüzden- yasadışı karanlık işler çeviren bir suç örgütüyle işbirliği gerekiyor ve bu işbirliğini teklif etmek üzere Gilda (Catrinel Marlon) adında güzeller güzeli ve bir o kadar tehlikeli ama içtenlikle masum bir kadın tercih ediliyor. Gilda, isminden de anlaşılacağı üzere Charles Vidor’un 1946 yapımı bir film noir klasiği Gilda’ya doğrudan referansla, herkesi kendisine aşık eden bir cazibeye sahip olmakla birlikte, ne zaman ne yapacağını pek kestiremediğimiz, arzusunun nerede konuşlandığı belli olmayan, bolca sigara dumanı içinde keskin bakışlarla izleyiciyi kendisine doğru çeken bir femme fatale. Tam karşısında orta yaşlı, filmin hard boiled dedektifi Cristi, bulaştığı suç batağının içinden tabii ki çeşitli badireler atlatarak çıkmaya çalışırken, Gilda’yı da düşünmeden edemiyor. Buraya kadar, mizahından kurgusuna, karakter yapısından aksesuar kullanımına kadar neredeyse her detayıyla tertemiz bir neo-noir karşımızda duruyor ancak Romanya sinemasının ele avuca sığmayan zeki çocuğu Porumboiu’nun La Gomera’sı için bu genel çerçeve yalnızca bir başlangıç. Islıkçılar: Tanrısızlığın Dili Porumboiu’nun evreni kural koyucuların düzenbaz olduğu, zaten her halükârda kuralların da düzgün işlemediği bir evren. Bunun için de sürekli bir şekilde bu düzenin ne kadar sahtekâr olduğunu vurgulamak için gerçeklik testine tâbi tuttuğu olayları, izleyicisine bir güvenlik kamerası aracılığıyla sunmayı tercih ediyor. Esas sahtekârlığın döndüğü sahnelerin, güvenlik kamerasının kuşku duyulmaz gerçeklik ve kanıt yetkinliği ile altının çizilmesi, gerçeklik meselesinin ne kadar büyük bir handikap olduğunu ortaya koyuyor. Porumboiu belli ki gerçeğin kamera aracılığıyla doğrudan temsiline inanmıyor; onun yerine kurmaca içine nakşedilen ve tek bir doğruyu ya da yanlışı taşımayan hâliyle gerçekliği sorgulama fikri, yönetmenin çok daha fazla ilgisini çekiyor. La Gomera da tam olarak bu kaygan zemin üzerine temelini atan ve biraz da riske giren bir film. Ancak yönetmenin her filminde riske girerek tartışmaya açtığı bu büyük meseleler, La Gomera’da da yine sahipsiz bırakılmıyor. Porumboiu her seferinde kurmacanın, her daim çarptılabilme potansiyeline sahip gerçeklikten daha üstün geldiği tutarlı bir evren yaratıyor. Hikâye Cristi’nin Gilda aracılığıyla geldiği La Gomera adasında öğreneceği uydurma ıslık dili üzerinden seyrediyor. Bu öyle bir dil ki, ada yerlilerinin icat edip son derece önemli bir iletişim aracı hâline dönüştürdükleri, kökeni yüzyıllara dayanan, güvenilir ve doğanın içinden gelen bir ses gibi tınlayan, böylelikle bu dili bilmeyenlerin, insanlar arasında bir iletişimin olduğunu anlayamayacağı, “sanki kuşların ötüşü” olarak tanımlayabileceği türden bir dil. Tabii yine bu dil de filmde bir suç unsuruna dönüşürken, çeşitli kurallara ve gelenekselleşmiş bir yapıya sahip olan sinema diline atıfta bulunuyor. Dili bilmeyenler tarafından…

Yazarın Puanı

Puan - 85%

85%

Romanya Yeni Dalgası’nın önde gelen yönetmenlerinden  Corneliu Porumboiu’nun neredeyse imzası hâline gelen, devlet erkinin mütemadiyen sahtekarlıklara bulaşan aciz yetkililerinin amansız hikâyelerini gözler önüne serildiği bir film Islıkçılar - La Gomera.

Kullanıcı Puanları: 4.63 ( 4 oy)
85

“Baba, baba beni neden terkettin?”
-İsa, Matta 27:46

Kanarya Adaları’nın incisi La Gomera’ya hoşgeldiniz. Aşk, ihtiras, suç, nefret, dramatik ve keskin ışık, flashback’lerle açıklama yapan eşsiz kurgu, bir neo-noir’da olması gereken her şey bu filmde ama bambaşka bir dilde; kendisinin farkında, oyuncu ve biraz da kuralları yıkıp kendi kurallarını yaratmaya cüret ederek. Romanya Yeni Dalgası’nın önde gelen yönetmenlerinden  Corneliu Porumboiu’nun neredeyse imzası hâline gelen, devlet erkinin mütemadiyen sahtekârlıklara bulaşan aciz yetkililerinin amansız hikâyelerini gözler önüne serildiği bir film Islıkçılar – La Gomera. Adını Kanarya Adaları içindeki La Gomera adasından alan film, merkezinde Cristi’nin (Vlad Ivanov) istemsizce ama biraz da arzularına yenik düşerek içine düştüğü bir suç örgütünün hikâyesini konuşlandırıyor. Cristi bir polis olduğu için -evet, daha çok bu yüzden- yasadışı karanlık işler çeviren bir suç örgütüyle işbirliği gerekiyor ve bu işbirliğini teklif etmek üzere Gilda (Catrinel Marlon) adında güzeller güzeli ve bir o kadar tehlikeli ama içtenlikle masum bir kadın tercih ediliyor. Gilda, isminden de anlaşılacağı üzere Charles Vidor’un 1946 yapımı bir film noir klasiği Gilda’ya doğrudan referansla, herkesi kendisine aşık eden bir cazibeye sahip olmakla birlikte, ne zaman ne yapacağını pek kestiremediğimiz, arzusunun nerede konuşlandığı belli olmayan, bolca sigara dumanı içinde keskin bakışlarla izleyiciyi kendisine doğru çeken bir femme fatale. Tam karşısında orta yaşlı, filmin hard boiled dedektifi Cristi, bulaştığı suç batağının içinden tabii ki çeşitli badireler atlatarak çıkmaya çalışırken, Gilda’yı da düşünmeden edemiyor. Buraya kadar, mizahından kurgusuna, karakter yapısından aksesuar kullanımına kadar neredeyse her detayıyla tertemiz bir neo-noir karşımızda duruyor ancak Romanya sinemasının ele avuca sığmayan zeki çocuğu Porumboiu’nun La Gomera’sı için bu genel çerçeve yalnızca bir başlangıç.

Islıkçılar: Tanrısızlığın Dili

Porumboiu’nun evreni kural koyucuların düzenbaz olduğu, zaten her halükârda kuralların da düzgün işlemediği bir evren. Bunun için de sürekli bir şekilde bu düzenin ne kadar sahtekâr olduğunu vurgulamak için gerçeklik testine tâbi tuttuğu olayları, izleyicisine bir güvenlik kamerası aracılığıyla sunmayı tercih ediyor. Esas sahtekârlığın döndüğü sahnelerin, güvenlik kamerasının kuşku duyulmaz gerçeklik ve kanıt yetkinliği ile altının çizilmesi, gerçeklik meselesinin ne kadar büyük bir handikap olduğunu ortaya koyuyor. Porumboiu belli ki gerçeğin kamera aracılığıyla doğrudan temsiline inanmıyor; onun yerine kurmaca içine nakşedilen ve tek bir doğruyu ya da yanlışı taşımayan hâliyle gerçekliği sorgulama fikri, yönetmenin çok daha fazla ilgisini çekiyor. La Gomera da tam olarak bu kaygan zemin üzerine temelini atan ve biraz da riske giren bir film. Ancak yönetmenin her filminde riske girerek tartışmaya açtığı bu büyük meseleler, La Gomera’da da yine sahipsiz bırakılmıyor. Porumboiu her seferinde kurmacanın, her daim çarptılabilme potansiyeline sahip gerçeklikten daha üstün geldiği tutarlı bir evren yaratıyor.

Hikâye Cristi’nin Gilda aracılığıyla geldiği La Gomera adasında öğreneceği uydurma ıslık dili üzerinden seyrediyor. Bu öyle bir dil ki, ada yerlilerinin icat edip son derece önemli bir iletişim aracı hâline dönüştürdükleri, kökeni yüzyıllara dayanan, güvenilir ve doğanın içinden gelen bir ses gibi tınlayan, böylelikle bu dili bilmeyenlerin, insanlar arasında bir iletişimin olduğunu anlayamayacağı, “sanki kuşların ötüşü” olarak tanımlayabileceği türden bir dil. Tabii yine bu dil de filmde bir suç unsuruna dönüşürken, çeşitli kurallara ve gelenekselleşmiş bir yapıya sahip olan sinema diline atıfta bulunuyor. Dili bilmeyenler tarafından anlaşılamayacağı fikriyle birlikte, sinema dilinde “görünmez anlatım” olarak adlandırılan, izleyicinin “filmin gerçekliğin devamı gibi olduğu” illüzyonuna kapılması üzerine kurulu olan bu anlatım dili, La Gomera’daki ıslık diline benzer şekilde yapılandırılan ve filmde de “kadim” bilgiyle oluşturulmuş olduğunun altı çizilen bir dil. Yalnızca ıslık dili değil, İspanyolca, Rumence ve İngilizce dillerinin sürekli bir konu hâline getirilerek hikâyede yer alması, Porumboiu’nun “uydurma olduğu kadar hayatî önem taşıyan” dil yapısı hakkındaki görüşlerini deşifre ediyor. 

Crsiti’nin suç örgütüyle iletişimini sağlayacak olan ıslık dilini öğrenmeye başladığı ilk kelime “mama” yani “anne.” Filmde Cristi’nin annesi de, adeta bir Meryem gibi tasvir edilen, her daim oğlunun yanında olan, zaman zaman kiliseye yüklü miktarlarda para bağışlayarak oğlunun başını derde soksa da yine bir şekilde telafi etmek için elinden geleni yapan bir anne motifi ve oğlu İsa, yani Cristi ile ilişkisi de aslında hikâyenin çerçevesini oluşturuyor. Meselenin devlet erkinin ötesinde, çok daha genel bir erk ve baba sorunu olduğunun altını çizen bu anne-oğul ilişkisi sayesinde, Cristi’nin babasının izinden gitmemesi, annesini suça dâhil etmesi, hatta yeri geldiğinde babası hakkında yalan söyletmesi temelde Sovyet sonrası Romanya ve tüm Doğu Avrupa ülkelerinin inanç yitimine atıfta bulunuyor. Tam olarak film noir yapısına da uygun olan bu sahtekârlığın baskınlığı, kutsal olana inancın yitirilmesi ama bununla da birlikte bireysel adaleti sağlama ihtiyacı, dünyevi arzuların esas mesele haline gelmesi gibi unsurları kendisine bir soruşturma alanı olarak açan La Gomera, doğrudan bir neo-noir olmaktan ziyade nasıl neo-noir olunmalı sorusunun yanıtını vermeye çalışıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information