Advertisement
90'ların sonu ve 2000'lerin başında çektiği iki şahane suç filmi Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana - Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Kapışma - Snatch ile Guy Ritchie, bu janranın altın çocuğu hâline gelmişti bir nevi. Madonna'nın başrolünde oynadığı, romantik komediye yakın duran Hırçın Âşık - Swept Away faciasından sonra bu türe geri dönse de peş peşe imza attığı Tabanca - Revolver ve RocknRolla öncüllerin parıltısından çok uzaktı. Sonrasında ise iyiden iyiye bir ana akım yönetmeni olmuş, sert ve zeki filmlerle edindiği prestije sırtını dayamış ve bir şekilde saygın ya da usta yönetmen imajını müdafaa etmeyi başarmıştı. Fakat Disney yeniden çevrimi Aladdin, bu düşüşün dip noktasıydı kesinlikle. Zira kariyerinin ilk döneminde çektiği yapımlarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan, sadece gişe odaklı bir filmdi bu. Gelinen noktada bu gidişattan kendisi de çok memnun kalmamış olacak ki yönetmen, Aladdin gibi bir aile filminin ardından, bildiği sulara, suç dünyasına geri dönüyor. Fakat yönetmenin böyle bir çaba ile, yani kendisinin hâlâ zeki parıltılarıyla dolu, izleyenleri kendine hayran bırakacak bir suç filmi çekme gayretiyle ortaya çıktığı her hâlinden belli olan yeni filmi The Gentlemen için övgü dolu cümleler kurmak pek de mümkün değil. Zira, Guy Ritchie'nin suç dünyasına geri döndüğü bir yapım olması, film tamamlandığından dahi The Gentlemen'in en çekici yönü olarak kalıyor. The Gentlemen: Orman Kanunları The Gentlemen'ın henüz başında Matthew McConaughey'in canlandırdığı, bu çok karakterleri anlatının en önemli isimlerinden Mickey Pearson, şu minvalde ifadeler kullanıyor: Eğer ormanın kralı olmak istiyorsan onun gibi görünmen yetmez, ormanın kralının ta kendisi olman gerekir. Amerika'dan gelerek Londra'nın esrar piyasasını eline geçiren Pearson'ın kendi konumunu işaret ederek sarf ettiği ve film boyunca birden çok sefer duyduğumuz bu sözler, bir noktadan sonra Ritchie'nin kariyerine, onun suç filmleriyle olan ilişkisine dair de bir şeyler söylemeye başlıyor. Yukarıda bahsettiğimiz kariyer seyri ile birlikte düşündüğümüzde The Gentlemen'ın Ritchie için herhangi bir film (mesela Aladdin) olmadığı, onu yeniden geçmişte sahip olduğu mertebeye ulaşmak için bir atlama tahtası olarak gördüğü kolaylıkla seziliyor. Yüksek tempo, nüktedan diyaloglar, keskin olay akışı manevraları ve işlevsel müzik kullanımı gibi Ritchie enstrümanlarının yanına bir de kendiyle dalga geçen, filmi yer yer bir meta anlatıya yaklaştıran başka bir anlatı düzlemi ekliyor. Film, geneli itibarıyla tipik bir suç hikâyesi sunuyor. Amerika'dan gelip çeşitli aşamalardan geçerek Londra yeraltı dünyasında kendine hatırı sayılır bir yer edinen Pearson'ın, hem kendini alaşağı etmek isteyen medya patronuyla hem de bu dünyanın başka figürleriyle olan mücadelesini, kendini layık gördüğü kral mertebesini nasıl tahsis ettiğini ve bu mertebeyi korumak için yaptıklarını ele alıyor. Fakat bu klasik yapıyı zenginleştirmmek adına daha en başından bir hamle yapıyor Ritchie. Mevzuyu Pearson'a kafayı takmış medya patronunun görevlendirdiği, tüm bu olan biteni takip edip çeşitli belge ve materyaller toplayan bir dedektifin gözünden, onun tanıklıklarından hareketle kaleme aldığı bir film senaryosu üzerinden anlatıyor. Kabul etmek gerekir ki, bu çok taze bir fikir olmasa bile filmi daha çok boyutlu hâle getirebilmek için faydalı olabilecek bir tercih. Ve bu tercih özellikle The Gentlemen'ın komedi tonunu belirginleştirmek adına yer yer işe yarıyor. Velhasıl, Ritchie'nin gerçekte olanlar ve bunlardan hareketle yazılmış bir senaryoyu birbirine karıştırma fikrine karşı duyduğu…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Guy Ritchie'nin suç janrına ya da "ormana" dönüş filmi The Gentlemen'ın, Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana ya da Kapışma gibi, o ormanın kurallarına yenilikçi eklemeler yapmış işlerinden çok uzakta olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ne orman yirmi yıl önceki orman ne de Guy Ritchie eski Guy Ritchie.

Kullanıcı Puanları: 3.89 ( 20 votes)
45

90’ların sonu ve 2000’lerin başında çektiği iki şahane suç filmi Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana – Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Kapışma – Snatch ile Guy Ritchie, bu janranın altın çocuğu hâline gelmişti bir nevi. Madonna’nın başrolünde oynadığı, romantik komediye yakın duran Hırçın Âşık – Swept Away faciasından sonra bu türe geri dönse de peş peşe imza attığı Tabanca – Revolver ve RocknRolla öncüllerin parıltısından çok uzaktı. Sonrasında ise iyiden iyiye bir ana akım yönetmeni olmuş, sert ve zeki filmlerle edindiği prestije sırtını dayamış ve bir şekilde saygın ya da usta yönetmen imajını müdafaa etmeyi başarmıştı. Fakat Disney yeniden çevrimi Aladdin, bu düşüşün dip noktasıydı kesinlikle. Zira kariyerinin ilk döneminde çektiği yapımlarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan, sadece gişe odaklı bir filmdi bu. Gelinen noktada bu gidişattan kendisi de çok memnun kalmamış olacak ki yönetmen, Aladdin gibi bir aile filminin ardından, bildiği sulara, suç dünyasına geri dönüyor. Fakat yönetmenin böyle bir çaba ile, yani kendisinin hâlâ zeki parıltılarıyla dolu, izleyenleri kendine hayran bırakacak bir suç filmi çekme gayretiyle ortaya çıktığı her hâlinden belli olan yeni filmi The Gentlemen için övgü dolu cümleler kurmak pek de mümkün değil. Zira, Guy Ritchie’nin suç dünyasına geri döndüğü bir yapım olması, film tamamlandığından dahi The Gentlemen’in en çekici yönü olarak kalıyor.

The Gentlemen: Orman Kanunları

The Gentlemen’ın henüz başında Matthew McConaughey’in canlandırdığı, bu çok karakterleri anlatının en önemli isimlerinden Mickey Pearson, şu minvalde ifadeler kullanıyor: Eğer ormanın kralı olmak istiyorsan onun gibi görünmen yetmez, ormanın kralının ta kendisi olman gerekir. Amerika’dan gelerek Londra’nın esrar piyasasını eline geçiren Pearson’ın kendi konumunu işaret ederek sarf ettiği ve film boyunca birden çok sefer duyduğumuz bu sözler, bir noktadan sonra Ritchie’nin kariyerine, onun suç filmleriyle olan ilişkisine dair de bir şeyler söylemeye başlıyor. Yukarıda bahsettiğimiz kariyer seyri ile birlikte düşündüğümüzde The Gentlemen’ın Ritchie için herhangi bir film (mesela Aladdin) olmadığı, onu yeniden geçmişte sahip olduğu mertebeye ulaşmak için bir atlama tahtası olarak gördüğü kolaylıkla seziliyor. Yüksek tempo, nüktedan diyaloglar, keskin olay akışı manevraları ve işlevsel müzik kullanımı gibi Ritchie enstrümanlarının yanına bir de kendiyle dalga geçen, filmi yer yer bir meta anlatıya yaklaştıran başka bir anlatı düzlemi ekliyor.

Film, geneli itibarıyla tipik bir suç hikâyesi sunuyor. Amerika’dan gelip çeşitli aşamalardan geçerek Londra yeraltı dünyasında kendine hatırı sayılır bir yer edinen Pearson’ın, hem kendini alaşağı etmek isteyen medya patronuyla hem de bu dünyanın başka figürleriyle olan mücadelesini, kendini layık gördüğü kral mertebesini nasıl tahsis ettiğini ve bu mertebeyi korumak için yaptıklarını ele alıyor. Fakat bu klasik yapıyı zenginleştirmmek adına daha en başından bir hamle yapıyor Ritchie. Mevzuyu Pearson’a kafayı takmış medya patronunun görevlendirdiği, tüm bu olan biteni takip edip çeşitli belge ve materyaller toplayan bir dedektifin gözünden, onun tanıklıklarından hareketle kaleme aldığı bir film senaryosu üzerinden anlatıyor. Kabul etmek gerekir ki, bu çok taze bir fikir olmasa bile filmi daha çok boyutlu hâle getirebilmek için faydalı olabilecek bir tercih. Ve bu tercih özellikle The Gentlemen’ın komedi tonunu belirginleştirmek adına yer yer işe yarıyor. Velhasıl, Ritchie’nin gerçekte olanlar ve bunlardan hareketle yazılmış bir senaryoyu birbirine karıştırma fikrine karşı duyduğu heyecan, ortaya çıkan işin, kağıt üzerinde göründüğü kadar yüksek zekalı olamaması gibi bir sonuca maalesef. Suç dünyasının dinamiklerini çok iyi bildiğini kanıtlamak için, buranın sinemadaki kralı olduğunu yeniden gösterebilmek için “fazla” gayret etmesi, çok iki boyutlu anlatının senaryo tarafının kontrolünü birçok noktada kaçırmasına neden oluyor. Böyle anlarda ise “gerçek olan bu, senaryo olan bu” barizliğinde ve dikişleri ayan beyan görünür olan kurgu numaralarına başvurması The Gentlemen’ı zeki değil, zeki olmaya çalışan bir yapıma dönüştürüyor. Bu noktada filmin, kaynağını özellikle bu meta anlatı -ya  da meta anlatımsı- yapısından alan komedi tonuna ayrı bir parantez açmakta fayda var. Söz konusu komedi tonu, The Gentlemen’ı kendini ciddiye almayan, hatta birkaç adım ötesinde mafya ya da suç hikâyeleriyle dalgasını geçen bir filme dönüştürüyor gibi gözükse de hepsi fazlasıyla hesaplanmış, Colin Farell’dan Hugh Grant’e önemli oyuncuları izlediğimiz karakter galerisi ya da kıvrak olmaya çalışan ama bugün gelinen noktada oldukça eskimiş görünen olay örgüsü, bu kendini ciddiye almama durumunun tersine işaret ediyor. Hele ki Romen yönetmen Corneliu Porumboiu’nun müzik kullanımından doğrusal olmayan zaman akışına kadar benzer sularda yüzen Islıkçılar – La Gomera’sını yakın vakittle izlemişken, The Gentlemen’ın kendini ciddiye almayan, aksine tiye alan bir film olduğunu söylemek oldukça zor.

Tüm bunları birlikte düşündüğümüzde Guy Ritchie’nin suç janrına ya da “ormana” dönüş filmi The Gentlemen’ın, Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana ya da Kapışma gibi, bu ormanın kurallarına yenilikçi eklemeler yapmış işlerinden çok uzakta olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ne orman yirmi yıl önceki orman ne de Guy Ritchie eski Guy Ritchie. Anlatıyı ve üslubu güncellemek, yenilemek adına hikâyeye iliştirilen YouTube izlenme rakamları ya da sosyal medya paylaşımları gibi detayların bir filmin güncel olabilmesi için yeterli olmadığını göstermek ve genele nazaran daha yüksek seviyede birkaç sahne dışında sinema namına önemli şeyler başarabildiğini söylemek oldukça zor The Gentlemen’ın. Guy Ritchie belki hâlâ ormanın kralı olduğunu düşünüyor ama değişen, dönüşen, Scorsese gibi sadece erkek hikâyeleri anlatmakla eleştirilen bir yönetmenin dahi kadınlara hak ettiği değeri nihayet verdiği, kuralları çoktan değişmiş ormanda sadece kral gibi görünmeye çalışmaktan öteye gidemiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information