31. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda filmleri yer alan sinemacılar ile bir araya gelerek hem kısa metraj film yapımı üzerine hem de eserleri özelinde bir söyleşi gerçekleştirdik

Söyleşi: Tayfun Bodur

Söyleşideki isimler: Yılmaz Özdil, Yasemin Demirci, Mustafa Gürbüz, Ragıp Türk, Ramazan Kılıç, Ayçıl Yeltan, Yavuz Akyıldız, Nursel Doğan, Selman Deniz, Erinç Durlanık.

Yılmaz Özdil – Barê Giran – Ağır Yük 

Yasemin Demirci – İklim Değişimi 

Mustafa Gürbüz – Meryem Ana 

Ragıp Türk – Tor 

Ramazan Kılıç – Servis 

Ayçıl Yeltan- Topanga 

Yavuz Akyıldız – Yağmur 

Nursel Doğan – Huşbe! – Sus! 

Selman Deniz – Veger – Dönüş 

Erinç Durlanık – Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi 

Topanga

Tayfun Bodur: Kısa filmle ilgili çok sık kullanılan bir tabir var: “Kısa sürede maksimum etkiyi amaçlamak.” Bu söze, kısa film yöneten biri olarak ne kadar katılıyorsunuz? Sizce kısa film, optimum sürede seyirciyi etkilemeyi amaçlamalı mıdır? Siz hikâye anlatırken böyle bir yol izliyor musunuz? 

Ramazan Kılıç: Bence her hikâyenin kendi süresi var. Her hikâyenin istediği bir süre var ve o süre neyse biz de onu yapıyoruz. Bu uzun metraj için de böyle. 30 dakikalık kısa filmler de var, 3-5  dakikalık kısa filmler de var. Benim buna bakış açım biraz şeyle ilgili, hikâyenin kendi istediği süre neyse onu biraz öngörüp öyle yapıyorum kısa filmimi.  

Yılmaz Özdil: Anlatı formu olarak kısa filmin kendisiyle ilgili olabilir ama kısa filmi, görücü usulüyle kız istemeye gidildiğinde ilk olarak verilen hediye gibi ve sadece daha ciddi bir sinema serüveninin kapılarını açan değeri olmayan bir araç gibi görmek bence yanlış. Fakat bizde ne yazık ki durum böyle. Ama tabii ki dramaturjik formdan bahsediliyorsa, başka bir deyişle çok sıkı dokunmuş, zamanı heba etmemek için her anı dolu olan bir dramaturji oluşturmaktan bahsediliyorsa buna katılırım. 

Yasemin Demirci: Sinema sanatında ben zamanın bir etki yaratmak için önemli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bir insanı 3 dakikada etkileyebilirken, 90 dakikada etkileyememe şansımız var. Hikâye anlatmanın zaman kavramıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan anlatının kendisi. 

Ayçıl Yeltan: Yönetmenlerin çoğunluğu yolculuğa kısa filmle başlar. Kısa film yapmak bir egzersizdir. Hikâyeyi kısaca anlatabilmek hüner ister. Filmin kısa ya da uzun metraj olması çok da fark etmez.

Ragıp Türk: Filmlerimi çekerken böyle bir kaygım olmadı açıkçası. Zaman ne kadar kısa olursa, o kadar etkili olur gibi bir düşünceye kapılmadım. Genelde filmi 20 dakika içinde tasarlamaya çalıştım. Kurguda aşağı da düşebilir ama genelde sınırda yakaladım. Şu an mesela 20 dakikaya sıkıştı kısa filmler. Artık 20 dakikanın üstünü çoğu festival almıyor. Oysa bir dramatik örgü kurmak ya da belirli sahneleri belirli sinematografiyle çekmek için zamana ihtiyacınız olabiliyor.  

Mustafa Gürbüz: Galiba ben olaya romantik bir bakış açısıyla bakıyorum teknik taraftan ziyade. Benim şahsi sinema görüşümde, zaman kavramını güneşin ve ayın hareketlerinden ya da dakikalardan bağımsız tutuyorum. Her hikâyenin kendi zaman dilimini, kendisinin yarattığını düşünüyorum. Şu ana kadar yazdığım herhangi bir hikâyede kısa ya da uzun metrajlı bir film yazmak için bilgisayar başına oturmadım. Bir film yazmak için oturdum, bir hikâye vardı kafamda ve yazarken kendi zaman dilimini kendi yarattı.  

Yavuz Akyıldız: Kısa metraj şöyle olmalıdır, uzun metraj şöyle olmalıdır gibi şeyler, bana çok iyi gelmiyor. Anlattığın hikayenin biçim-içerik ilişkisi ve onun tasarımı önemli olan bence, bir filmin kaç dakika olduğu film anlatısına içkin bir şey değil bence. Ama ben çekerken ya da düşünürken, ilk hâli 25 sayfaydı, indire indire en son çekim sayfam 18’e indi. Haneke “anlam kaybı olmayacak şekilde, sahneye girebileceğim en geç noktada girip en erken noktada çıkmak benim mottom” diyor. Bu azaltma işlemi bu mantıkla yapıldı ama şu kadar dakikada şu kadar etki yapmalıyım gibi bir şey düşünmedim.

Erinç Durlanık: Aslında hikâyenin neyi getirdiği önemli. Hikâye çok daha kapsamlı bir şeyse ve gerçekten uzun bir süreye ihtiyaç varsa, çok kısa bir süreye sıkıştırmak rahatsız edici olabiliyor. Yönetmen arkadaşlarımla konuştuğumda şöyle şeyler duyuyorum: ‘’’Filmim 20 dakikaya çıkacak çok endişeliyim.” Bu aslında hangi formül içerisine girdiğinizle alakalı. Kısa filmi bu belirler mi? Zannetmiyorum. Hikâye bunu belirler. Hikâyenin doyumu belirler.  

Selman Deniz: Ben de Erinç Bey’le hemen hemen aynı düşünüyorum. Finale nasıl baktığınızla ilgili bu. Finale hangi yoldan, hangi kestirmeden gittiğinizle ilgili bir durum.  

Tayfun Bodur: Kısa filmlerin gösterim alanının sadece festivallerde olması, tabii başka yerlerde de gösterilebilir ama asıl görücüye çıktıkları yerin festivaller olduğunu düşünürsek, bu kurallara mecburen uymak zorunda kalıyorsunuz, o da bir sıkıntı yaratıyor. 

Nursel Doğan: Hikâye yazarken süresini düşünmüyorum, kurgusunu yaparken de düşünmüyorum. Benim için önemli olan derdimi en yalın şekilde anlatabilmek. Buna çok dikkat ediyorum. Belki konu dışında olacak ama biz kısa film yapan insanlar, filmlerini her festivale gönderemiyorlar çünkü festivaller paraya dönüşmüş durumda. Nereye baksam parayla, korkunç bir şekilde Türkiye’de de gösterilmeye başlanmış bu durum. Kısa filmciler zaten kısa filmden para kazanamıyor. Eğer bakanlıktan bir destek alınmadıysa ki zaten bakanlık parasıyla günümüzde kısa film çekilmesi neredeyse imkânsız, tamamen kendi koşullarımız, kendi çevremizdeki eş dost dayanışması ile ortaya çıkarıyoruz. 

Huşbe!

Tayfun Bodur: Uzun metrajda olduğu gibi kısa metrajda da finansman sıkıntıları yaşanıyor. Hikâyenizi yazarken kendinizi bu anlamda sansürlüyor musunuz? Yani potansiyel bütçeye göre bir hikâye kuruyor musunuz? 

Ramazan Kılıç: Hayır böyle bir şey yok. Açıkçası şu film şu kadar bütçeyle çekilir diye düşünmüyoruz. İlk aşama hikâyeyi yazmak, ortaya çıkan bir iş aslında. Ondan sonra bütçe aşaması işin içine giriyor.  

Ayçıl Yeltan:Ben tabii katılıyorum. Hikâyeler maddi şeylere göre yazılmamalı ama film sanatı çok pahalı bir sanat olduğu için kesinlikle akıllıca davranmak gerektiğine de inanıyorum. Ben hikâyemi oluşturdum ama büyük bir alterasyon da yaptım lokasyonlarıma göre. Çünkü elimde fırsatlarım vardı, kullanabileceğim yerler vardı ve onları kullandım.

Ragıp Türk: Zamanla çektikçe ya da tecrübelendikçe, işlerin içinde oldukça yazarken bir şekilde içgüdüsel olarak ulaşabileceğin imkânları biliyorsun. Çevreni biliyorsun, cebindeki maddiyatı biliyorsun, bunu ne kadar zorlayabileceğini biliyorsun, nerelerden fon bulabileceğini düşünüyorsun.  

Yasemin Demirci: Sanırım ben çok rasyonel davranmayıp sınırlarımı zorlayan kişilerden biri oldum. Fakat bu uzun vadede avantajım oldu. 

Yılmaz Özdil: Ben, bilinçli bir şekilde senaryo yazım aşamasında hikâyemi bütçeme uydurmaya çalışmadım ama araç ve olanakların zaten bir çeşit otosansür  mekanizması gibi yazım sürecinde beni kontrol ettiğine inanıyorum.  

Mustafa Gürbüz: Arkadaşların hepsinin dediği gibi yazarken prodüksiyondan ötürü ‘’ben bu sahneyi çekemem’’ diye yazmadığım hiçbir sahne olmadı. O sahne öyle yazılması gerekiyorsa öyle yazıldı. Bir hikâye anlatmanın çok farklı yolları ve yöntemleri var.  

Yavuz Akyıldız: Yazar arkadaş Emre ile birlikte yazmaya başlarken, ilk film tek mekânda geçsin diye düşündük. Biraz da ucuza hallederiz diye düşündük. Ancak daha sonra çekmek istediğim görüntü düzeyine ulaşmak için toplam bütçenin düşündüğümün çok üstüne çıktığını gördüm. Yani düşündüğümün üç katına çıktı net olarak.  

Erinç Durlanık: Bütçesel sorun gerçekten çok ciddi bir sorun. Ticari karşılığı olmadığı gibi hani kaynak bulmak da buna çok zor çünkü insanlara bir hayalinizi anlatıyorsunuz ve hayalin sonunda bir çıktı da göstermiyorsunuz, diyorsunuz ki ‘’bu bir film olacak, bunu izleyecekler.’’ Filminizi festivale gönderiyorsunuz, bir jüri seçiyor, 10 tane film belirliyor ve sonunda bir organizasyon para kazanıyor. Bunu yönetmenlere dağıtmanız gerekir; seçtiğiniz filmlere dağıtmamız gerekir. Filmi bir salonda gösteriyorsanız, insanlara bilet satıyorsanız, telif vermeniz gerekir, bu bir eserdir. Kısa filmi daha değerli hâle getirmek, yönetmenleri emek sömürüsünden kurtarmak çok önemli. 

Selman Deniz: Ermenistan Türkiye Sinema Platformu’nda proje geliştirme bölümünde bizim proje seçildi. Daha sonra Hrant Dink Vakfı, Ermenistan ziyaretimizi karşıladı. Anadolu Kültür de karşıladı. Onlara teşekkür ediyorum. Türkiye’de kurumların hayata bakışıyla ilgili bir sıkıntı var, kurumlar çok az. Var olan kurumların objektifliği tartışılır zaten. Bu yüzden fonlama ile ilgili sıkıntılar yaşıyoruz. 

Nursel Doğan: Türkiye’de hiçbir kurum yok, Kültür Bakanlığı’ndan dolayı. Sadece Kültür Bakanlığı var. Mesela ben şu an yazdığım hikâyenin içeriğinden dolayı, Erinç gibi Kültür Bakanlığı’na sunacağım ama, destek alamayacağımı biliyorum. Onun dışında hiçbir yer yok. Ancak prodüksiyon ve yapım şirketlerinde varsa arkadaşınız, tanıdığınız cesaret alıp götürebiliyorsunuz. Ama onların zaten kısa filmi destekleyecek bir şeyleri de yok. Öyle bir politikaları yok.  

Meryem Ana

Tayfun Bodur: Teşekkürler cevaplarınız için. Hepinizin filmine özel sorularım var. Meryem Ana filmi ile başlayalım. Sizin hikâyeniz aslında bize çok tanıdık gelen bir hikâye. Sizin filminiz ‘’birleştiren’’ bir unsura dokunuyor. Yazım sürecinizi, neden böyle bir film yapmak istediğinizi çok merak ediyorum.  

Mustafa Gürbüz: Din benim hayatım boyunca yakından ilgilendiğim bir konu oldu. Hâlâ üzerine kafa patlattığım, beyin mesaisinin ciddi bir bölümünü harcadığım ana başlıklardan biri din meselesi. Çünkü gördüğüm bütün insanlar neyin içerisinde doğarlarsa, onu doğru kabul ediyorlar. Herkes kendini şanslı tarafta sayıyor. Filmi yapma fikri, sektörün önemli isimlerinden Ercan Küçük’e ait. Ercan bu fikri benimle paylaştığında, ‘’bu benim anlatmak istediğim hikâye’’ deyip o fikir çatısında senaryosunu yazdım ve çektim.  

Tayfun Bodur: Yasemin Hanım, sizin filminiz İklim Değişikliği. Siz Londra’da eğitim almışsınız. Hikâyeniz de biraz bununla ilgili. Ben, şahsen bunun daha da uzun bir hikâye olmasını isterdim. Böylesine karaktere odaklanan bir film için filmin süresinin daha uzun olması gerektiğini düşündüm. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Yasemin Demirci: Çevremden ve sinemacı arkadaşlarımdan da “daha fazla izlemek istiyoruz” şeklinde geri dönüşler aldım fakat aslında bu film bitmedi, bir bitişi yok. Bu tarz hikâyelerin sonu belki de hiç olmayacak. Film aidiyet duygusunun yoksunluğuna odaklanıyor ve bu sebeple hikâyenin başlangıcını, devamını ve sonunu tamamen izleyiciye bıraktım. 

Tayfun Bodur: Yılmaz Bey’in Barê Giran – Ağır Yük filmi ile devam edelim. Kürt kimliğinin ve kültürünün sinemadaki temsili, görsel temsili, çoğu zaman sorunludur. Bu filmin görsel inşasında böyle bir soruna rastlamadım, bu çok hoşuma gitti. Bu temsil meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Yılmaz Özdil: Temsil meselesi akademik olarak benim yoğunlaştığım bir alan. Ben doktoramı Paris Sorbonne Üniversitesi’nde ‘’Kürt Kimliklerinin Görsel İnşası’’ üzerine yaptım. Türkiye, İran ve Avrupa filmlerinde Kürtlerin nasıl temsil edildiklerini ve sinemanın kimlik üretim süreçlerine ne şekilde katıldığını karşılaştırmalı bir çalışma ile incelemeye çalıştım. Bu çalışmanın bir bölümü de “Doğu” tahayyülünün sinematografik peyzaj olarak nasıl kurulduğu ile ilgilidir. Ancak bu teorik arka plan, pratikte benim için tek referans noktası olmuyor. Mekân ve hikâyenin ruh ve beden gibi bir ilişki içinde var olduklarına ve hikâyede yakalamaya çalıştığınız samimiyet ve gerçeklik hissinin mekânı nasıl kullandığınızla doğrudan bağlantılı olduğuna inanıyorum. Meseleye böyle bakmak, film çekerken oryantalist bir dil kullanmanızı da önlüyor. 

Tayfun Bodur: Ramazan Kılıç, Servis filmi. Servis, yine tanıdık öykülerden biri. Bu öykünün hassas noktaları farklıydı. Oyunculuklar dâhil her şey çok gerçekçi geldiği için soruyorum, film özelinde nasıl bir araştırma yaptınız? 

Ramazan Kılıç: Ben Doğu’da doğdum, büyüdüm. İlkokulu, ortaokulu orada okudum. Oradan tecrübe ettiğim şeyler var. Onun dışında ablam ve eniştem de Van’da öğretmenlik yapıyorlar. Dolayısıyla onları ziyaret ederken öğrencileriyle olan ilişkileri, oradaki durumları çok gözlemleme şansım oldu. Bu ikisi bir araya gelerek böyle gerçekçi bir film ortaya çıktı. Hikâyede benim yaşadığım şeyler de var, gözlemlediğim şeyler de var, Türkiye toplumunda karşılaştığım olaylar da var. Hepsi bir araya geldi ve böyle bir hikâye ortaya çıktı.  

Tayfun Bodur: Ayçıl Hanım, sizin filminize geçelim: Topanga. İşitme engelli evsiz birinin hikâyesini anlatıyor. Sizi böyle bir film yapmaya iten ateşleyici sebebi çok merak ediyorum. Coğrafyayı kullanmanız, onu karakterin yaşadıklarıyla bütünleştirerek anlatmanız, türler arası gezinti yapmanız çok hoşuma gitti. 

Ayçıl Yeltan:Topanga özel bir yer. Evsiz bir kadınla tanışmıştım Topanga’da. Hikâye onun hikâyesi değil ama ondan esinlenilmiş hikâye. Karakterin İşitme engelli olmasını yine sembolik bir anlatım ile, toplumda zayıf duran insanların seslerini yükseltmek için imkânları olmadığının altını çizmek istediğim için seçtim. Benim karakterimin uğradığı zulüm, genelde bütün kadınların öyle ya da böyle uğradığı bir zulüm. Bunları konuşamıyoruz . Maalesef sessiz kalıyoruz.

Tayfun Bodur: Ragıp Bey’in Tor filmine geçelim. Sınıf konusuna yaklaşan, güzel de bir söylemi olan bir film. Bu söylemi de çok basit bir metafor üzerinden anlatmışsınız. Güzel bir tercih ama genelde kısa filmlerde metafor basit bile olsa kendini çok belli etmeden verilmeye çalışılır. Filmin metaforik düzeyini neden bu kadar sade tutmayı tercih ettiniz?  

Ragıp Türk: Senaryoyu yazarken sınıfsal bir fark anlatacağım diye yola çıkmadım. Benim asıl ilgimi çeken şey doğa, köpek ve kadının ruhsal bütünlüğüydü. Onların arasındaki etkili iletişim benim daha çok ilgimi çekiyordu. Sınıfsal farklılık sadece dramatik yapıyı kurma için oluşan bir durumdu. Arkada ‘’bu hissedilirse güzel olur’’ dedim, bence şu an öyle oluyor ve benim de şu an mutlu olduğum şey bu. O yüzden biraz naif bir film. Bir şeylerin altını çizmekten özellikle kaçındım.  

Tayfun Bodur: Huşbe! – Sus! film ile ilgili bir sorum var. Film, küçük bir kızın müziğe olan ilgisini anlatıyor. Ona yüklenen rollere, bir şekilde müzikle karşı çıkmaya çalışıyor. Filmin sonundan hareketle soruyorum, sizce toplumsal cinsiyet açısından daha eşitlikçi bir duruma ulaşmak için cinsiyetten bağımsız bir dayanışmaya ihtiyaç mı var?  

Nursel Doğan: Biraz umut olsun istedim. Hayat garip bir şekilde sürekli bir yerde kendi içinde bir umudu barındırıyor. Biz bunu tam tanımlayamasak da filmin böyle bitmesini istedim. Umutla bitmesini istedim. Ön yargısız, ezberlerimizden kurtularak hayata bakarsak, bu olmayacak bir şey değil. Bunun dayanışma olarak algılanmasını istedim ve önyargısız olursak birbirimizle dayanışıp, bir arada durabileceğimizi düşündüğüm için böyle bir final yazdım. 

Tayfun Bodur: Teşekkürler. Selman Bey’in filmine geçelim, Veger – Dönüş. Ağrı’da yaşayan bir gencin, Ağrı Dağı’nın ötesine geçerek Ermenistan tarafında halasını aramaya koyuluşunun hikâyesini anlatıyor. Filmin en etkilendiğim noktası, hem masalsı hem de gerçekçi bir dilinin olması. Bu masalsı gerçeklik dilini nasıl kurdunuz? Bunu bilinçli mi yaptınız yoksa insiyaki olarak mı geldi? 

Selman Deniz: Filmin masalsı bir yanının olması belki şiirdendir. İlk önce şiirini yazmıştım bu öykünün. Şiirsel bir anlatıyla dile getirdiğimiz için olabilir. Filmde dikkat çekmek istediğim bir şey, aslında fiziksel olarak insanlar katliamlarda öldürülebilir, bu dünyadan göçüp gidebilirler ama kültürlerinin ne kadar kalıcı olduğu asıl mesele… Burada Eyüp’ün asıl hikâyesini, kendi geçmişindeki fiziksel olarak kaybettiği yakınlarından çok kültürüne olan merakı, kültürüne dair arayışıyla bir bağlantı kurdum. Ermenistan’a gelişinde farklı bir kültür, farklı bir dil, farklı bir inanç var. Belki bu şekilde biraz masalsı ve biraz şiirsel bir etki yaratıyor olabilir. 

Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye

Tayfun Bodur: Yavuz Bey’in filmine geçiyoruz, Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye filmi. Çok tanık olduğumuz bir ”baba-oğul” öyküsü ama burada sizin filmin anlatı yapısındaki oyunlarınız, bambaşka bir öykü çıkarmış ve bu çok hoşuma gitti. 32 yaşında, babasıyla yaşayan bir erkek karakteriniz var ve bir gün yaşadığı evi terk etmek istiyor, yeni maceralara atılmak istediğini babasına açıklıyor ama evden bir türlü çıkamıyor. Burada çekirdek ailenin rollerine giriyorsunuz ve o rollerden kopma aşamasında yaşanabilecek absürt ya da çok gerçekçi durumları ve duyguları bir arada vermeyi tercih ediyorsunuz. İzlerken Samuel Beckett’in metinlerindeki tadı aldım. Farklı iki durumun aynı anda verildiği bir absürtlüğün varlığını hissettim sürekli. Absürt kavramını siz nasıl tanımlarsınız? Filmde bunu yerleştirmek için nasıl bir yol izlediniz ya da izlediniz mi? Genel olarak filmin bu yapısını nasıl kurdunuz? Yazım aşamasında neler düşündüğünüzü çok merak ediyorum. Çünkü gerçekten ilginç bir dille karşı karşıyayız. 

Yavuz Akyıldız: Ben çok uzun yıllar tiyatro yaptım, tiyatro rejisi de yaptım. Beckett çok sevdiğim bir yazar ve birçok anlamda önemli referanslarımızdan biri. Ancak Beckett ve hiçlik kavramı çok iç içe. Absürt kavramı benim için her şeyin bomboş olduğunu ifade etmiyor. Bu anlamda Camus’nün düşüncelerini çok içselleştirdim diyebilirim. Yaşamın, varoluşun absürtlüğünü anlamamızın insanın egolarını azaltabileceğini ve bir şekilde insan ilişkilerini daha nahif hâle getirebileceğine inanıyorum. Bunun dışında dünyanın bağımlılıklar cenneti olduğunu düşünüyorum. İnsanlar herhangi bir ilişkilenme biçimini bağımlılık ve kapalı grup ilişkisine çevirmekte çok başarılılar. Herkesin kendini ait hissettiği bir grup olduğu gibi karşıt hissettiği bir grup da var. Bu ayrım aynı grup içerisinde de yeniden üretilen sonsuz bir spiral gibi sanki. Bu ilişkiler birçok sosyal ilişkilenmede hastalık derecesine varacak seviyede. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu bu absürt durumu bu şekilde yaşıyor ve büyük oranda gelir durumundan bağımsızmış gibi de geliyor bana. Varoluşla ilgili bir durum gibi geliyor. Mizansen olarak çok üstüne düşündüğüm sahneler oldu. Filmi kafamda çekmiştim. Hangi sahnenin hangi kadrajda olacağını, nasıl bir şey olacağını falan biliyordum. Roy Anderson’dan, Godard’dan, Bunuel’den çok etkilendiğimi söyleyebilirim.  

Tayfun Bodur: Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi. Filminiz bir abla ile kardeşinin öyküsünü anlatıyor. Sürekli oyun hâlinde olan bir abla ile kardeşin öyküsü. Birbirlerine sürekli sorular soruyorlar, cevaplar alıyorlar. Burada filmlerde fazla rastlamadığımız derecede, direkt ve net bir şekilde, filmin tartışmasını da belli eden bir soru soruyor kardeş ablasına: ‘’Rahatlatıcı yalan mı, rahatsız edici gerçek mi?’’ Ablası, tabii ki belli bir durumdan ötürü bu cevabı vermiyor ama film de tartışmasını genel olarak bunun üzerinden kuruyor. Filmin gündelik hayatla ilgili böyle bir tartışma yaratması benim çok hoşuma gitti. Bu sorudan hareketle, sinema filmleri sizce seyirci için rahatsız edici bir gerçeğe göre mi yoksa rahatlatıcı yalana göre mi hareket etmeli? His anlamında, seyir zevki anlamında hangisini tercih etmeli? Siz bu filmi yaparken hangisini tercih ettiniz? Bu konu hakkındaki düşüncenizi çok merak ediyorum. 

Erinç Durlanık: İzlediğim filmler arasında hoşuma giden işlerde, film bittikten sonra bana bugüne kadar söylediğim yalanı bir yerde yüzüme vuran, ‘’ben bu konuyla ilgili tam öyle düşünmüyorum galiba’’ diye bana düşündüren filmlerden hoşlanıyorum. Biraz benim eleştirel düşünme pratiğime fayda sağlayan filmlerden hoşlanıyorum. Bu anlamda seyirci ile nasıl ilişki kurulacağını tam bilmiyorum çünkü ben filmi kurarken bir duyguyu kalıbın tersine koyma niyetiyle geldim. Bir duygu filmiydi o. Bu duygunun hüzünle alakalı olmadığını, komik olmadığını ve hepsini barındıran bir duygu olduğunu düşünüyordum. Hikâye de beni biraz o noktaya getirdi. Hepimiz rahatsız edici olan o gerçekten korkuyoruz. Hayatımızda birtakım oyunlar yapıyoruz, kafamızda bir sürü şey var, dünyayı biliyoruz, dünyanın aslında belki daha iyiye gitmediğini ve ne yapabileceğimizi falan düşünüyoruz ve bunlarla yüzleşiyoruz. Yaşlandıkça belki yüzleşiyoruz. Bunun biraz süreçle alakalı olduğunu düşünüyorum. Filmde kardeşin getirdiği nokta o sürecin biraz daha kısa olduğunu ve artık bununla yüzleşmesi gerektiğine işaret ediyor. Küçük kardeşin o anlamda böyle bir tarafı da var; gerçekler bu, kararlar net, bu sorulara cevap vermen gerekiyor ki yara bandını hızlıca söküp atmayı öğren…  

Tayfun Bodur: Teşekkürler, kapanışı sizinle yapalım. Filmlerinizden daha uzun olan bu söyleşiye katıldığınız için de ayrıca teşekkür ederim. Herkese yarışmada başarılar. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information