Advertisement

Listem sıralı bir liste değil. Aklıma geliş sırasıyla yazdım. Sadece aynı yönetmeni iki kere kullanmamaya çalıştım. Yoksa Coen Kardeşler veya Kubrick’in çoğu filmi listeye girebilirdi. Çok sevdiğim, benim için yeri ayrı olan filmler diye bir bohçam var, oradan seçtiklerim diye düşünülebilir. Sınırlama olmasa belki bir on tane daha ekleyebilirdim. Hatta araya çaktırmadan fazladan iki-üç film sıkıştırmaya çalıştım. Sinemaya nispeten geç bir yaşta ilgi duymaya başladım. 20’li yaşlarıma kadar neredeyse sadece müzikle ilgileniyordum ve sinemaya ciddi bir merakım yoktu. Bu yüzden listede Indiana Jones hariç çocukluğuma ait bir film yok. Sinemaya kapıyı bir hafta içinde izlediğim iki film açtı: Yedi – Se7en ve Kayıp Otoban – Lost Highway. İkisi de ufkumu açtı, sinemanın bir sanat dalı olduğuna dair ipuçlarını verdi hatta belki film yapma arzusunu aşıladı.

Emre Akay

2001: Bir Uzay Macerası  – 2001: A Space Odyssey (1968)

Yönetmen: Stanley Kubrick

Sanırım her daim aklıma ilk gelen film olacak. Bir filmin bir filmden fazlası olabilmesi, felsefe, evrenin anlamı, sonsuzluk, vs… Anca böyle kopuk kelimelerle ifade edebiliyorum hayranlığımı. Belki sinema tarihinin en iddialı ve en etkileyici yapımı. Ayrıca genelde tekniğe yaslanmak zorunda olan bilimkurgu filmlerinin arasından yarım asır sonra hâlâ eskimeden sıyrılması ayrı bir başarı. Dindar değilim ama film kariyerimde zorlandığım zamanlarda Kubrick’e dua ederim.

Kayıp Otoban – Lost Highway (1997)

Yönetmen: David Lynch

Bir filmin sadece bir şeyi betimlemekle yetinmeyip, sizi de merkezine oturtabilmesi beni benden almıştı. Film bittiğinde şizofren gibi hissetmiştim. Bir nevi sarhoşluk. Sanırım her zaman “top 10” listemde varolur.

Yedi – Se7en (1995)

Yönetmen: David Fincher

Sırf jeneriği bir devrimdi. Se7en’dan önce genelde banal bir şekilde isimler belirirdi. Se7en’da ise jenerikten itibaren gerilmiştim. Kopmuş tırnaklar, kanlı sayfalar, klibimsi kurgusu… Başardığı jenerik devriminin yanı sıra, film boyunca, tıpkı katilin polisin bir adım ilerisinde olduğu gibi filmin de seyircinin bir adım ötesinde olması, tahmin yürütecek vakit bile bırakmaması açısından polisiye/gerilim türünün en büyük başyapıtlarındandır benim için.

Serseri Aşıklar – À bout de souffle (1960)

Yönetmen: Jean-Luc Godard

Jump-cut mucitliğinin yanı sıra içerik ile şeklin müthiş evliliği. Kuralları tanımamanın verdiği hafiflik. Hâlâ tazeliğini koruyan bir film. Bağımsız sinemanın öncülerinden benim için.

Hastane – Hospital (1970)

Yönetmen: Fredrick Wiseman

Observational (gözlemci) ya da “fly on the wall” (duvardaki sinek) tarzı belgesellerin kanımca en büyük ustasının izlediğim ilk filmi. Wiseman’ın dünyasına kapıları araladı ve ilk belgesellerimi çekmek için cesaret verdi. Herhangi bir mekân ya da konu etrafında yeterince vakit geçirirseniz büyülü şeyler olabildiğinin en büyük kanıtı. Sırf bu yüzden aynı metro istasyonunu bir ay boyunca çekip kısa bir belgesel yapmıştım. Daha sonra çektiğim Daima İleri de bu damardan ilham ve cesaret aldı sanırım.

Köpeği Isıran Adam – C’est arrivé près de chez vous (1992)

Yönetmen: Rémy Belvaux, André Bonzel ve Benoît Poelvoorde

Sahte belgesel türünün bekli en eğlenceli örneği. Bir nebze eskimiş olabilir ama yine de ilk filmim için büyük ilham ve cesaret kaynağı olduğu için yeri benim için apayrı ve biriciktir. Üç sinema öğrencisinin yaptığı filmin Cannes’ı altüst etmesi de şahane.

Şölen – Festen & Gerizekalılar – Idioterne (1998)

Yönetmen: Thomas Vinterberg & Lars von Trier

“Kötü” kamerayla da iyi film çekilebileceğini büyük harflerle kanıtlayan iki Dogma filmi. Dogma akımının tutarsızlıkları bir yana, elinizdeki malzeme neyse film yapabilirsiniz cesaretini veren filmler olarak benim için yerleri ayrı. Olmasaydı ilk filmimi çekebilir miydim emin değilim. Von Trier’den zamanla soğusam ve gelgitler yaşasam da ilk dönem filmlerine hayranlığım devam ediyor.

Yurttaş Kane – Citizen Kane (1941)

Yönetmen: Orson Welles

Orson Welles’in ilk filmi olarak 25 yaşında yazıp, yönetip, yapımcılığının yapıp bir de utanmadan başrolünü üstlendiği başyapıt. Sinema dilini değiştiren büyük eser. Sırf bu yüzden bir sürü genç yönetmen adayı gibi bende de 25 yaşıma gelmeden bir film çekme takıntısı oluşmuştu. Çekmesine çektim ama hem vizyona girmesi 3 yıl sürdü, hem de tabi bir Citizen Kane asla olmadı. Bir de bu ergen dönemimde siyah-beyaz filmler sıkıcı geliyordu. Bu tabuyu kıran film olarak da benim için ayrı bir yeri var. Her karesi basılıp poster yapılabilecek kadar ihtişamlı.

Indiana Jones: Son Macera – Indiana Jones and the Last Crusade (1989)

Yönetmen: Steven Spielberg

Biraz komik şekilde ayrı bir yeri var; zira yaşım tutmadığı için (İsveç’teydim ve 13+ yaş sınırlaması ile vizyona girmişti) önceden yayınlanan soundtrack’ini defalarca dinleyip filmi görememiştim. Bir nevi travma. Ama sinemada müziğin gücü konusunda çok değerli bir deneyim olmuştu. Filmi görmüş kadar olmuştum ve birkaç yıl sonra nihayet erişebildiğimde, müzikleri artık ezberlediğimden çok değişik bir izleme deneyimi olmuştu.

Orada Olmayan Adam – The Man Who Wasn’t There (2001)

Yönetmen: Coen Kardeşler

Noir türüne varoluşsal göndermelerde bulunan, gizli bir Camus – Yabancı uyarlaması olduğunu düşündüğüm şaheser. Çaktırmadan derinden işleyen, estetikte zirveye ulaşan bir film. Bu film aklıma gelince hemen İhtiyarlara Yer Yok – No Country for Old Men de geliyor (yine Coen Kardeşler’den) ve ikisi arasında seçim yapmakta çok zorlandım.

Bonus: Er Ryan’ı Kurtarmak – Saving Private Ryan (1998)

Yönetmen: Steven Spielberg

Çelişkili bir kalem. Son sahnedeki Amerikan bayrağı ve kahramanın “mutlu sonu” filmi benim için bir bakıma mahvetse de (sonunda alkolik, kendini salmış ve durumu atlatamamış, depresif bir Ryan görmek istedim hep) genel olarak savaşın absürtlüğünü hem makro düzeyde (savaş ekonomisine tamamen aykırı şekilde, sıradan bir askeri kurtarmak için feda edilen altı asker) hem de mikro düzeyde, her sahnede ince ince işleyen ve kamerayı nereye koyduğunuzun öneminin altını çizen (bknz. suya dalıp çıkan kamera) başyapıt. Açılış sahnesi en iyi savaş sekansı olabilir. Sonradan klişe olan, patlama sonrası kulak çınlaması ya da hızlı shutter speed gibi sayısız icat sunan film. Sinemada üç kere izlemeye gitmiştim ve ilk izlediğimde kendimi kurşunlardan kaçmak için eğilirken yakalamıştım. Sırf bunun için listeye girmeyi hak ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information