Brad Pitt’in yegane başrol olarak sırtladığı Ad Astra’da yönetmen James Gray, filmini müthiş lens oyunlarıyla ve meditatif görsellerle açıyor, bu da seyir açısından başlangıçta umut verici oluyor aslında. Yakın bir gelecekte olduğumuz bilgisiyle izlediğimiz filmin açılış sahnesinde, uzayda, atmosferin dışındayız ve Brad Pitt’in canlandırdığı Binbaşı Roy McBride’ı bir uzay istasyonunun dışında görevini yaparken görüyoruz. Aniden yükselen bir enerji dalgası ve gerçekleşen patlama sonrasında binbaşı, uzay istasyonundan yeryüzüne düşüyor. Bu düşüş sırasında bile nabzının 80’i aşmadığı, çelik gibi sinirlere sahip olduğu bilgisiyle donandıktan sonra, McBride’ın üstleriyle yaptığı bir görüşmeye şahit oluyor ve anlıyoruz ki gerçekleşen enerji patlamasının ardında, yıllar önce Neptün’e gönderilen (geri dönemeyen) öldü sanılan babası var. Binbaşı öğreniyor ki babası sağ ve aslında çıldırıp çığrından çıkmış; Neptün’den yarattığı enerji dalgasıysa tüm yıldız kümesinde zincirleme bir reaksiyona sebep olabilir, bildiğimiz anlamda hayatı bitirebilir. Bunun için McBride’ın babasına ulaşması ve onu durmaya ikna etmesi gerek! Bu amaçla McBride, yanına babasının eski bir mesai arkadaşını (Donald Sutherland’in canlandırdığı Albay Pruitt) alarak "Ay aktarmalı" Mars yolculuğuna başlıyor. Çünkü kahramanımızın, Neptün yakınlarında olduğuna inanılan babasına ulaşması için en yakın telsiz istasyonu Mars’ta. Bu noktadan sonra olayların aslında Roy’a anlatıldığı gibi olmadığını, babasıyla ilgili bambaşka bir gizem olduğunu anlıyoruz ve asıl macera başlıyor. Ad Astra: Yıldızlara Yakın, Orijinallikten Uzak En baştan itibaren fazlasıyla geveze bir dış ses anlatısıyla görüntüde ve yapım tasarımında yakaladığı enfes atmosferi bir şekilde dağıtmayı başaran James Gray, ilginç bir yönetmen olabileceğine dair parıltılar verdiği, lakin parıltı verdiğiyle kaldığı 10 yıl öncesinde olduğu gibi, zerre şaşmadan, bu filmde de, aslen bir aile trajedisini anlatmaya soyunuyor. Kahramanı Binbaşı Roy McBride’ı hayatın sillesini yemiş müthiş bir üst insan ve bir sabır, aklı selim abidesi, kısıtlı süre perdede gördüğümüz eşi, babası, hiç görmediğimiz annesi ve tüm arkadaşlarınıysa bu üst insanın hayatını darmaduman eden kişiler olarak portreleyen Gray, temelde yıldızlara yapılan yolculukla değil, kahramanın kendisine yaptığı yolculukla ilgileniyor ki filme itiraz noktamız buradan değil, bunun büyük bir aleniyetle, son derece beylik biçimde yapılıyor olmasından ileri geliyor (Kaldı ki 2019 yılında kahraman aslında kendisine yolculuk ediyorsa, bu yolculuk sahiden de bir şeyleri değiştirmeli, ama değişim, yenilik filan, bunlar Gray’in pek hoşuna gitmeyen şeyler) . Yakın gelecekte geçen film, bilimin ve uzay araştırmalarının vardığı noktayı beyhude bir çaba (olabilir), sonunda yine kapitalizmin kazanacağı bir oyun (mümkün) olarak görürken, bir baba ve oğul arasındaki ilişkinin çok daha kutsal, beşeri yolculuk açısından çok daha belirleyici olduğunun altını çizip duruyor. Lakin bunu yapmanın Ay’da açılan kahve-fast food zincirleri göstermekten, yahut karakterine “seni de anneni de istemiyordum” dedirtmekten daha incelikli yolları olduğu da bir gerçek. Film boyunca, James Gray ve senaryo yazarı Ethan Gross’un ister istemez öykündüğü (kendileri de böyle bir öykünme olduğunu söylüyorlar) Joseph Conrad’ın Kıyamet - Apocalypse Now'a da esin kaynağı olan Karanlığın Kalbi adlı novellasına benzer bir yolculuk kurguladığını görüyoruz. Bununla beraber, meselenin yolculuk kısmının sadece binbaşının uğradığı duraklarda gerçekleşen birkaç çatışmadan ve müthiş uzay görüntüleri eşliğinde dinlediğimiz geveze kafa seslerinden ibaret kaldığı bir vaziyetle karşılaşıyoruz filmde. Bilhassa kahramanımızı çok etkilediğini varsaymamızın beklendiği eski eşiyle olan ilişkisine dair anlatı, sahiden de pes dedirtecek kadar yavan. Binbaşı Roy McBride’ın Mars’ta…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Ad Astra, James Gray’in bilimkurguyu bir tür olarak "gerilemeye" uğrattığı bir film gibi. İnsan türünün karşılaştığı travmalar onu nasıl önceki yaşlarına geri döndürüyorsa, Gray de bilimkurguyu başladığı günün bile gerisine götürüyor neredeyse.

Kullanıcı Puanları: 3.25 ( 13 votes)
55

Brad Pitt’in yegane başrol olarak sırtladığı Ad Astra’da yönetmen James Gray, filmini müthiş lens oyunlarıyla ve meditatif görsellerle açıyor, bu da seyir açısından başlangıçta umut verici oluyor aslında. Yakın bir gelecekte olduğumuz bilgisiyle izlediğimiz filmin açılış sahnesinde, uzayda, atmosferin dışındayız ve Brad Pitt’in canlandırdığı Binbaşı Roy McBride’ı bir uzay istasyonunun dışında görevini yaparken görüyoruz. Aniden yükselen bir enerji dalgası ve gerçekleşen patlama sonrasında binbaşı, uzay istasyonundan yeryüzüne düşüyor. Bu düşüş sırasında bile nabzının 80’i aşmadığı, çelik gibi sinirlere sahip olduğu bilgisiyle donandıktan sonra, McBride’ın üstleriyle yaptığı bir görüşmeye şahit oluyor ve anlıyoruz ki gerçekleşen enerji patlamasının ardında, yıllar önce Neptün’e gönderilen (geri dönemeyen) öldü sanılan babası var. Binbaşı öğreniyor ki babası sağ ve aslında çıldırıp çığrından çıkmış; Neptün’den yarattığı enerji dalgasıysa tüm yıldız kümesinde zincirleme bir reaksiyona sebep olabilir, bildiğimiz anlamda hayatı bitirebilir. Bunun için McBride’ın babasına ulaşması ve onu durmaya ikna etmesi gerek! Bu amaçla McBride, yanına babasının eski bir mesai arkadaşını (Donald Sutherland’in canlandırdığı Albay Pruitt) alarak “Ay aktarmalı” Mars yolculuğuna başlıyor. Çünkü kahramanımızın, Neptün yakınlarında olduğuna inanılan babasına ulaşması için en yakın telsiz istasyonu Mars’ta. Bu noktadan sonra olayların aslında Roy’a anlatıldığı gibi olmadığını, babasıyla ilgili bambaşka bir gizem olduğunu anlıyoruz ve asıl macera başlıyor.

Ad Astra: Yıldızlara Yakın, Orijinallikten Uzak

En baştan itibaren fazlasıyla geveze bir dış ses anlatısıyla görüntüde ve yapım tasarımında yakaladığı enfes atmosferi bir şekilde dağıtmayı başaran James Gray, ilginç bir yönetmen olabileceğine dair parıltılar verdiği, lakin parıltı verdiğiyle kaldığı 10 yıl öncesinde olduğu gibi, zerre şaşmadan, bu filmde de, aslen bir aile trajedisini anlatmaya soyunuyor. Kahramanı Binbaşı Roy McBride’ı hayatın sillesini yemiş müthiş bir üst insan ve bir sabır, aklı selim abidesi, kısıtlı süre perdede gördüğümüz eşi, babası, hiç görmediğimiz annesi ve tüm arkadaşlarınıysa bu üst insanın hayatını darmaduman eden kişiler olarak portreleyen Gray, temelde yıldızlara yapılan yolculukla değil, kahramanın kendisine yaptığı yolculukla ilgileniyor ki filme itiraz noktamız buradan değil, bunun büyük bir aleniyetle, son derece beylik biçimde yapılıyor olmasından ileri geliyor (Kaldı ki 2019 yılında kahraman aslında kendisine yolculuk ediyorsa, bu yolculuk sahiden de bir şeyleri değiştirmeli, ama değişim, yenilik filan, bunlar Gray’in pek hoşuna gitmeyen şeyler) .

Yakın gelecekte geçen film, bilimin ve uzay araştırmalarının vardığı noktayı beyhude bir çaba (olabilir), sonunda yine kapitalizmin kazanacağı bir oyun (mümkün) olarak görürken, bir baba ve oğul arasındaki ilişkinin çok daha kutsal, beşeri yolculuk açısından çok daha belirleyici olduğunun altını çizip duruyor. Lakin bunu yapmanın Ay’da açılan kahve-fast food zincirleri göstermekten, yahut karakterine “seni de anneni de istemiyordum” dedirtmekten daha incelikli yolları olduğu da bir gerçek.

Film boyunca, James Gray ve senaryo yazarı Ethan Gross’un ister istemez öykündüğü (kendileri de böyle bir öykünme olduğunu söylüyorlar) Joseph Conrad’ın Kıyamet – Apocalypse Now’a da esin kaynağı olan Karanlığın Kalbi adlı novellasına benzer bir yolculuk kurguladığını görüyoruz. Bununla beraber, meselenin yolculuk kısmının sadece binbaşının uğradığı duraklarda gerçekleşen birkaç çatışmadan ve müthiş uzay görüntüleri eşliğinde dinlediğimiz geveze kafa seslerinden ibaret kaldığı bir vaziyetle karşılaşıyoruz filmde. Bilhassa kahramanımızı çok etkilediğini varsaymamızın beklendiği eski eşiyle olan ilişkisine dair anlatı, sahiden de pes dedirtecek kadar yavan. Binbaşı Roy McBride’ın Mars’ta karşılaştığı ve babasıyla ilgili bir takım gerçeklere ikna eden, Ruth Negga’nın canlandırdığı Helen adlı karakterin de aynı yavanlıkta olduğunu söylemek gerekir. Binbaşı Roy McBride’ın nihai sınavı, yani onu çocuk yaşta bırakıp uzay yolculuğuna çıkan ve bir daha da dönmeyen babasıyla gerçekleşiyor ki burada kilit bir sahne yaşanıyor. Baba figürüyle aralarındaki “göbek bağına benzer” bağ, babanın ısrarıyla nihayet kesiliyor. Burada Gray, 1994 yapımı Little Odessa’dan tutun da, 2008 yapımı Gecenin İki Yüzü – We Own the Night’a kadar ailesiyle ters düşen çocukların bir şekilde aileleriyle yeniden bağ kurmalarına dair zinciri kırıyor kendi kariyeri içinde. Ama aslında öyle mi? Roy McBride’ın en başından sonuna dek otorite ve baba figürü olarak bellediği başka bir şey dikkat çekmiyor mu filmde? Devlet gibi. Bilimle deliren babayı, “başka kimsemiz yok” diye paylayan evlat, artık başka bir babanın evladı aslında, devletin ve otoritenin. Ve film finalde bunun altını öylesi çiziyor ki, bunun bize dair ekabir bir hüsnü kuruntu olma ihtimali zayıf.

Ad Astra, James Gray’in bilimkurguyu bir tür olarak “gerilemeye” uğrattığı bir film gibi. İnsan türünün karşılaştığı travmalar onu nasıl önceki yaşlarına geri döndürüyorsa, Gray de bilimkurguyu başladığı günün bile gerisine götürüyor neredeyse. Bu vakte kadar çokça izlediğimiz türden bir hikâyede, üzerine taş koymadan ilerleyen bir film olduğunu değil, aksine bu filmlerin fazla ileri gittiğini düşünen bir öfkeyle yapıldığını, Brad Pitt’in seyir açısından başarıyla canlandırdığı Binbaşı Roy McBride’ın asap bozucu sükunetinde bu öfkenin yattığını düşünmek de olası.

Stanley Kubrick ve Arthur C. Clarke, 2001: Bir Uzay Macerası – 2001: A Space Odyssey öncesinde Jeremy Bernstein’a verdikleri bir röportajda filme neden Homeros’un Odesa’sından esinlenen bir isim verdiklerini şöyle açıklıyorlar: “Uzay ne denli engin ve gizem doluysa, denizin de Antik Yunan açısından aynı şeyi ifade ettiğini düşündük. Homeros’un kusursuz kahramanlarının gittiği uzak adalar ona, şimdi bizim astronotlarımızın gittiği gezegenler kadar ulaşılmaz geliyordu.”

Kubrick’in 1968 yapımı, hâlen bazı açılardan aşılamayan bilimkurgu klasiği başta olmak üzere, bu janra dâhil filmlerin varoluş sebebi tam olarak bu bilinmeyenin dayanılmaz cazibesinden, bildiklerimizin ötesinde bir gerçekliğin olabileceğine dair karşı konulamaz meraktan beslenirken, James Gray’in Ad Astra’sı, türün yolculuğu açısından ters istikamette ilerleyen bir yapıda çıkıyor karşımıza. Yer yer “Merak ve keşif hissi de bir yere kadar, otur oturduğun yerde” diyen ceberrut bir öğretmene dönüşüyor hatta. İsmini meşhur Per Aspera Ad Astra (Zorluklardan, yıldızlara) kalıbından alan film, yıldızlara yapılan milyarlarca kilometrelik bir yolculuğu konu ediyor olmasına rağmen yolculuğu ve yıldızları değil “zorluklar”ı daha çok önemsiyor. Çünkü o zorluklar yok mu, insanın hikâyesinde bilimin merak ettiklerinden de, yıldızların temsil ettiklerinden de çok daha önemli ve anlatılmaya değer!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi