1981 yılındayız. Hollywood’da stüdyo sistemi kendini çoktan tüketmiş, klasik dönemin usta isimleri yerlerini Martin Scorsese, Brian De Palma gibi yeni ustalara bırakmış ve bu yeni yönetmenler yeni Hollywood başlığı altında toplanabilecek bir dil, bir üretim modeli ortaya koyarak Amerikan sinemasının güncel hâlini inşa etmekle meşguller. Casablanca, Gone With the Wind gibi klasikler yerine artık Saturday Night Fever gibi filmler gençlerin yaşamına doğrudan etki ediyor, kitleler Alien gibi yenilikçi yapımları izlemek için sinemaların önlerinde uzun kuyruklar oluşturuyor. Böyle bir tarih dilimini çerçeveleyen Film Stars Don’t Die in Liverpool, bir Hollywood yıldızının şaşaasından esintiler taşıyan açılış sekansında Annette Bening’in başarıyla hayat verdiği Gloria Grahame’in sahne performansı için uzun uzun hazırlanışını perdeye taşıyor. Görüyoruz ki, klasik Hollywood’un önemli aktrislerinden Gloria Grahame, sektörün yaşadığı değişimin etkisiyle yeni bir kariyer oluşturmaya gayret ediyor, tiyatro performanslarıyla hayata tutunmaya çalışıyor. Eskide kalmamış belli ki. Film boyunca bu özelliklerini sergilemeye devam edecek olan Gloria Grahame, Hollywood’un sıkça konu ettiği ve Billy Wilder başyapıtı Sunset Boulevard’da belki de en iyi örneğini gördüğümüz, dönemi geçince, başka bir deyişle eskiyince ne yapacağını bilemeyip delilikle flörte başlayan karakterin çok uzağında bir yerde konumlanıyor. O, sektörde kendine sunulan imkânların azaldığını fark ettiğinde vazgeçmeyip, kendine yeni imkânlar yaratan, değişen zamana ayak uydurabilen hayat dolu bir kadın. Fakat görkemli hazırlık sekansı, Grahame’in sonrasında öğreneceğimiz üzere ciddi bir hastalık sebebiyle yere yığılışıyla sona eriyor. Ardından soluğu kendinden yaşça oldukça küçük sevgilisi, kariyerinin başındaki tiyatro oyuncusu Peter Turner’ın ailesiyle birlikte yaşadığı evde alıyor. Böylece Film Stars Don’t Die in Liverpool’un film boyunca zamanda ileri ve geri atlamalarla anlatacağı aşk hikâyesinin kahramanlarıyla tanışıyoruz. Film Stars Don’t Die in Liverpool: Acısıyla Tatlısıyla Hollywood Zamanı iki yıl öncesine, 1979 yılına çekiyor yönetmen Paul McGuigan ve bizi Gloria ve Peter’ın Saturday Night Fever hakkında konuşarak ve ardından dönemin disko ritimleriyle dans etmeleriyle başlayan tanışıklıklarının ilk anına şahit ediyor. Bu tanışıklığın, dönem ruhunu en iyi yansıtan sinema klasiklerinden birinin çevresinden şekillenmesi, Gloria Grahame’in 70’lerin sonlarını domine eden filmlerle ilişkisinin gayet sağlam olduğunun yani hâlâ sinemayla güçlü bir bağ taşıdığının göstergesi. Benzer şekilde Peter, birlikte izledikleri Alien’ın en ürkütücü sahnelerinden birinde gözlerini bariz bir şekilde perdeden kaçırırken eski Hollywood yıldızı istifini hiç bozmuyor. Gençliğinden getirdiği sinema mirasını omuzlarında taşıyarak Film Stars Don’t Die in Liverpool’un ana damarlarından biri olan Hollywood nostaljisinin filmdeki temsilcisi hâline geliyor. Nicolas Ray klasiği In a Lonely Place’le birlikte oynadıkları Humphrey Bogart’la yaşadıkları gibi anılarından bahsettikçe bu durum daha sağlam temellere oturuyor. Peter, Gloria’yı tanıdıkça seyirci de Hollywood tarihinde ufak çaplı bir gezintiye çıkıyor bir bakıma. Görkemli stüdyo dönemi geride kalsa da yeni bir yaklaşımla yeniden doğan Hollywood sineması gibi Gloria da kaprislerine ve yer yer ruhsal gelgitler yaşamasına rağmen cazibesini kaybetmiyor. Peter Turner’ın kendi kaleme aldığı biyografisinden uyarlanan Film Stars Don’t Die in Liverpool, anlatısını filmin büyük bir bölümünde, erkek karakterinin gözünden, onun hatırladıklarına odaklanarak anlatmayı tercih ediyor. Bu tercih, Gloria Graheme ve Hollywood sinemasını paralelliğinin kurulmasına çok yardımcı olurken filmin genelini kuru bir nostaljiyle zenginleştirilmek istenen sıradan aşk hikâyesi sularına mahkûm etme riski taşıyor. Tam bu noktada yönetmenin zamanda yaptığı bir atlama madalyonu ters çevirip Graheme’in geçmişine…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Yönetmen, filmin geçtiği 70’li ve 80’li yıllar İngiltere’si atmosferiyle, sıklıkla saygı duruşunda bulunduğu klasik Hollywood dönemi arasındaki dengeyi hakkını vererek kuruyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60

1981 yılındayız. Hollywood’da stüdyo sistemi kendini çoktan tüketmiş, klasik dönemin usta isimleri yerlerini Martin Scorsese, Brian De Palma gibi yeni ustalara bırakmış ve bu yeni yönetmenler yeni Hollywood başlığı altında toplanabilecek bir dil, bir üretim modeli ortaya koyarak Amerikan sinemasının güncel hâlini inşa etmekle meşguller. Casablanca, Gone With the Wind gibi klasikler yerine artık Saturday Night Fever gibi filmler gençlerin yaşamına doğrudan etki ediyor, kitleler Alien gibi yenilikçi yapımları izlemek için sinemaların önlerinde uzun kuyruklar oluşturuyor. Böyle bir tarih dilimini çerçeveleyen Film Stars Don’t Die in Liverpool, bir Hollywood yıldızının şaşaasından esintiler taşıyan açılış sekansında Annette Bening’in başarıyla hayat verdiği Gloria Grahame’in sahne performansı için uzun uzun hazırlanışını perdeye taşıyor. Görüyoruz ki, klasik Hollywood’un önemli aktrislerinden Gloria Grahame, sektörün yaşadığı değişimin etkisiyle yeni bir kariyer oluşturmaya gayret ediyor, tiyatro performanslarıyla hayata tutunmaya çalışıyor. Eskide kalmamış belli ki. Film boyunca bu özelliklerini sergilemeye devam edecek olan Gloria Grahame, Hollywood’un sıkça konu ettiği ve Billy Wilder başyapıtı Sunset Boulevard’da belki de en iyi örneğini gördüğümüz, dönemi geçince, başka bir deyişle eskiyince ne yapacağını bilemeyip delilikle flörte başlayan karakterin çok uzağında bir yerde konumlanıyor. O, sektörde kendine sunulan imkânların azaldığını fark ettiğinde vazgeçmeyip, kendine yeni imkânlar yaratan, değişen zamana ayak uydurabilen hayat dolu bir kadın. Fakat görkemli hazırlık sekansı, Grahame’in sonrasında öğreneceğimiz üzere ciddi bir hastalık sebebiyle yere yığılışıyla sona eriyor. Ardından soluğu kendinden yaşça oldukça küçük sevgilisi, kariyerinin başındaki tiyatro oyuncusu Peter Turner’ın ailesiyle birlikte yaşadığı evde alıyor. Böylece Film Stars Don’t Die in Liverpool’un film boyunca zamanda ileri ve geri atlamalarla anlatacağı aşk hikâyesinin kahramanlarıyla tanışıyoruz.

Film Stars Don’t Die in Liverpool: Acısıyla Tatlısıyla Hollywood

Zamanı iki yıl öncesine, 1979 yılına çekiyor yönetmen Paul McGuigan ve bizi Gloria ve Peter’ın Saturday Night Fever hakkında konuşarak ve ardından dönemin disko ritimleriyle dans etmeleriyle başlayan tanışıklıklarının ilk anına şahit ediyor. Bu tanışıklığın, dönem ruhunu en iyi yansıtan sinema klasiklerinden birinin çevresinden şekillenmesi, Gloria Grahame’in 70’lerin sonlarını domine eden filmlerle ilişkisinin gayet sağlam olduğunun yani hâlâ sinemayla güçlü bir bağ taşıdığının göstergesi. Benzer şekilde Peter, birlikte izledikleri Alien’ın en ürkütücü sahnelerinden birinde gözlerini bariz bir şekilde perdeden kaçırırken eski Hollywood yıldızı istifini hiç bozmuyor. Gençliğinden getirdiği sinema mirasını omuzlarında taşıyarak Film Stars Don’t Die in Liverpool’un ana damarlarından biri olan Hollywood nostaljisinin filmdeki temsilcisi hâline geliyor. Nicolas Ray klasiği In a Lonely Place’le birlikte oynadıkları Humphrey Bogart’la yaşadıkları gibi anılarından bahsettikçe bu durum daha sağlam temellere oturuyor. Peter, Gloria’yı tanıdıkça seyirci de Hollywood tarihinde ufak çaplı bir gezintiye çıkıyor bir bakıma. Görkemli stüdyo dönemi geride kalsa da yeni bir yaklaşımla yeniden doğan Hollywood sineması gibi Gloria da kaprislerine ve yer yer ruhsal gelgitler yaşamasına rağmen cazibesini kaybetmiyor.

Peter Turner’ın kendi kaleme aldığı biyografisinden uyarlanan Film Stars Don’t Die in Liverpool, anlatısını filmin büyük bir bölümünde, erkek karakterinin gözünden, onun hatırladıklarına odaklanarak anlatmayı tercih ediyor. Bu tercih, Gloria Graheme ve Hollywood sinemasını paralelliğinin kurulmasına çok yardımcı olurken filmin genelini kuru bir nostaljiyle zenginleştirilmek istenen sıradan aşk hikâyesi sularına mahkûm etme riski taşıyor. Tam bu noktada yönetmenin zamanda yaptığı bir atlama madalyonu ters çevirip Graheme’in geçmişine ve kişisel dramına da alan açıyor. Bu alan, film boyunca renkli bir rüya gibi sunulan Hollywood’un karanlık yönüne ayna tutuyor. Günümüzde de ayyuka çıktığı üzere, Hollywood pazarladığı renkli hayallere tezat bir şekilde, özellikle sektörün farklı noktalarındaki kadınlar için dipsiz de bir kuyu aynı zamanda. Geçtiğimiz yıl gündemi, olması gerektiği gibi yoğun bir şekilde şekillendiren taciz vakalarının da ötesinde, Hollywood kadınlar için fikirsel cazibelerini kaybettiklerinde, yaş almaya başladıklarında öğütücü bir mekanizmaya da dönüşebiliyor. Kirk Douglas ve Lana Turner gibi dev isimlerle birlikte rol aldığı 1952 yapımı The Bad and The Beautiful’daki performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’na uzanan Gloria Graheme’in hikâyesi de benzer durumları yaşayan sayısız aktristen farklı değil. Kariyerini bir şekilde devam ettirebilmek için aldığı riskli karar, Graheme’in hayatını başka bir yöne savururken Film Stars Don’t Die in Liverpool’un sıcak ve tutkulu aşk hikâyesine yoğun bir dram ögesi katıyor.

Çektiği Lucky Number Slevin ve Victor Frankenstein gibi filmlerin yanında, Sherlock ve Luke Cage gibi sevilen dizilerde de yönetmen koltuğuna oturmuş Paul McGuigan’ın Film Stars Don’t Die in Liverpool’da teknik anlamda risk almadığı, güvenli sularda yüzdüğü söylenebilir. Yönetmen, filmin geçtiği 70’li ve 80’li yıllar İngiltere’si atmosferiyle, sıklıkla saygı duruşunda bulunduğu klasik Hollywood dönemi arasındaki dengeyi hakkını vererek kuruyor. Zaman atlamalarında kullandığı şık montaj numaraları da filmin Hollywood’u bir rüyalar alemi olarak sunma arzusunun altını çok iyi dolduruyor. Fakat bunun filmin görsel anlamda tek kayda değer özelliği olduğunu belirtmekte fayda var. Oldukça alışılageldik bir biçim ve üslupla sunulan Hollywood güzellemesinin içine dram ögelerini doğru bir yerden katan bir film Film Stars Don’t Die in Liverpool. Belki bundan fazlası değil; lâkin baştan sona kendini izletmeyi başarıyor. Çünkü sırtını yasladığı Hollywood, onlarcasını sayabileceğimiz göz alıcı özelliğinin yanında, Gloria Graheme gibi efsaneleriyle de sinemaseverler için hiçbir zaman cazibesini kaybetmeyecek, acısıyla tatlısıyla onlarca anlatacak hikâye barındıran bir vaha.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi