Tarihimizdeki en büyük trajedilerden biri olan mübadele, Türkiye sinemasında pek işlenmiş bir konu değildir. Düşünün, bir anda vatanınızdan, ev bildiğiniz yerden apar topar götürülüyor, belki de dilini bilmediğiniz insanların arasına gönderiliyorsunuz. İşte bu trajedi, bu kopuş, bu zorla yerinden ediş başlı başına büyük bir insani dram. Bunun üzerine film yapmak ise ayrı bir iş. Bunu neresinden tutmak doğru olur, nasıl olur da bu trajedinin parçası olan insanların anılarına saygısızlık etmiş olmayız? Bu sorular, trajedilere yaklaşan tüm sanatçıların sorması gereken sorulardır. Bu soruların Uzak Ülke filminin yönetmeni Erkan Yazıcı tarafından sorulduğunu sanmıyorum. Fikirlerimi açmadan önce, filmin konusuna değinelim. Paris, on iki yaşında bir Pontus Rumudur. Mübadele kararı çıkınca babası vatanı dışında bir yerde ölmek istemediği için intihar eder. Annesi ile bir Kızılhaç kampına yerleştirilen Paris, kampta İngiliz mi Yunan mı olduğu filmden anlaşılmayan bir yüzbaşının annesi ile ilişki yaşaması üzerine kamptan kaçar. Amacı babasının annesi için yonttuğu bir hediyeyi alıp annesine babasını hatırlatmaktır. Ama döndüğünde mübadillerin bir İngiliz gemisi ile ayrıldığını görür. Kampta o ve Binbaşı Osman’dan başka kimse kalmamıştır. Binbaşı Osman İzmir’e ilk giren birliğin başındaki subaydır ama “Padişah babasını” ona düşman diye göstermelerini kabul etmediği için yeni rejim tarafından “hain” ilan edilmiştir. Bu sebeple de hapishaneye atılır, işkence görür ama bir kahraman da olduğu için, ona bu hapis hayatını reva görmeyerek Paris’in başına bebek bakıcısı olarak dikerler. Film bu iki insanın yakınlaşmaları ve kayıpları/geçmişleri üzerinden bir dostluk kurmalarını anlatıyor. En azında kağıt üstünde öyle gibi gözüküyor. Ama bu karakterlerin de üçüncü boyutu tıpkı bir kağıt kadar ince.  Uzak Ülke: Mübadeleyi Önemsemeyen Bir Mübadele Filmi Öncelikle hikâye mübadele trajedisini intihar, taciz, padişahın düşman edilmesi, kötü yabancı asker gibi “trajedileri” ikame ederek hafifletiyor. İki karakterin birbirine neden başta düşmanca davrandığı sonradan da neden dost olduklarını anlamak mümkün değil. Binbaşı Osman, elindeki bir aforizma kitabından okur gibi konuşuyor, adı Paris olan Pontuslu çocuk da sürekli bağırıp çağırıp bir şeyler fırlatıyor ve büyümüş de küçülmüş gibi, çeviri tiyatro metinlerinden fırlamış cümlelerle yanıt veriyor. İki karakterin trajedileri büyük, hem de çok büyük ama biz bunu göremiyoruz. Karakterler yönetmenin ağzından cümleler sarf ediyor sanki. Yaşadıkları trajediler bize doğal hayatın akışı içerisinde verilmiyor. Filmin sonlarına doğru birden birbirlerine her şeyi anlatmayı seçiyorlar. Arada trajikomik ve nedeni belli olmayan sahneler de var. Paris ve Osman arasındaki general diyalogu, Paris’in kampı ikiye bölerek sınır çekmesi, sonra kendine bayrak yapması, sürekli geçip giden ve kamptakileri fark etmeyen balıkçı gibi kör göze parmağım metaforlar, iki büyük kişisel trajedinin mağdurunu bize tanıtıp sevmemize olanak sağlamıyor, bilakis engel oluyor. Zaten bir insanın vatanından edilmesi büyük bir problemken babanın intiharı ile bunun altını çizip üstünü fosforlu kalemle boyamak, görece daha “duygusal” bir film yapabilmek adına atılmış bir adımdan ziyade sanki Paris’i yalnız bırakmak için verilmiş bir teknik karar gibi duruyor. Öte yandan da filmin alt metninde okuyabileceğimiz şey aslen bir Osmanlı övgüsü. Osmanlı’nın kahraman subayı Osman ve barış huzur hoşgörü içinde yaşayan ekalliyetten Paris yeni rejimin mağdur ettiği iki birey olarak birbirlerine yakınlaşıyor ve iyi geliyorlar. Yani yönetmen insan trajedilerini bahane gösterip bize en büyük trajedinin Osmanlı'nın çöküşü olduğunu söylüyor sanki. Yönetmenin Pontus…

Yazar Puanı

Puan - 25%

25%

Uzak Ülke, politik alt metnini bir yana koyduğumuzda dahi, söylemek istediklerini organik biçimde söyleme yetisinden yoksun bir senaryo, kötü oyunculuk yönetimi ve performanslarla öne çıkıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.89 ( 7 oy)
25

Tarihimizdeki en büyük trajedilerden biri olan mübadele, Türkiye sinemasında pek işlenmiş bir konu değildir. Düşünün, bir anda vatanınızdan, ev bildiğiniz yerden apar topar götürülüyor, belki de dilini bilmediğiniz insanların arasına gönderiliyorsunuz. İşte bu trajedi, bu kopuş, bu zorla yerinden ediş başlı başına büyük bir insani dram. Bunun üzerine film yapmak ise ayrı bir iş. Bunu neresinden tutmak doğru olur, nasıl olur da bu trajedinin parçası olan insanların anılarına saygısızlık etmiş olmayız? Bu sorular, trajedilere yaklaşan tüm sanatçıların sorması gereken sorulardır. Bu soruların Uzak Ülke filminin yönetmeni Erkan Yazıcı tarafından sorulduğunu sanmıyorum.

Fikirlerimi açmadan önce, filmin konusuna değinelim. Paris, on iki yaşında bir Pontus Rumudur. Mübadele kararı çıkınca babası vatanı dışında bir yerde ölmek istemediği için intihar eder. Annesi ile bir Kızılhaç kampına yerleştirilen Paris, kampta İngiliz mi Yunan mı olduğu filmden anlaşılmayan bir yüzbaşının annesi ile ilişki yaşaması üzerine kamptan kaçar. Amacı babasının annesi için yonttuğu bir hediyeyi alıp annesine babasını hatırlatmaktır. Ama döndüğünde mübadillerin bir İngiliz gemisi ile ayrıldığını görür. Kampta o ve Binbaşı Osman’dan başka kimse kalmamıştır. Binbaşı Osman İzmir’e ilk giren birliğin başındaki subaydır ama “Padişah babasını” ona düşman diye göstermelerini kabul etmediği için yeni rejim tarafından “hain” ilan edilmiştir. Bu sebeple de hapishaneye atılır, işkence görür ama bir kahraman da olduğu için, ona bu hapis hayatını reva görmeyerek Paris’in başına bebek bakıcısı olarak dikerler. Film bu iki insanın yakınlaşmaları ve kayıpları/geçmişleri üzerinden bir dostluk kurmalarını anlatıyor. En azında kağıt üstünde öyle gibi gözüküyor. Ama bu karakterlerin de üçüncü boyutu tıpkı bir kağıt kadar ince. 

Uzak Ülke: Mübadeleyi Önemsemeyen Bir Mübadele Filmi

Öncelikle hikâye mübadele trajedisini intihar, taciz, padişahın düşman edilmesi, kötü yabancı asker gibi “trajedileri” ikame ederek hafifletiyor. İki karakterin birbirine neden başta düşmanca davrandığı sonradan da neden dost olduklarını anlamak mümkün değil. Binbaşı Osman, elindeki bir aforizma kitabından okur gibi konuşuyor, adı Paris olan Pontuslu çocuk da sürekli bağırıp çağırıp bir şeyler fırlatıyor ve büyümüş de küçülmüş gibi, çeviri tiyatro metinlerinden fırlamış cümlelerle yanıt veriyor. İki karakterin trajedileri büyük, hem de çok büyük ama biz bunu göremiyoruz. Karakterler yönetmenin ağzından cümleler sarf ediyor sanki. Yaşadıkları trajediler bize doğal hayatın akışı içerisinde verilmiyor. Filmin sonlarına doğru birden birbirlerine her şeyi anlatmayı seçiyorlar. Arada trajikomik ve nedeni belli olmayan sahneler de var. Paris ve Osman arasındaki general diyalogu, Paris’in kampı ikiye bölerek sınır çekmesi, sonra kendine bayrak yapması, sürekli geçip giden ve kamptakileri fark etmeyen balıkçı gibi kör göze parmağım metaforlar, iki büyük kişisel trajedinin mağdurunu bize tanıtıp sevmemize olanak sağlamıyor, bilakis engel oluyor.

Zaten bir insanın vatanından edilmesi büyük bir problemken babanın intiharı ile bunun altını çizip üstünü fosforlu kalemle boyamak, görece daha “duygusal” bir film yapabilmek adına atılmış bir adımdan ziyade sanki Paris’i yalnız bırakmak için verilmiş bir teknik karar gibi duruyor. Öte yandan da filmin alt metninde okuyabileceğimiz şey aslen bir Osmanlı övgüsü. Osmanlı’nın kahraman subayı Osman ve barış huzur hoşgörü içinde yaşayan ekalliyetten Paris yeni rejimin mağdur ettiği iki birey olarak birbirlerine yakınlaşıyor ve iyi geliyorlar. Yani yönetmen insan trajedilerini bahane gösterip bize en büyük trajedinin Osmanlı’nın çöküşü olduğunu söylüyor sanki. Yönetmenin Pontus Rumları hakkında ne kadar bilgiye sahip olduğu, ne kadar araştırma yaptığı, örneğin senaryoyu yazarken Rum mübadillere ve ailelerine ulaşmayı deneyip denemediği veya bu konuda araştırma yapan tarihçi/sözlü tarihçilerle görüşüp görüşmediği de bir merak konusu.

Sonuç olarak, Uzak Ülke, politik alt metnini bir yana koyduğumuzda dahi, söylemek istediklerini organik biçimde söyleme yetisinden yoksun bir senaryo, kötü oyunculuk yönetimi ve performanslarla öne çıkıyor maalesef. En azından mübadele hakkında bir film yapma cesaretinden ötürü yönetmeni takdir etmek isterdim ancak politik alt metni ile mübadeleyi araçsallaştırdığını hissetmemek mümkün değil.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information