Geride kalan yıl Sundance Film Festivali'ne paralel olarak gerçekleşen Slamdance Film Festivali'nde keşfedilen, Toronto Film Festivali'nde gösterildikten sonra önü alınamaz bir ilgiye mazhar olan yeni nesil bilimkurgu The Vast of Night, Amazon Prime kataloguna yakın zamanda eklenen en kayda değer filmlerden biri. Yönetmeni Andrew Patterson'un ilk filmi ve mevzu bahis festivallerde kendisine gösterilen teveccüh onu şu an gelecekte ne yapacağı en çok merak edilen isimlerden biri hâline getirdi desek yeri. 2000'li yılları ve bilhassa geride bıraktığımız on yıllık bölümünü türlerin yeniden tanımlandığı bir dönem olarak anmak mümkün. Korku sineması bu yeniden tanımlanma hâlini en net olarak yaşayan janr belki de. Bağımsız bir damardan hareket eden, inovatif, politik, disiplinler-türler arası hibrit filmlerin ana akım sinemanın çatlaklarından sızmak suretiyle geniş kitlelere ulaştığı, izleyici rakamlarında da/beğenisinde de karşılığını bulan bir yenilenme bu. Benzer bir şeyi bilimkurgu sineması için de söyleyebiliriz. Türün geçmişteki müthiş örneklerinde olduğu üzere, farklı alt türlerle ilişki kuran, ancak bu ilişkiyi de, o alt türlerin geçirdiği evrime göre yeniden tanımlayan Yasak Bölge - District 9 (2009), Derinin Altında - Under the Skin (2013), Arrival (2016), Annihilation (2018), High Life (2019) gibi filmleri bu dönüşüme dâhil edebilir, 2000'li yılların başına uzanmak suretiyle, Donnie Darko (2001), 28 Gün Sonra - 28 Days Later (2002), Kapsül - Primer (2004) hatta 2046 (2004) gibi filmlerle listeyi genişletebiliriz. Türün sabık hayranları için bu dönüşümün sancılı geçmiş olması da muhtemel, ancak anlatının gözümüzün önünde yaşadığı dönüşümün kayıtsız kalınamayacak bir heyecan yarattığını, hatta korku sinemasıyla birlikte en güçlü dip dalganın yeni nesil bilimkurgudan çıkıp geldiğini iddia edebiliriz. Bunca kelamdan anlayabileceğiniz üzere The Vast of Night da tam olarak bu dönüşüme dâhil edebileceğimiz bir film. Günümüze yakın bir iç mimariyle döşenmiş gelecekteki bir evin salonunda açılan The Vast of Night, bir nevi film içindeki film öyküsü. Söz konusu salondaki biçimsiz televizyondan, 50'li yıllarda geçen Paradoks Sineması adlı bir alacakaranlık kuşağı programına, bu programda yer alan bir öyküye geçiş yaptığımız hikâye dâhilinde, New Mexico eyaletinin bir kasabasında yaşanan garip bir olaya şahit oluyoruz. İki ana karakterimiz genç santral memuresi Fay (Sierra McCormick) ve kasabanın popüler radyocu çocuğu Everett (Jake Horowitz), önce radyo frekansları ve telefon hatlarına sızan garip bir sesle karşılaşıyorlar. Sonrasında gece, aniden kesilen telefon görüşmeleri, telefona bağlanan gizemli dinleyicilerin bu garip sese dair anlattığı uğursuz öyküler, kasabalının gökyüzünde gördüğü ışıklarla tam bir kâbusa dönüşüyor. The Vast of Night: Bir Alacakaranlık Kuşağı Öyküsü Olarak Geçmiş Kasabadaki büyük bir çoğunluğun basketbol takımını desteklemek üzere spor salonunda toplandığı, evlerde çok az insanın kaldığı ıssız bir gecede geçen filmin henüz serim aşamasında iki ana karakterimiz Fay ve Everett ilginç bir diyalog yaşıyor. Bu aslında filmin ilerisinde göreceklerimize dair ipuçları veren şık bir foreshadowing. Bu diyalogda Fay, ödevi için ses kaydetmek üzere yardım aldığı Everett'e çoklukla dergilerde okuduğu, geleceğe dair kimi öngörülerden bahsediyor. Okuduğu makalelerden hareketle cep telefonu, internet gibi o dönem için inanması da gerçekleşmesi de güç keşiflerden bahsederken, bu teknolojik icatlarla ilgili Everett sadece "Olmaz öyle şey" diyebiliyor. Günümüzden bakınca, Everett'in tepkisini ilkel buluyor olsak da, aslen yazar Paul Tabori'nin "Şüpheciliğin Aptallığı" olarak tanımladığı, geçmişte, buharlı gemilerin suda batacağını, uçarak…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Gelecek bugün için nasıl bir belirsizlik, nasıl bir kaygı vesilesiyse, geçmiş de bugünden bakıldığında bir alacakaranlık kâbusuna benziyor. Üzerinden geçen her dakikada daha da belirsiz, daha da mantığa bürümesi güç bir anı bulutuna dönüşüyor. Andrew Patterson'un The Vast of Night'ı bu hissi tesis eden sürükleyici bir kurguya sahip.

Kullanıcı Puanları: 4.73 ( 2 oy)
70

Geride kalan yıl Sundance Film Festivali’ne paralel olarak gerçekleşen Slamdance Film Festivali’nde keşfedilen, Toronto Film Festivali’nde gösterildikten sonra önü alınamaz bir ilgiye mazhar olan yeni nesil bilimkurgu The Vast of Night, Amazon Prime kataloguna yakın zamanda eklenen en kayda değer filmlerden biri. Yönetmeni Andrew Patterson’un ilk filmi ve mevzu bahis festivallerde kendisine gösterilen teveccüh onu şu an gelecekte ne yapacağı en çok merak edilen isimlerden biri hâline getirdi desek yeri.

2000’li yılları ve bilhassa geride bıraktığımız on yıllık bölümünü türlerin yeniden tanımlandığı bir dönem olarak anmak mümkün. Korku sineması bu yeniden tanımlanma hâlini en net olarak yaşayan janr belki de. Bağımsız bir damardan hareket eden, inovatif, politik, disiplinler-türler arası hibrit filmlerin ana akım sinemanın çatlaklarından sızmak suretiyle geniş kitlelere ulaştığı, izleyici rakamlarında da/beğenisinde de karşılığını bulan bir yenilenme bu. Benzer bir şeyi bilimkurgu sineması için de söyleyebiliriz. Türün geçmişteki müthiş örneklerinde olduğu üzere, farklı alt türlerle ilişki kuran, ancak bu ilişkiyi de, o alt türlerin geçirdiği evrime göre yeniden tanımlayan Yasak Bölge – District 9 (2009), Derinin Altında – Under the Skin (2013), Arrival (2016), Annihilation (2018), High Life (2019) gibi filmleri bu dönüşüme dâhil edebilir, 2000’li yılların başına uzanmak suretiyle, Donnie Darko (2001), 28 Gün Sonra – 28 Days Later (2002), Kapsül – Primer (2004) hatta 2046 (2004) gibi filmlerle listeyi genişletebiliriz. Türün sabık hayranları için bu dönüşümün sancılı geçmiş olması da muhtemel, ancak anlatının gözümüzün önünde yaşadığı dönüşümün kayıtsız kalınamayacak bir heyecan yarattığını, hatta korku sinemasıyla birlikte en güçlü dip dalganın yeni nesil bilimkurgudan çıkıp geldiğini iddia edebiliriz. Bunca kelamdan anlayabileceğiniz üzere The Vast of Night da tam olarak bu dönüşüme dâhil edebileceğimiz bir film.

Günümüze yakın bir iç mimariyle döşenmiş gelecekteki bir evin salonunda açılan The Vast of Night, bir nevi film içindeki film öyküsü. Söz konusu salondaki biçimsiz televizyondan, 50’li yıllarda geçen Paradoks Sineması adlı bir alacakaranlık kuşağı programına, bu programda yer alan bir öyküye geçiş yaptığımız hikâye dâhilinde, New Mexico eyaletinin bir kasabasında yaşanan garip bir olaya şahit oluyoruz. İki ana karakterimiz genç santral memuresi Fay (Sierra McCormick) ve kasabanın popüler radyocu çocuğu Everett (Jake Horowitz), önce radyo frekansları ve telefon hatlarına sızan garip bir sesle karşılaşıyorlar. Sonrasında gece, aniden kesilen telefon görüşmeleri, telefona bağlanan gizemli dinleyicilerin bu garip sese dair anlattığı uğursuz öyküler, kasabalının gökyüzünde gördüğü ışıklarla tam bir kâbusa dönüşüyor.

The Vast of Night: Bir Alacakaranlık Kuşağı Öyküsü Olarak Geçmiş

Kasabadaki büyük bir çoğunluğun basketbol takımını desteklemek üzere spor salonunda toplandığı, evlerde çok az insanın kaldığı ıssız bir gecede geçen filmin henüz serim aşamasında iki ana karakterimiz Fay ve Everett ilginç bir diyalog yaşıyor. Bu aslında filmin ilerisinde göreceklerimize dair ipuçları veren şık bir foreshadowing. Bu diyalogda Fay, ödevi için ses kaydetmek üzere yardım aldığı Everett’e çoklukla dergilerde okuduğu, geleceğe dair kimi öngörülerden bahsediyor. Okuduğu makalelerden hareketle cep telefonu, internet gibi o dönem için inanması da gerçekleşmesi de güç keşiflerden bahsederken, bu teknolojik icatlarla ilgili Everett sadece “Olmaz öyle şey” diyebiliyor. Günümüzden bakınca, Everett’in tepkisini ilkel buluyor olsak da, aslen yazar Paul Tabori’nin “Şüpheciliğin Aptallığı” olarak tanımladığı, geçmişte, buharlı gemilerin suda batacağını, uçarak seyahate ancak aptalların inanacağını, televizyonun kimse tarafından izlenmeyeceğini savunan mühim bilim insanlarının da bir şekilde içine düştüğü kaygının Everett’teki bu tezahürünü anlayabiliyoruz. Filmin bu kilit ve biraz fazla bariz diyalogu, aslen izleyici olarak bizim de filmle olan ilişkimizi belirleyen bir unsur. Lakin Andrew Patterson, kurduğu etkileyici görsel ve işitsel atmosfer sayesinde çoğu diyalog üzerinen ilerleyen filmini görsel bir deneyime dönüştürmeyi de, bu gibi, hikâyenin geleceğine dair ipucu veren senaryo hamlelerinin dikiş izlerini görünmez kılmayı da başarıyor. Fay ve Everett diyalogu hem izlemesi sinemasal olarak garip bir haz duyduğunuz hem de ileride olacaklara dair gerilimi ve beklentiyi yükselten masif, akışkan, mekânlar arası bir diyaloga dönüşüp, fimin bütününe yayılıyor. En nihayetindeyse kasabada gerçekleşen garip olayların ritmi yükseliyor ve Everett’te de Fay’de de ciddi bir paranoya, korkuya sebep olan hadiseler silsilesi ardı ardına geliyor.

Film, yakın akrabalık ilişkileri içinde olduğu Üçüncü Türden Yakınlaşmalar – Close Encounters of the Third Kind (1977), E.T (1982), Invasion of the Body Snatchers (1978) gibi filmlerle aynı sularda yüzse de bambaşka bir anlatı oluşturmayı başarıyor, karakterleriyle izleyicisi arasında çok daha mesafeli bir ilişki tesis ediyor. Geçmişte geçen bu hikâyeyi izlerken ekranda olup bitenler hayalin de mantığın da sınırlarını zorluyor yer yer. Bilhassa filmin finali sonrasında, Everett’in, malum diyalogda gelecekte herkesin bir cep telefonu olacağına dair kehanete verdiğine benzer bir tepki vermemiz mümkün, ama mantıklı bulmanız da mümkün… Gelecek bugün için nasıl bir belirsizlik, nasıl bir kaygı vesilesiyse, geçmiş de bugünden bakıldığında bir alacakaranlık kâbusuna benziyor. Üzerinden geçen her dakikada daha da belirsiz, daha da mantığa bürümesi güç bir anı bulutuna dönüşüyor. Andrew Patterson’un The Vast of Night’ı bu hissi tesis eden sürükleyici bir kurguya sahip.

Andrew Patterson, tümünü bir “alacakaranlık öyküsü” deneyimi gibi tasarladığı filminde geçmişle gelecek arasındaki çizgiyi silikleştiriyor zaman zaman. Hikâyedeki “dünya dışı” unsurları anlatırken gördüklerimizi hayale yakınsatıyor, ancak olan biteni mantığa bürümeyi ve soru işaretleri yaratmayı da hedefliyor. Örneğin filmin New Mexico’da geçiyor olması ve dünya dışı varlıklarla olan alakası akıllara hemen 1947 yılında, yine aynı bölgede gerçekleştiğine inanılan Roswell vakasını getiriyor. Filmin bu özelliğinin, bilhassa ABD’de yaşayan izleyicilerin ortak hafızasında filmle daha farklı bir ilişki kurmasına vesile olacağı aşikâr. Patterson, uzunca bir süre sesler, belli belirsiz görüntüler, diyaloglar ve karakterlerin kurmaca tanıklıkları üzerinden ilerleyen filmine fazlasıyla bariz, karakterleri bazındaysa bir nebze havada kalan bir son biçiyor. Lakin bu, filmin bilimkurgu sevenlerin uzundur arayıp bulamadıkları türden bir seyirlik olduğu gerçeğini değiştirecek kadar güçlü bir arıza değil.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information