Çekinmeden, utanmadan, hatta üzerine çok da düşünmeden diyebiliriz ki Caravaggio (1986) Derek Jarman’ın ustalık eseridir ama bu yazı onunla alakalı değil. Bu yazı, Caravaggio’dan ve Derek Jarman’ın AIDS’e yakalanmasından bir sene sonra; 1987 Haziran’ında muhafazakâr Thatcher hükümeti üçüncü kez iktidara oturduktan hemen sonra ortaya çıkmış İngiltere’nin Sonu – The Last of England hakkında. Jarman’ın Thatcher hükümetine ve İngiltere’nin toplumsal değerlerinin yok olup gitmesine duyduğu öfkenin non-narrative (anlatısal olmayan) bir ifadesi olan The Last of England; tekinsiz, agresif, etkileyici, soyut ama rijit bir kolaj.

Jarman bu filminde kafasındaki yüzlerce soruyu bir araya getiriyor; üstüne benzin döküp yakıp, seyircinin üstüne fırlatıyor sanki. Seyirci ise izlediği onlarca burjuva hikâyesi sebebiyle kolları bağlı, Jarman’ın hiddetiyle karşılaşmaktan kaçamıyor. Hipnotik kurgusu, kaotik ses bandı ve kapsadığı imajların yoğunluğu onu daha öncesinde ya da sonrasında gördüğümüz filmlerden çok ayrıksı bir noktaya oturtuyor. Bu avangart ve deneysel yapıyı tanımlamak ve onu, onunla karşılaşmamış sinema okuryazarına anlatmak ise ancak daha somut kaos anlarını referans vermekle mümkün gibi geliyor bana: Slayer konserinde üç yüz kişilik bir pogo veya iş çıkışı saati yağmur altında Zincirlikuyu’da metrobüse binmeye çalışırken bir yandan da tüm şehrin yanması.

The Last of England: Uyarıcı İçeriğin Tekinsiz Biçimi

Tamamen elde kamerayla, cesur kamera hareketlerini umarsızca kullanarak çekilmiştir The Last of England. Belgesel ile mizansen arasında, artık ikisi de olmayan bir noktada durur. İngiltere’nin toplumsal bunalımını ve kentsel çöküntüsünü yansıtan belge niteliğindeki kayıtlar, estetik hatta provokatif performanslarla iç içe geçer. Belirli bir anlatı kurmak yerine atmosfer yaratma gayesinin güdüldüğü bu film, uyarıcılığı esas beller. Uyarıcılığını güçlendirmek için tercih ettiği mizansenler ise çıplaklık, seks, şiddet, kriz anı, uyuşturucu kullanımı gibi anları kadraja alır. Hayatta kendi gözlerimiz ile görsek bu kadar etkilenmeyeceğimiz bu anlar, havada uçarcasına hareket eden bir 8 mm kameranın merceğinden ve kurgu masasından akıp önümüze karmakarışık post-eisenstein bir akış ile geldiğinde sinemanın alametifarika gücünü kanıtlar. Sinema gerçek (realité) ile değil, gerçeğe benzerlik (vraisemblance) ile ilgilenir. Sinema edebiyat değildir. Hikâye anlatıcılığı sinemanın vazgeçilmezi değildir. Sinema iki farklı imajın peş peşe gelmesiyle doğan üçüncü anlamdır. İmajların ritmi, tonu ve hızı karmaşıklaştıkça, ki The Last of England’dan daha karmaşığını bulmak için biraz uğraşmamız gerekir, anlam belirsizleşir ve anlamlandırmaya koşullandırılmış zihinlerimiz için belirsiz olan tekinsizdir. Uyarıcı içeriğin tekinsiz biçimi ise The Last of England’ın sinema dilini tanımlamaya en yakın şey olabilir. Sanki Jarman, Roland Barthes’ın Camera Lucida’sını yemiş Eisenstein’ın Film Biçimi’nin içmiş sonra da bir anda çok aşırı sinirlenmiş ve bir gri Gandalf edasıyla The Last of England’ı ortaya koymuştur. Güçlü ama doğru bilinen her şeye karşı…

Punk sinemasının yaratıcısı olan Derek Jarman’ın filmlerinde gelişkin bir politik duyarlılığa sahip olması şüphe götürmez. Öyle ki ilk filminden itibaren, türler değişse de, bu yapımlardaki politik eleştiri her daim baki kalır. Jubilee ve Caravaggio gibi filmlerinde politik eleştiri eserleri yapılarından dolayı hikâye anlatıcılığına ve diyaloglarına işlemişken ve daha çok genel, kapsayıcı bir bilinçteyken, The Last of England daha kendi dönemine güdümlüdür. İngiltere’nin probleminin o dönem var olan Thetcher hükümeti olduğunu, İngiltere’nin sonunun o gün orada gerçekleştiğine inanır. Thetcher hükümetini ve icraatlarını gerek görsel katmanda gerekse kimi zaman duyduğumuz dış sesler aracılığıyla duyarız. 1982’de Arjantin ile İngiltere arasında gerçekleşen Falkland Adaları (Arjantin’e yaklaşık 500 km uzaklıkta) savaşı gibi oldukça tartışmalı konular filme dahil olmuştur.

– Folkland Adalarından keyif aldın mı?
-Evet, efendim.

The Last of England, punk’tır. Hem de çok iyi bir punk. Yozlaşmamış, ticarileşmemiş, karşı duruşunu sivriltmiş bir punk. Sex Pistols’dan daha orijinal, Dead Kennedys’den daha saldırgan… Filmin görselliği kadar filmin seslerinde de hissedilir bu. Punk’ın üç riff ve üç dakikadan kısa mottosunun artık çoktan geçmişte kaldığının göstergesidir. Ses bandı birçok ses efekti, gürültü ve endüstriyel ritm içerir. Neredeyse post-apokaliptik bir sesler bütünü vardır ortada; her şeyin üzerinde ise bir beat şiiri edasıyla dış ses. Efektlerle bezenmiş dış ses ortaya çıktığında farklı dillerde konuşur, hızlanır-yavaşlar, kendi düzlemin diyalog kurar. Seyirci bu katmanda da sınanmaya devam eder.

The Last of England, içinden çıktığı ve benimsediği punk kültürüne uygun bir şekilde, DIY/do-it-yourself (yani kendin yap) yöntemiyle ortaya çıkmış bir filmdir. 1987 yılında çekilmiş diğer İngiliz filmlerine baktığımızda, “indie” olarak sınıflandırılmış Withnail and I’ın (yön: Bruce Robinson) bütçesi 1.1 milyon pound, romandan uyarlama bir dram olan Maurice’in (yön: James Ivory) bütçesi 2.6 milyon dolar iken Jarman’ın The Last of England’ı 276 bin pound bütçesiyle no-budget (bütçesiz) sinemaya göz kırpan bir arka bahçe filmidir. Filmin mizansen sahnelerinin çoğu iç mekânlarda ya da filmin savına da uygun olarak terk edilmiş izbe yerlerde çekilmiştir.  Filmin son 15 dakikasında yer alan Tilda Swinton’ın göründüğü sahneler ise Jarman’ın evinin yakınlarındaki bir sahilde çekilmiştir. Filmde Jarman’ın daha önceden de çalışmış olduğu birçok oyuncu çeşitli rollerde yer almıştır. Tilda Swinton da kariyerinin ilk döneminden itibaren Jarman ile birçok filmde çalışmıştır. Jarman, Swinton’a bir özgürlük alanı tanımış ve oyuncunun ilk sinema rolü Derek Jarman’ın Caravaggio filminde olmuştur. Jarman’ın ölümünden önceki son filmi olan Mavi – Blue’ya (1993) kadar da ortaklıkları devam etmiştir. Swinton, bir röportajında Jarman ile çalışmalarının özellikle de The Last of England’ın onu özgürleştiren ve bugünkü “yarı model, yarı palyaço “ konumuna getiren şey olduğunu söylemiştir. Jarman, Swinton’ın tanıştığı ilk yönetmendir ve Swinton, Jarman olmasa belki asla sinemada yer almayacaktı bile denebilir.

The Last of England görsel bir şiir; hareket ile (kameranın ve objenin ayrı ayrı hareketleri) oluşan/oluşturulan yoğun bir duygu bombardımanı. İzbenin ve çirkinin güzelliğinden beslenen, punk estetiğini bir adım öteye götüren politik bir deneysel film. Belki imgesel ve arketipik gözlemler ile çözümlenebilecek, belki de bunu yapmaya çalışırken hakkında tamamen zırvalanacak kalıp dışı bir ürün. Tezatları bir potada eriten, doğru ile yanlış arasındaki çizginin yerini değiştiren ancak çizgiyi nereye koyduğunu bize söylemeyen bir bulmaca. Dokunduğu her şeyi paramparça eden anlaşılmayı değil, hissedilmeyi bekleyen bir film. Son olarak, ateş; meşaleler, açık ateşler, kıvılcımlar, yangınlar, alev alev yanan benzin birikintileri, yanan barikatlar… Ve hepsini destekleyen uçuk kırmızı renkler; filmden aklımda kalan yegane şeyler. Sanırım Jarman bey her ne yapmak istiyorsa bu seyirci üzerinde başarılı oldu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi