“Vicdan ve Ölüm” temalı üçlemesi ve “Ben O Değilim” filmlerinin ardından geçtiğimiz hafta vizyona giren Yol Kenarı filminin yönetmeni Tayfun Pirselimoğlu ile filminin esin kaynakları, hikâyenin merkezinde yer alan kıyamet düşüncesi ve oluşturduğu yalın sinema dili üzerine söyleştik.

Söyleşi: Ecem Şen

Deşifre: Sıla Şahinöz

Fotoğraflar: Edze Ali

Ecem Şen: Öncelikli olarak kısaca, Yol Kenarı’nın ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misiniz?

Tayfun Pirselimoğlu:  Bir film yapma işine girişmişken, kafanızın içinde başka hikâyeler, başka fikirler de dolaşıyor. Yani zaman içerisinde demlenmeden söz ediyorum. Bu da, epeydir kafamda olan, dolaşıp duran bir hikâyeydi. Fakat esas kaynağım, dünyanın gidişatı hakkında edindiğim izlenim üzerineydi. Bunun sonucunda ‘Yol Kenarı’ ortaya çıktı.

Ecem Şen: Yol Kenarı’nda, ‘Ben O Değilim’ filmiyle birlikte absürtten doğan mizahi bir tonun artık iyice ayyuka çıktığını görüyoruz. İzleyicinin de şahit olacağı şekilde “yol kenarında”, auteur kimliğinizden belirli parçalar taşıyarak; filmografinizde böyle bir alana girmeniz, aslında yeni bir yol çizdiğinizin habercisi olarak görülebilir mi? 

Tayfun Pirselimoğlu: Filmlerimde, ilk filmimden beri, dozu giderek artan, derinden akan bir kara mizah tonu olduğu söylenebilir. Bu filmimde, bu humorun biraz daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması ya da daha anlaşılır olması belki sizin de ayrıca dikkatinizi çekmiş olabilir. Ama bu durum, benim gittiğim yoldaki bir sapma değil. Ben aynı yoldan gittiğimi düşünüyorum ama bu, gittiğim yoldaki bazı ögeleri, mesela “yolun kenarından” geçerken gördüğünüz manzaraları, biraz daha belirgin hâle getirmekle ilgili bir durum. Bir yandan da aslında bu sinemayı okumakla alakalı. Sinemada anlatılan hikâyenin içine girmekle, onun dışında kalmak arasındaki farkla ilgili. Bence bazı izleyicilerin, yolun öbür tarafında durmakta ısrar etmesi böyle bir algı getiriyor. Şöyle bir durum da var: Her film, kendi özelinde yeni bir macera ve yeni bir hikâye getiriyor. Bu, benim için yeni bir şey değil. Hatta ve hatta bu durum, benim  romanlarıma biraz aşina olan ve resimlerimi bilen insanlar için hiç de şaşırtıcı bir şey değil. Dolayısıyla bu, yeni bir hikâye anlatma biçimi değil; anlattığım hikâyenin, algılanmasındaki değişiklikle ilgili.

Ecem Şen: Konusu açılmışken sormak isterim disiplinlerarası bir sanatçısınız. Siz, farklı dallarda verdiğiniz eserlere geriye dönüp baktığınızda, bilinçdışı bir beslenmenin izlerini sürebiliyor musunuz?

Tayfun Pirselimoğlu: Muhakkak. Kendi kendinizi beslediğiniz muhakkak; bazen dönüp baktığım zaman, filmdeki bir ögenin daha önceden yazdığım bir hikâyede geçen bir motif olduğunu keşfediyorum. Ama bu durum, senaryoyu yazarken benim aklımdan geçmeyebilir. Bunu, bu bilinçle yapmamış olabilirim -ama yaptığım zamanlar da oluyor- ve o bir yerlerden sızıp gelebilir. Dolayısıyla, evet böyle bir şey var. Dönüp yaptıklarımı kazıdığım zaman, kendimi de keşfettiğim noktalar oluyor.

Her yeni başlangıcın, daha mutlu ve huzurlu bir geleceği vadetme ihtimali var. Dolayısıyla ben, kendimi bu anlamda gayet optimist buluyorum.

Ecem Şen: Bütün filmlerinizin, başladığı yerde bitmesi gibi bir durum var. Bir röportajınızda da bu durumun, sonun yeni bir başlangıç olması ve yenilenme hâliyle ilgili olduğundan bahsediyorsunuz. Benim, Yol Kenarı’nı umutsuz bulmamamın sebeplerinden biri de bu. Film, başladığı yerde bitiyor ve kıyamete karşı bakış açınızın benzer olduğunu düşünüyorum. Bu, bir son değil aslında yeni bir başlangıç mı sizin için de?

Tayfun Pirselimoğlu: Evet, aynen öyle. Her seferinde bunun altını çizmek zorunda kalıyorum. Bunu kötümserlik olarak algılayanların biraz daha derin ve dikkatli bakmaları gerekiyor. Ben, şunu diyorum: ‘Bir son var ve gelecek.’. Bu cümleyi, bu şekilde alırsanız çok karamsar bir cümle olduğunu düşünebilirsiniz. Bunun da gelmesi lazım aksi takdirde bir başlangıcın da söz konusu olamayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla, yeniden başlamak için bir sona ihtiyacımız var. Evet, böyle bir kullanım bütün filmlerimde var. Bu film, eskatolojik bir hikâye anlatıyor ama bütün filmlerim, bir çember üzerinde dönüp aynı noktaya gelmekle ilgili. Oradan film tekrar başa dönüyor. Şimdi başladığımız bu filmi tanımlamak gerekirse;  her yeni başlangıcın, daha mutlu ve huzurlu bir geleceği vadetme ihtimali var. Dolayısıyla ben, kendimi bu anlamda gayet optimist buluyorum.

Ecem Şen: Yol Kenarı, benim için görsel açıdan bu yılın güçlü filmlerden biri oldu. Filmin birçok karesini hayranlıkla seyrettim. Bunun yanı sıra filmde, sesin de bir karakter gibi kullanıldığını görüyorum. Senaryo aşamasında filmin karakterlerini yazarken, ses de adeta bir karakter gibi zihninizde var mıydı? Yoksa bu daha ziyade kurgu aşamasında mı gelişti?

Tayfun Pirselimoğlu: Yok, hep vardı. Film, çıldıran bir kasabanın hikâyesiydi. Bu kasabanın üzerinde, onu tamamen çevrelemiş bir ‘şey’ var. Onu ifade edecek birtakım unsurlar gerekiyordu. Ses de, filmin içerisinde sürekli azalan ya da çoğalan bir uğultu olarak kendini belli ediyor. Onun dışında ses tasarımı yapılırken de çok fazla özen gösterdiğimi söyleyebilirim. Yazarken, o sahnenin içerisinde bir şeyi düşündüğümde, onun sesinin nasıl olabileceğini de düşünüyorum. Her film için bunu düşünüyorum ama bu film için bu konu, daha fazla önem arz ediyordu. Yol Kenarı için sesin de çok önemli bir öge olarak filmde yer aldığını söyleyebilirim.

Yalın bir görüntüde, seyirciyi aldatmamak ya da provoke etmemek üzerine bir sinema yapmak istiyorum.

Ecem Şen: Filmografinizden alışkın olduğumuz üzere Yol Kenarı’nda da, kameranın oldukça sabit bir kullanıma sahip olduğunu görüyoruz. Bunun yanında Andreas Sinanos da, daha hareketli çekimlere alışkın bir görüntü yönetmeni. Ben filmi izlediğimde çok az hareketli çekim olduğunu gördüm. Filmin ilk yarım saatinde, üç tane hareketli çekim yakalayabildim. Bu dengeyi, birlikte nasıl kurdunuz?

Tayfun Pirselimoğlu: Andreas Sinanos, çok iyi bir görüntü yönetmeni. Kameranın hareketini  çok seven ve bunu da hakkıyla yapan bir görüntü yönetmeni. Onunla çalışmaya başladığımdan beri, onu biraz dizginlemem gerekiyordu. Fakat Andreas, benim çok yakın bir dostum ve zihin olarak birbirimize çok yakınız. Yine söylüyorum; her filme kendi hikâyesi içerisinde bakmak lazım. Gereği neyse onu yapmak gerekiyor. Benim filmlerim, benim inancım da bu: Olabildiğince yalın bir sinema dili oluşturmak. Yalın bir görüntüde, seyirciyi aldatmamak ya da provoke etmemek üzerine bir sinema yapmak istiyorum. Kamera hareketleri, müzik ya da sinemanın başka ögeleri, seyirciyi manipüle etmek için çok tehlikeli silahlar olabilir. Ben, bunu kullanmamaya gayret eden bir yönetmenim, hikâyemi sabit görüntüler üzerinden anlatmaya çalışıyorum. Andreas da beni iyi tanıdığı için filmin en başından doğal olarak bir anlaşma yapmış oluyoruz zaten. 

Ecem Şen: Kamera hareketleri bahsettiğiniz gibi manipülatif bir biçimde kullanılabilir ancak siz kamera hareketi kullanmayı seçtiğiniz anlarda bile izleyiciyi, hikâyenin içerisine sokmak ya da karakterle daha da özdeşleştirmek yerine ‘zoom out’ kullanarak mesafeyi artırmasını tercih edebiliyorsunuz.

Tayfun Pirselimoğlu: Seyircinin, -bu anlamda- filmin içine girmesi vasat  bir zanaatkar yönetmenin becerebileceği bir şey. Ana akım sinema, bunu çok kolay bir şekilde yapıyor, hatta ve hatta 3D filmin içerisinde, kendinizi o filmin bir ögesi olarak buluyorsunuz. Bu durumu, sinemanın gittiği yer açısından çok tehlikeli buluyorum. İzleyici ile filmin arasında bir mesafenin olması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu mesafenin ancak karşılıklı olarak birbirlerine atılacak adımlarla giderilebileceğini düşünüyorum. Biraz soğuk bakmak lazım olaya. Az önce seyirciyi, bu anlamda manipüle etmekten söz ettim. Elinizde bir tabanca var ve seyirciyi vurmamanız mümkün değil. Ben attığım zaman vururum, diyen yönetmenlerden olmak istemem. Bunun da yöntemleri var. Sinemayı, böyle bir silahmış gibi kullanmamak gerektiğini düşünüyorum. Sanatın, tüketicisiyle mesafesi olması gerektiğine ve bu mesafenin de, seyircinin sezgi gücüyle kat edilebileceğine inanıyorum. Şöyle birbirimize bakalım diyorum.

Ecem Şen:  Rıza’da Küçükpazar, Pus’ta Altınşehir, Saç’ta Tarlabaşı mekânsal olarak anlatı yapısı içerişinde çok belirleyici mekânlar olarak göze çarpıyor. Ben O Değilin ile biraz daha bu eğilimin kırılmaya başladığını görüyoruz. Şehirlerin iç içe geçmesi durumunu gözlemliyoruz, tıpkı kimlikler gibi. Yol Kenarı’nda ise hem zamansızlık, hem mekânsızlık, hem de kimliksizlik tam olarak ayyuka çıkıyor. Bu yönüyle izleyiciye tutunacağı bir dahil olma şansı bırakmıyor. Ama tüm bu bilinmezliğin içinde izleyicinin, kendi hayatından şahit olduğu ya da tutunabileceği en önemli dalın manasızlık olduğunu düşünüyorum. Birçok izleyici filmi izledikten sonra zamansızlık, mekânsızlık ve kimliksizliğin bir özdeşim kurmak üzerinden zorlayıcı olduğunu düşünse de; hayatımızın merkezinde yer alan manasızlığın, filme tutunmada en önemli etken olduğunu düşünüyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tayfun Pirselimoğlu: Bu soru için size çok minnettarım. Çünkü bu film için aranan sıfatın ‘manasızlık’ olduğunu söyleyebilirim. Bugün yaşadığımız dünya için ifade edilebilecek yegâne sıfat var, o da ‘anlamlandıramamak, mana verememek’. Filmdeki hikâye bu  manasızlık üzerine kurulmuş. Seyirci kendi hayatına dair bir manasızlık içerisinde olmakla ilgili bir şey hissetmiyorsa, filmi anlamakta sıkıntı çekebilir. Dünyanın şu anda yaşadığı durum bu. Dolayısıyla aklın tutulması, idrakın buharlaşma hâli zaten filmin anlattığı bir şey. Teşekkür ederim ‘manasız’ sıfatını kullandığınız için. Manasızlık üzerine bir film, bunu da manasız bulanlar olabilir tabii. 

Ecem Şen: Filmin referanslarından bahsedebilir miyiz? Eskatoloji açısından esinlendiğiniz, beslendiğiniz kaynaklar vardır muhakkak.

Tayfun Pirselimoğlu: ‘Sona gelmek’, ‘bir sonu taahhayyül etmek’ konusu benim çok ilgimi çekiyor. Bununla alakalı okuduğum bir sürü kitap var. Fakat film, kafamda biraz daha belirgin olmaya başlayınca bu okumalarım daha da derinleşti. Eskatoloji edebiyatı da çok geniş. Her inancın, hatta inançsızlığın da üzerinde durduğu bir son tahayyülü var. Filmin içerisinde bunlara işaret eden bir sürü şey var. Bu edebiyata aşina olanların, görebilecekleri ve bulabilecekleri referanslar var. Biz, genel olarak dünyanın gidişatı içerisinde sanki hiçbir son olmayacakmış gibi yaşadığımız için filmdeki işaretleri de görmekte güçlük çekiyor olabiliriz. Esas önemli şey, şu an içinde bulunduğumuz dünya hâlinin açıklanamaz bir durumda olması. Bu durum bana kıyamet alameti olarak görünüyor. 2×2=4 etmiyorsa, ne eder? 4 edip etmediği muallaksa ne ettiğini de tam olarak bilmiyoruz. Dolayısıyla, ayağımızın altındaki zemin kayıyor ve bundan dolayı da bir delilik hâli oluyor. Dünyada olan bitenler sanki bir tımarhanenin içinde geçiyor. Bu çıldırma hâlinin de bir kıyamet alameti olduğunu düşünüyorum. İzleyicinin, tam olarak anlamlandıramadığı şeyi delilik hâline yormalarını temenni ediyorum. 

Ecem Şen:  Kendim üzerine düşünmeye başladığım süreçten beri ara ara gelen bir his var: Sanki insanlar, bir meydana koşup ‘Biz napıyoruz?’ diye bağırmalıymış gibi hissediyorum. Yaptığımız her şeyi anlamsız buluyorum. 

Tayfun Pirselimoğlu: Siz, bunu söylüyorsunuz ve bir yere doğru koşmak istiyorsunuz. İnsanlar, bunun farkında değiller ve beni çıldırtan şey de bu. Her şeyin bu kadar normalmiş gibi davranılmasının bir delilik hâli olarak tanımlanmaması sıkıntısı var. Siz bunun farkındasınız ve ‘Neler oluyor!’ diye bağırıyorsunuz. Fakat kimse bağırmıyor. Sizin dediğinizi diyen insan sayısı çok az. Herkes kendi hayatı içerisinde olan bu anomaliyi, normal olarak algılıyor. John Carpenter’ın They Live diye bir filmi vardı. Orada ancak gözlüğü takınca gerçekleri görüyorsun. Şu an o gözlüğü sadece ben takmışım gibi hissediyorum. Huzursuz edici bir hâl bu.

Ecem Şen: Peki, sinema ile ilgilenen, sektöre atılmaya hazırlanan okuyucularımıza ne gibi önerileriniz olabilir?

Tayfun Pirselimoğlu: Bir tespitimi söylemek istiyorum: Ben ilk ya da ikinci filmini çeken yönetmenlerin işlerine bakıyorum. Büyük bir çoğunluğu, çok eski kafada sinema yapıyor. Yani bir cüret yok. “İlk defa bir film yapıyorum, anlatmam gereken çok önemli bir meselem var ve bu meselenin üzerinden bakın size şunu, şu şekilde anlatıyorum” diyebilen bir cesaret yok. Sinemanın gidişatıyla ilgili olarak çok tehlikeli gördüğüm bir durum bu. Nasıl memleket içe kapanıyor, sanki sinema da içe kapanıyormuş duygusu içerisindeyim. Bunun dışına çıkıp ilk filmini çekmiş olan yönetmenler de var. Albüm, Tuzdan Kaide gibi filmler de öyle. Bunlar yeni bir şeyi, başka bir üslupla yapıyorlar. Ne yazık ki, ilk filmlerin bir çoğunun risk alma cesareti eksik.

Ecem Şen:  Bir konfor alanı belirlemek ve oradan ilerleme hâli gibi geliyor bana. 

Tayfun Pirselimoğlu: Evet, ya anlatacak bir şey yok ya da eski bir sakızı yeniden çiğneyerek yol almayı düşünüyorlar. Ama ilk filmini yapan bir yönetmen için böyle bir konforun olmaması lazım. İlk filmini yapacak olan yönetmenlere, olabildiğince cüretkar olmayı göze almaları gerektiğini söylüyorum. Kısa film çeken ya da ilk filmini yapan yönetmenler, anlaşılmak istiyorlar. Çünkü talepkar bir seyirci var ve seyirci de anlamak istiyor. Hem de hiç zahmet çekmeden anlamak istiyor. Bütün Dünya sineması böyle, aslında ‘Şımarık Seyirci Sendromu’ gibi bir şey bu. İzleyici, hemen anlayabileceğim ya da kavrayabileceğim bir hikâye anlat, duygusu içerisinde. Bu durum, sinema için bir kıyamet alameti olabilir. İlk filmini yapmak isteyenler de, “anlaşılacak mıyım” kaygısı içerisinde. Sen anlat, ben anlarım. En önemlisi sen anlat! Anlaşılmaz bir şey yap anlamında söylemiyorum ama yaptığın şeyin, kabul görüp görmeyeceğini düşünerek sinema yapılmaz. Bir kabul talep ederek bir sinema yapmamak lazım. En başta adım atacak kişilerin, böyle bir cürete sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum. 

İkincisi, sinema yapmak hem çok kolaylaştı hem de çok zorlaştı. İşin biraz gerilla ilerleyeceğini düşünüyorum. Bundan kastım çok az parayla, küçük ekiple bir iş çıkartmak. Ekonomik sıkıntılardan ve daralan bir alandan dolayı yapmamaktan iyidir. Ama işte bu cüretiniz varsa, istiyorsanız ve inandığınız bir hikâye varsa yaparsınız. O anlamda çok kolaylaştı, çünkü teknik imkânlar çok gelişti. Sinema, çok pahalı bir iş ama onun da üstesinden gelinebilecek yollar ve yöntemler var. Türk sineması da böyle bir yola gidiyor. Bunun da getirdiği bir şey var. Sıkıştıkça sizin o alandan kurtulup çıkma ihtiyacınız da artıyor. Buradan çıkabilenlerin de iyi bir sinemacı olacağını düşünüyorum.

Ecem Şen:  Peki gelecek projeleriniz nelerdir?

Tayfun Pirselimoğlu: ‘Kerr’ diye bir romanım var, onun filmini çekeceğim. Önümüzdeki kış olacak, o da bir kış filmi. Yazdığım bir proje daha var ama o duruyor. Önceliğim Kerr olacak. 

Ecem Şen:  Çok teşekkür ederim.

Tayfun Pirselimoğlu: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi