Şununla başlamakta bir beis yok belki, George Lucas'ın kurduğu Star Wars evreni dramatik yapı açısından öylesine sağlam temeller üzerinde inşa edilmiş ki kolay kolay formu bozulmuyor (Bu yeni bir bilgi değil şüphesiz). Toplamda dokuz sinema filmine vesile olan ve bugün Skywalker Saga ismiyle anılan orijinal serinin Disney koordinasyonu, J. J. Abrams kontrolünde çekilen son üç filmindeyse bu formun bozulmaya çok yaklaştığını söylemek mümkün (Bu yeni ve yaklaşılması epey zor bir eşik). Özellikle de serinin (en azından şimdilik) son filmi olduğu iddiasıyla gösterime giren Star Wars: Skywalker'ın Yükselişi - Star Wars: Episode IX - The Rise of Skywalker'ın şimdilik dokuz film içerisinde dramatik yapı, karakter gelişimi gibi hususlarda en çok sorun yaşayan film olduğunu söylemek -ne yazık ki- mümkün. Star Wars, salt sinemanın var ettiği bir fenomen. Edebiyat uyarlaması değil. Gerçek olaylardan yola çıkan bir eser değil. Tamamen ilk üçlemenin şahaneliğiyle efsanesini var eden, özgün bir fenomen. Her ne kadar sinemayla başlamış olsa da edebiyat dünyasında da, popüler kültür imgelerinde de, bilgisayar oyunlarında da devam eden, sinemasal düzlemin ötesinde, hayranların zihninde, internet forumlarında, resmi hikâyeden bağımsız olarak sonsuza uzanan hiper mega bir evren bu. Hâliyle Star Wars hayranı olmak, aynı zamanda birçok şeyin de hayranı olmak anlamına geliyor. Filmler söz konusu olduğundaysa, sonsuzluğa uzanan bu evrenin, filmlerin yapısıyla çeliştiği unsurlar olabiliyor. George Lucas'ın büyük tartışmalarla başladığı ikinci üçleme örneğin (I, II, III). İlk filmi Gizli Tehlike - The Phantom Menace ile pürist hayranların büyük tepkisini çekmiş, ancak bu üçleme bilhassa finaliyle en has Star Wars hayranının bile gönlünü fethetmeyi (istisnaların olduğunu kabul ederek) başarmıştı. Bunu yaparken sinemanın ve hikâye anlatmanın temel unsurları üzerine inşa ettiği orijinal yapıyı bozmamaya özen göstermişti Lucas. Hâlihazırda Lucas, hikâyelerine sert çatışmalar ekleyebildiği, karakterlerini içinden çıkılması güç açmazlarla sınadığı noktada filmlerin de sinemasal lezzetini artırabiliyordu. Örneğin orijinal üçlemenin gösterime giren ikinci filmi İmparator - The Empire Strikes Back, son derece karanlık, çatışması sağlam, finali de iç karartıcı bir filmdi, ki filmin birçok oylamada hâlâ en çok beğenilen Star Wars filmi çıkmasının sebeplerinden biri belki de bu. Aynı şekilde ikinci üçlemenin finali hüviyetindeki Sith'in İntikamı - Revenge of the Sith de karanlık atmosferiyle müthiş bir karakter çalışmasının finaliydi. İlk üçlemede Luke Skywalker'ın gelişim ve dönüşümünün, ikinci üçlemede de babası Anakin Skywalker'ın müthiş dönüşümünün hikâyesini dört başı mamur bir karakter çalışmasıyla sunuyordu Lucas (bütün filmleri o yönetmedi, ancak bir nevi show runner gibi kontrolün hep kendisinde olduğu malum). Star Wars: Skywalker'ın Yükselişi: Her Şey Oluyor, Ama Hiçbir Şey Olmuyor J. J. Abrams'ın yönetiminde çekilen üçüncü üçlemenin ilk filmi The Force Awakens - Güç Uyanıyor'sa yarattığı tüm heyecana rağmen, sanki Star Wars hayranlarının zihnindeki imgeler toplamına hitap eden bir film olabilmek derdindeydi her şeyiyle. Lucas'ın projelerden çekilmesinin hayranlar üzerindeki etkisinden çekinildiğinden mi, yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, Star Wars'un efsanelerine saygıda kusur edilmeyeceğini ispat etmek için büyük bir çaba harcanıyordu Güç Uyanıyor - The Force Awakens da. Bu da filmin gerçekleştirmeye çalıştığı karakter çalışmalarına ket vuruyordu. Yeni üçlemenin ikinci filmi Son Jedi - The Last Jedi'daysa Rian Johnson tamamen farklı bir yöne saptı. Hatta yeni serinin ve Star Wars…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Kylo Ren ve Rey'in hikâyesinin erebileceği final ihtimallerinin çoğu gözleri dolduran, heyecanlandıran ihtimallerdi ki bu ihtimallerden en acı olabileceklerden biri gerçekleşiyor. Buna rağmen etkisini hissedemiyoruz. Çünkü buna doğru adımlarla hazırlanmıyoruz, bu finale karakterler de hazırlanmıyor. Gözümüzün önünde salt kurgu gereği ve olay örgüsü bunu gerektirdiği için bir şeyler oluyormuş da biz de bunu olabilecek en basit şekilde öğreniyormuşuz hissiyle koltukta kalakalıyoruz.

Kullanıcı Puanları: 3.23 ( 19 oy)
60

Şununla başlamakta bir beis yok belki, George Lucas‘ın kurduğu Star Wars evreni dramatik yapı açısından öylesine sağlam temeller üzerinde inşa edilmiş ki kolay kolay formu bozulmuyor (Bu yeni bir bilgi değil şüphesiz). Toplamda dokuz sinema filmine vesile olan ve bugün Skywalker Saga ismiyle anılan orijinal serinin Disney koordinasyonu, J. J. Abrams kontrolünde çekilen son üç filmindeyse bu formun bozulmaya çok yaklaştığını söylemek mümkün (Bu yeni ve yaklaşılması epey zor bir eşik). Özellikle de serinin (en azından şimdilik) son filmi olduğu iddiasıyla gösterime giren Star Wars: Skywalker’ın Yükselişi – Star Wars: Episode IX – The Rise of Skywalker’ın şimdilik dokuz film içerisinde dramatik yapı, karakter gelişimi gibi hususlarda en çok sorun yaşayan film olduğunu söylemek -ne yazık ki- mümkün.

Star Wars, salt sinemanın var ettiği bir fenomen. Edebiyat uyarlaması değil. Gerçek olaylardan yola çıkan bir eser değil. Tamamen ilk üçlemenin şahaneliğiyle efsanesini var eden, özgün bir fenomen. Her ne kadar sinemayla başlamış olsa da edebiyat dünyasında da, popüler kültür imgelerinde de, bilgisayar oyunlarında da devam eden, sinemasal düzlemin ötesinde, hayranların zihninde, internet forumlarında, resmi hikâyeden bağımsız olarak sonsuza uzanan hiper mega bir evren bu. Hâliyle Star Wars hayranı olmak, aynı zamanda birçok şeyin de hayranı olmak anlamına geliyor. Filmler söz konusu olduğundaysa, sonsuzluğa uzanan bu evrenin, filmlerin yapısıyla çeliştiği unsurlar olabiliyor. George Lucas’ın büyük tartışmalarla başladığı ikinci üçleme örneğin (I, II, III). İlk filmi Gizli Tehlike – The Phantom Menace ile pürist hayranların büyük tepkisini çekmiş, ancak bu üçleme bilhassa finaliyle en has Star Wars hayranının bile gönlünü fethetmeyi (istisnaların olduğunu kabul ederek) başarmıştı. Bunu yaparken sinemanın ve hikâye anlatmanın temel unsurları üzerine inşa ettiği orijinal yapıyı bozmamaya özen göstermişti Lucas. Hâlihazırda Lucas, hikâyelerine sert çatışmalar ekleyebildiği, karakterlerini içinden çıkılması güç açmazlarla sınadığı noktada filmlerin de sinemasal lezzetini artırabiliyordu. Örneğin orijinal üçlemenin gösterime giren ikinci filmi İmparator – The Empire Strikes Back, son derece karanlık, çatışması sağlam, finali de iç karartıcı bir filmdi, ki filmin birçok oylamada hâlâ en çok beğenilen Star Wars filmi çıkmasının sebeplerinden biri belki de bu. Aynı şekilde ikinci üçlemenin finali hüviyetindeki Sith’in İntikamı – Revenge of the Sith de karanlık atmosferiyle müthiş bir karakter çalışmasının finaliydi. İlk üçlemede Luke Skywalker’ın gelişim ve dönüşümünün, ikinci üçlemede de babası Anakin Skywalker’ın müthiş dönüşümünün hikâyesini dört başı mamur bir karakter çalışmasıyla sunuyordu Lucas (bütün filmleri o yönetmedi, ancak bir nevi show runner gibi kontrolün hep kendisinde olduğu malum).

Star Wars: Skywalker’ın Yükselişi: Her Şey Oluyor, Ama Hiçbir Şey Olmuyor

J. J. Abrams’ın yönetiminde çekilen üçüncü üçlemenin ilk filmi The Force Awakens – Güç Uyanıyor’sa yarattığı tüm heyecana rağmen, sanki Star Wars hayranlarının zihnindeki imgeler toplamına hitap eden bir film olabilmek derdindeydi her şeyiyle. Lucas’ın projelerden çekilmesinin hayranlar üzerindeki etkisinden çekinildiğinden mi, yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, Star Wars’un efsanelerine saygıda kusur edilmeyeceğini ispat etmek için büyük bir çaba harcanıyordu Güç Uyanıyor – The Force Awakens da. Bu da filmin gerçekleştirmeye çalıştığı karakter çalışmalarına ket vuruyordu. Yeni üçlemenin ikinci filmi Son Jedi – The Last Jedi’daysa Rian Johnson tamamen farklı bir yöne saptı. Hatta yeni serinin ve Star Wars isminin genel gidişatına yönelik büyük bir itirazdı bu. Son Jedi, ilginç bir biçimde hem bir Star Wars filmiydi, hem de sert bir Star Wars eleştirisiydi ve Johnson bunu bir şekilde seyirlik kılmayı başarmıştı. Star Wars ismini ve geçmişini mitleştirmekten kaçınmak suretiyle, bu mitlerden arınmanın vaktinin geldiği teziyle hareket ediyordu film. Ana karakterimiz Rey’in hikâyesi de bu değişimin bayraktarı olacaktı. Skywalker Ailesi gibi isimlerin ağırlığı üzerinden ilerleyen elitizmi, kan bağının güçle taçlanan kutsallığını, Luke gibi kahramanlara duyulan özlemi hedefine koyuyordu film ve bu hikâyede daha temele yayılan, daha kitlesel, daha kolektif bir direnç gerçekleşmeli diyordu. Skywalker miti dahil Star Wars evreninin dokunulmaz alanlarına “dokunan” Rian Johnson, hayranların büyük çoğunluğundan gelen tepki sonucu seriden uzaklaştı.

Seriden uzaklaştırılan Johnson’ın film dâhilinde Kylo Ren, Rey, Finn, Poe gibi karakterlerin gelişimine yönelik hamleleri de, Rose, Max, Connix gibi karakterlere gösterdiği özen de gözardı edilmişti. Star Wars’un bu yeni üçlemesini dramatik anlamda daha güçlü bir zirveye eriştirecek olansa görünen o ki bunlardı. Ancak hayranların memnuniyetsizliği bu artıları görünmez kıldı. Bu nedenle J. J. Abrams’ın yönettiği son filmde, hayranları memnun edebilecek dokunulmaz ögeler yerli yerinde duruyor. Eski filmlere göndermeler yapılıyor, alışılageldik karakterlere hürmette kusur edilmiyor, Luke’un X Wing’i dahi filmdeki yerini alıyor. Bununla beraber film önceki iki filmde kurduğu dünyayı, Kylo Ren ve Rey başta olmak üzere karakter motivasyonlarını, karakterlerin doğrusal gelişimini yerle bir ediyor. Her şeyden önce Rey’le ilgili beklenen sır ortaya çıkıyor, lakin bu sır (filmin tadını kaçırmamak üzere kendime saklıyorum) Rey’in sırtına öylesine büyük bir yük bindiriyor ve öylesine geç ortaya çıkıyor ki, Rey’in bu yükle baş edebileceği bir alan kalmıyor. Böyle bir sırrın ortaya çıkması, karakterin motivasyonunun değişmesi, bir dönüşüm geçirmesi planlanıyordu ise eğer, sanki bunun ikinci filmde başlaması gerekiyordu diye hissediyorsunuz. Ayrıca Kylo Ren’in kişiliği de, motivasyonu da, Rey’le olan ilişkisi de sağlam bir çatışmaya dönüşemeden form değiştiriyor. Hâliyle birinci filmde babasını gözünü kırpmadan öldüren, her şeye ve herkese karşı tek başına bir karakter olarak, dokuz filmlik seri içinde en şahsına münhasır karakterlerden biri olmasını beklediğimiz Kylo Ren finale doğru irtifa kaybederek ilerlemek suretiyle filmi hiç beklemediğimiz bir noktada tamamlıyor, tüm özelliğini yitiriyor.

Rey için de benzer bir durum geçerli. Hem üzerine binen dramatik yük hem de Kylo Ren’in karakter gelişiminin sekteye uğraması, birbirlerini zıtlıklarıyla tamamlayan karakterler olmaları hasebiyle Rey’in de dramatik yapı açısından sorunlu bir karaktere dönüşmesine sebep oluyor. Kylo Ren ve Rey gibi iki önemli karakterin karman çorman motivasyonları ve filmin uzun bölümünü kafası karışık karakterler olarak geçirmeleri, filmde gerçekleşen dramatik zirvelerin de istenen, arzulanan etkiyi yaratamamasına sebep oluyor. Halbuki kendi adıma Kylo Ren ve Rey’in hikâyesinin erebileceği final ihtimallerinin çoğu gözleri dolduran, heyecanlandıran ihtimallerdi ki bu ihtimallerden en acı olabileceklerden biri gerçekleşiyor. Buna rağmen etkisini hissedemiyoruz. Çünkü buna doğru adımlarla hazırlanmıyoruz, bu finale karakterler de hazırlanmıyor. Gözümüzün önünde salt kurgu gereği ve olay örgüsü bunu gerektirdiği için bir şeyler oluyormuş da biz de bunu olabilecek en basit şekilde öğreniyormuşuz hissiyle koltukta kalakalıyoruz. Bir nevi, görmek isteyebileceğimiz her şey oluyor, ama hiçbir şey de olmuyor. Bunun sebebi şüphesiz filmin ve senaryonun ritminin bir türlü oturmaması, karakterlerin odak noktalarından, duygu durumlarından yer yer kolaylıkla uzaklaşmaları.

Filmde sadece Kylo Ren ve Rey ekseninde kaymalar yaşanmıyor. Aynı zamanda Güç Uyanıyor’da büyük heyecan yaratan Finn’in hikâyesinin de tam anlamıyla bir finale erdiğini söylemek mümkün değil. Tüm bu aksaklıklara rağmen First Order’ın, Final Order olarak nihayete ereceği şerrine lanet Sith planı ve buna karşı Direniş’in verdiği mücadeleyse filmde iyi işleyen akslardan biri. Yukarı katmanda Ren ve Rey’in karakter gelişimi problemli ilerlese de, alt katmanda ilerleyen direniş hikâyesinde Poe’nun karakter devamlılığı ve Finn’le tutturdukları kimya, droidler cenahında da C-3PO ve BB-8’in hikâyedeki yeri tıkır tıkır işliyor (Bilhassa C-3PO’nun diyalogları muazzam). Üzücü şekilde filmin zirve noktalarından biri olması gereken Final Order-Direniş çatışmasıysa, buna paralel olarak ilerleyen Kylo Ren ve Rey’in hikâyesindeki zayıflıklar nedeniyle etkisini yitiriyor.

Son kertede Abrams’ın hayranları memnun etmek, ikinci filmde farklı bir yöne giden karakterlerin hikayelerini yeniden istenilen noktaya çekmek, büyük bir sırrı açığa çıkarmak, Ren-Rey hikâyesini finale erdirmek ve Rey’i malum finale eriştirmek, aynı zamanda üç filmlik seri boyunca bize tanıttığı Finn, Poe, Rose ve nice yeni karakteri doğru düzgün bir sona eriştirmek gibi ödevlerin hepsini yerine getirmeye çalıştığını ancak bu imkânsız görevin başarılamadığını, en nihayet iyi bir filme dönüşemediğini söyleyebiliriz. Her şeye rağmen filmin, formunu ne yaparsanız yapın bozamadığınız Star Wars evrenine büyük bir hasar bırakmayacağını da söylemeli. Tıpkı akıllara kazınacak bir final olamayacağı gibi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information