Advertisement
Josephine Decker, Amerikan bağımsız sinemasının dikkat çeken ama görece az bilinen bir yönetmeniyken, 2018 başında seyircilerle buluşan Madeline Madeline'i Oynuyor - Madeline’s Madeline ile sıradaki çalışması merakla beklenen bir sinemacıya dönüşmüştü. Madeline Madeline'i Oynuyor'da yeteneklerini kontrol altında tutmak konusunda irili ufaklı sorunlar yaşayan genç bir tiyatrocu üzerinden toplumsal kimlikler ve temsil gibi önemli meselelere dair güçlü ve enerjik tespitler yapan Decker, yeni filmi Shirley de gotik ve korku edebiyatını en önemli isimlerinden Shirley Jackson'a odaklanan bir biyografiye imza atıyor. Fakat bu film, sinema tarihinde sayısız örneğini gördüğümüz yazar biyografilerinden çok farklı bir yerde konumlanıyor. Zira bizzat yönetmenin ifade ettiği gibi, Jackson'ın hayatından esinlenmesine rağmen özünde saf kurmaca bir eserle karşı karşıyayız. Susan Scarf Merrell'ın romanından Sarah Gubbins tarafından sinemaya uyarlanan senaryonun içindeki kurmaca unsurlar, Decker'a önceki filmindekine benzer bir toplumsal kimlik sorgulamasına alan açarken, yönetmen bu alanı daha doğrudan ve daha sert bir söylem üretmek için kullanıyor bu kez. Shirley: Kaybolan Kadınlara Film, seyirciyi 1950'lerin Kuzey Amerika kırsalına götürüyor. Hemen açılışta Decker'ın bir tür imzasına dönüşen bulanık görüntülerin ardından bir yatakta yatmakta olan Shirley Jackson'ın (Elisabeth Moss) gözü giriyor kadraja. Filme adını veren efsanevi yazara dair edindiğimiz bilgi sadece bu kadarken, yapılan kesmeyle bu kez bir trende buluyoruz kendimizi. Bu trende genç bir kadını, Jackson'ın 1948 yılının başlarında New Yorker'da yayınlanmasının ardından fırtınalar koparan Piyango - The Lottery isimli öyküsünü okurken görüyoruz. Eşiyle birlikte yolculuk yapan Rose (Odessa Young) isimli bu kadının okuduklarından ne denli etkilendiği mimiklerinden kolaylıkla anlaşılabiliyor. Jackson'ın öyküsünden müthiş bir haz alan, hatta uyarılan bir kadının kişiliğinin derinliklerinde yaşadığı bir dönüşümle, adeta çevresini saran duvarlardan ansızın bir ışık huzmesinin sızmasıyla açılıyor Shirley. Daha ilk sahnesinde odağına aldığı -ya da alacağı düşünülen- yazarı değil, onun yazdıklarının etkisiyle içinde dönüşüm kıvılcımları çakan bir kadına odaklanması Decker'ın niyetini de açık ediyor aslında. Bu klasik bir biyografi değil, kadınlar arası alışverişin doğurabileceği sonuçlara odaklanan bir fikir pratiği. Tam bu noktada Piyango öyküsünün içeriğine ve yayınlanmasının akabinde doğurduğu tepkilere bakmakta fayda var. Söz konusu öykü, son derece "keyifli" bir yaz sabahı tasviriyle açılır. Bir Amerikan köyü gökyüzünün bulutsuz ve güneşli olduğu, rengarenk çiçeklerin açtığı bu sabahta, artık gelenekselleşen piyango çekilişine ev sahipliği yapacaktır. Jackson'ın satır aralarından sızdırdığı köhneleşmiş geleneklerin bu kısa öykünün finalinde vardığı; kemikleşmiş olanın, kabul görenin içindeki şiddet eğilimini bir tokat gibi okuyucunun suratına vurduğu şok edici nokta birçoklarını fazlasıyla rahatsız eder. Öyküyü yayınlayan New Yorker'a sayısız şikayet gelir, dergi protesto edilir. Fakat Rose onlardan biri değildir. Onun toplum kodlarına işleyen, başta eril güç olmak üzere türlü haksızlıklar üzerine kurulu geleneklerle işi yoktur. Shirley filminin anlatısı Rose ve eşi Fred'in, Shirley Jackson'ın yaşadığı taşra kentine varmasıyla başlıyor aslında. Bu yolculuğun birincil sebebi de Fred'in (Logan Lerman), Jackson'ın önemli bir edebiyat eleştirmeni ve akademisyen olan eşi Stanley Hyman'la (Michael Stuhlbarg) birlikte çalışacak olması. Fakat hikâyenin asıl aksı, Hyman'ın bu çifte kendi evlerinde kalmalarını, Fred akademik çalışmalarını yürütürken Rose'un da Shirley Jackson'la bakıcılık yapmasını teklif etmeleriyle başlıyor. Zira o esnada Jackson, yaşadığı rahatsızlıklar sebebiyle uzun süredir evinden çıkmamış, hatta yatağını terk etmeye bile ziyadesiyle isteksiz; yazmaktan da yaşamaktan da vazgeçmiş gibi. Belli…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Decker'ın bol blur'lü görsel dünyası iki kadının maruz kaldıkları toksik erkekliğin boyunduruğunun yırtılmasında güçlü bir araç hüviyeti kazanıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.44 ( 4 votes)
80

Josephine Decker, Amerikan bağımsız sinemasının dikkat çeken ama görece az bilinen bir yönetmeniyken, 2018 başında seyircilerle buluşan Madeline Madeline’i Oynuyor – Madeline’s Madeline ile sıradaki çalışması merakla beklenen bir sinemacıya dönüşmüştü. Madeline Madeline’i Oynuyor’da yeteneklerini kontrol altında tutmak konusunda irili ufaklı sorunlar yaşayan genç bir tiyatrocu üzerinden toplumsal kimlikler ve temsil gibi önemli meselelere dair güçlü ve enerjik tespitler yapan Decker, yeni filmi Shirley de gotik ve korku edebiyatını en önemli isimlerinden Shirley Jackson’a odaklanan bir biyografiye imza atıyor. Fakat bu film, sinema tarihinde sayısız örneğini gördüğümüz yazar biyografilerinden çok farklı bir yerde konumlanıyor. Zira bizzat yönetmenin ifade ettiği gibi, Jackson’ın hayatından esinlenmesine rağmen özünde saf kurmaca bir eserle karşı karşıyayız. Susan Scarf Merrell’ın romanından Sarah Gubbins tarafından sinemaya uyarlanan senaryonun içindeki kurmaca unsurlar, Decker’a önceki filmindekine benzer bir toplumsal kimlik sorgulamasına alan açarken, yönetmen bu alanı daha doğrudan ve daha sert bir söylem üretmek için kullanıyor bu kez.

Shirley: Kaybolan Kadınlara

Film, seyirciyi 1950’lerin Kuzey Amerika kırsalına götürüyor. Hemen açılışta Decker’ın bir tür imzasına dönüşen bulanık görüntülerin ardından bir yatakta yatmakta olan Shirley Jackson’ın (Elisabeth Moss) gözü giriyor kadraja. Filme adını veren efsanevi yazara dair edindiğimiz bilgi sadece bu kadarken, yapılan kesmeyle bu kez bir trende buluyoruz kendimizi. Bu trende genç bir kadını, Jackson’ın 1948 yılının başlarında New Yorker’da yayınlanmasının ardından fırtınalar koparan Piyango – The Lottery isimli öyküsünü okurken görüyoruz. Eşiyle birlikte yolculuk yapan Rose (Odessa Young) isimli bu kadının okuduklarından ne denli etkilendiği mimiklerinden kolaylıkla anlaşılabiliyor. Jackson’ın öyküsünden müthiş bir haz alan, hatta uyarılan bir kadının kişiliğinin derinliklerinde yaşadığı bir dönüşümle, adeta çevresini saran duvarlardan ansızın bir ışık huzmesinin sızmasıyla açılıyor Shirley. Daha ilk sahnesinde odağına aldığı -ya da alacağı düşünülen- yazarı değil, onun yazdıklarının etkisiyle içinde dönüşüm kıvılcımları çakan bir kadına odaklanması Decker’ın niyetini de açık ediyor aslında. Bu klasik bir biyografi değil, kadınlar arası alışverişin doğurabileceği sonuçlara odaklanan bir fikir pratiği.

Tam bu noktada Piyango öyküsünün içeriğine ve yayınlanmasının akabinde doğurduğu tepkilere bakmakta fayda var. Söz konusu öykü, son derece “keyifli” bir yaz sabahı tasviriyle açılır. Bir Amerikan köyü gökyüzünün bulutsuz ve güneşli olduğu, rengarenk çiçeklerin açtığı bu sabahta, artık gelenekselleşen piyango çekilişine ev sahipliği yapacaktır. Jackson’ın satır aralarından sızdırdığı köhneleşmiş geleneklerin bu kısa öykünün finalinde vardığı; kemikleşmiş olanın, kabul görenin içindeki şiddet eğilimini bir tokat gibi okuyucunun suratına vurduğu şok edici nokta birçoklarını fazlasıyla rahatsız eder. Öyküyü yayınlayan New Yorker’a sayısız şikayet gelir, dergi protesto edilir. Fakat Rose onlardan biri değildir. Onun toplum kodlarına işleyen, başta eril güç olmak üzere türlü haksızlıklar üzerine kurulu geleneklerle işi yoktur.

Shirley filminin anlatısı Rose ve eşi Fred’in, Shirley Jackson’ın yaşadığı taşra kentine varmasıyla başlıyor aslında. Bu yolculuğun birincil sebebi de Fred’in (Logan Lerman), Jackson’ın önemli bir edebiyat eleştirmeni ve akademisyen olan eşi Stanley Hyman’la (Michael Stuhlbarg) birlikte çalışacak olması. Fakat hikâyenin asıl aksı, Hyman’ın bu çifte kendi evlerinde kalmalarını, Fred akademik çalışmalarını yürütürken Rose’un da Shirley Jackson’la bakıcılık yapmasını teklif etmeleriyle başlıyor. Zira o esnada Jackson, yaşadığı rahatsızlıklar sebebiyle uzun süredir evinden çıkmamış, hatta yatağını terk etmeye bile ziyadesiyle isteksiz; yazmaktan da yaşamaktan da vazgeçmiş gibi. Belli ki onu üretmekten de hayata karışmaktan da uzaklaştıran bir şey var. Yazdıklarına yönelik muhafazakâr tepkiler ve hikâye devam ettikçe öğreneceğimiz şekilde eşinin onun üzerindeki dominasyonu onu bir tür çürüme hâline terk etmiş durumda. İşte tam bu noktada genç bir kadın olan Rose’un hayatına girişi hem yaratıcı sürecini tetikliyor hem de ona bir nevi can suyu oluyor. Fakat Josephine Decker’ın anlatı tercihleri, Rose’u Jackson’ın gözünde ilham perisi pozisyonuna yerleştirip, bir yazarın yaratım sürecine odaklanan bir drama olmasının önüne geçiyor Shirley’nin. İki kadın arasında son derece demokratik bir ilişki yaratarak, yazar ve ilham perisi türünden hiyerarşik bir yapı kurmayı reddettiği gibi, kadınların arasındaki etkileşimi üzerinde tam da bu türden hiyerarşik bir etki doğuran geleneksel yapıyı alaşağı etmek için kullanıyor. Rose, Jackson’ın üzerinde biriktiği tortulardan sıyrılması için ona güç verirken, Jackson ise, kendisine kıyasla toy olan genç kadının içinde yaşadıkları dünyanın toksik dinamiklerine karşı, tabiri caizse gözünün açılmasına önayak oluyor. İkiliye, bir gün habersiz ve arkasında ipucu bırakmadan kaybolan Paula’nın “katılmasıyla” sacayağı tamamlanıyor. Shirley Jackson’ın, Paula Jean Welden’dan yola çıkarak yazdığı, beklenmedik bir şekilde ortadan kaybolan genç bir kadına odaklanan Hangsaman romanı üzerinde çalışmaya başlamasıyla, eşi Hyman’ın yazar üzerindeki kontrolü ortadan yavaş yavaş kalktığı gibi, Rose da Fred’in kendisinden beklediği uysal ev kadını rolünü reddetmeye, özgürlüğünü keşfetmeye başlıyor. Yazım sürecinin meyvelerinin rüyavari bir şekilde perdeye yansıdığı sekanslarda Paula’nın Rose’un bedeninde vücut bulması ve onun durumunu betimleyen cümlelerin Jackson’ın sesinden duyulması, bu güçlü ortaklığın sinematik yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Roman yazıldıkça, filmin “kendi dünyası”, romanın ve yazılmasına neden olan şartlara yönelik isyanın gücünün etkisiyle dönüşmeye başlıyor; daha esnek ve daha dinamik bir hâle geliyor. Decker’ın bol blur‘lü görsel dünyası da iki kadının maruz kaldıkları toksik erkekliğin boyunduruğunun yırtılmasında güçlü bir araç hüviyeti kazanıyor bu noktada.

İki kadının birlikteliğin enfes bir yansımasına dönüşen climax‘in ardından Shirley Jackson da, Rose da aynı kişi değil artık. Neyin ne olduğunun, içinde yaşadıkları dünyanın akıntısına kapıldıklarına ne türden zorluklarla karşılaşacaklarını çok daha net biçimde anlamış durumdalar. Jackson, bir evin duvarlarına sinmiş kötücülüğün peşine düştüğü başyapıtı Tepedeki Evi – Haunting of Hill House’u yazabilecek güce sahip, Rose da çoktan ona biçilen rolleri uçurumdan atmış durumda. Artık, Piyango öyküsündeki gibi bir dünyada yaşamayı reddedip Paula gibi kaybolan kadınların hikâyelerini anlatmaya hazırlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information