Persepolis, Azrail’i Beklerken - Poulet aux prunes, Sesler - The Voices gibi filmlerle tanıdığımız ve özellikle biyografi türüne olan yatkınlığıyla öne çıkan Marjane Satrapi’nin son filmi Radyoaktif, çalışmalarıyla iki kez Nobel Ödülü alan Marie Curie’nin öyküsünü anlatıyor. Ancak film, Satrapi’den beklenmeyecek şekilde biyografi filmlerinin alışılmış hikâye kalıplarının izinden gidiyor. Böyle olunca filmde, Satrapi’nin imzasını ve dilini hissetmek zor oluyor. Marie’nin ölümüne yakın olan bir zaman diliminde başlayan film, birkaç aksa ayrılarak geçmişe, geleceğe ve Marie ile doğrudan ilgisi olmayan yaşanmış tarihi olaylara yolculuk yapıyor. Bir biyografi filminin bu şekilde epizodik bir dil kullanması, aslında anlatıyı kuvvetlendirebilirdi; zira hikâyenin zemini de buna oldukça uygun. Ama Satrapi’nin bunu oldukça özensiz yaptığını, çoğu zaman sekanslar arasında bir birlik kurmadığını söyleyebiliriz. Şahsen bir yönetmenin eserini, başka bir eseriyle karşılaştırmayı, bunu eleştiri kriterleri arasına koymayı sevmesem de Persepolis gibi epizodik anlatıda yenilikçi bir bakış açısı yakalamış bir işin ardından böyle dağınık, toparlamak için seyirciye aşırı yük bırakan bir filmle karşılaşmak beni şaşırttı. Radyoaktif: Curie Güvenli Sularda Marie Curie ve eşi Pierre Curie’nin arasındaki ilişkiye ve beraber çalışmalarına odaklanan filmin ana aksı, çeşitli zaman sıçramalarıyla dengelenerek bir ritim yakalamaya çalışıyor. Satrapi, ana öykünün aksına ağırlık verirken birkaç yan öykü de açarak anlatımı zenginleştirmeyi tercih ediyor, ancak bu tercihin filmde karmaşadan başka hiçbir sonuca ulaşamadığını söyleyebilirim. Film zaten ana hikâye aksını yeterince derinlikli işleyememişken; örneğin karakterlerin gelişimleri, aralarındaki ilişki yeterince güçlü kurulalamışken, hikâyenin zamanda ve akslarda yerli yersiz sıçramalar yapması, yapının bütününe zarar veriyor. Satrapi’nin bu epizodik anlatıda başarılı olduğu bir kısım da var. Radyoaktiviteyi keşfeden çiftin çalışmalarını izlediğimiz sahneler, bu buluş sonrasında dünyanın nasıl bir yöne gittiğini, neleri değiştiğini göstermek için, yaşanmış olaylara geçişler yaparak tamamlanıyor. Satrapi, Curie’nin keşfini gösteren sahnelerde hızlı kesmeler yaparak, onun dünyaya nasıl bir etki bıraktığını anlatıyor. Bir çocuktaki tümörü küçültmek için radyasyon tedavisinin uygulanması, Hiroşima’ya atılan atom bombası, Çernobil patlaması gibi geçişlerle izlediğimiz sahneler, bilimin hem iyi hem kötü sonuçlarını aynı anda gösteriyor. Satrapi’nin docudrama türünün anlatım dilinden etkilendiği çok açık, her ne kadar bu yaşanmış olayların sunumu kurmaca bile olsa, filmde kurgu içinde bir gerçekliğe hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Burada filmin aslında temasında yatan bir soruyu da açığa çıkardığını görüyoruz: Bilimsel çalışmaların yararının boyutu nerede başlar, nerede biter? Zira radyoaktivite, kanser gibi bir hastalığın tedavisinde kullanılabilirken, aynı zamanda kitle imha silahlarının üretilmesine de zemin hazırlamıştı. Bilim tarihine bakacak olursak, hemen her keşfin, bir kıvılcım başlattığını ve ateşin nerede, nasıl bir şekilde yayılım göstereceğinin belli olmadığını görürüz; bilimin nasıl kullanılacağı ise tamamen insanın emellerine kalmış. Sahneleriyle 19. ve 20. yüzyıl arasında git gel yapan bu filmin görüntü yönetiminden de ayrıca bahsetmek gerekiyor. Anthony Dod Mantle’ın (Milyoner - Slumdog Millionaire, Deccal - Antichrist, 28 Gün Sonra - 28 Days Later) filmdeki görsel tercihleri, dönemler arasındaki farkı vurguladığı gibi bağlamsal bir bütünlük de yakalıyor. Elementlerin ve laboratuvarların kurşuniye yakın açık ve koyu tonlarına sahip olan filmin renk paleti, tüm akslarda ve zamanlarda birlik oluşturacak şekilde tasarlanmış. Yine aynı şekilde, filmin sanat yönetiminin de gerek hikâyenin başladığı 19. yüzyılda, gerek 20. yüzyılda olsun, birbiriyle son derece tutarlı olduğunu, filmin atmosferine ciddi oranda katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Filmin, Marie Curie'nin başarısını yaşadığı aşkla bağdaştırması, bu aşk olmasa belki de keşfini yapamayacağını vurgulaması, bir bakış açısı sorunu.

Kullanıcı Puanları: 2.73 ( 3 oy)
45

Persepolis, Azrail’i Beklerken – Poulet aux prunes, Sesler – The Voices gibi filmlerle tanıdığımız ve özellikle biyografi türüne olan yatkınlığıyla öne çıkan Marjane Satrapi’nin son filmi Radyoaktif, çalışmalarıyla iki kez Nobel Ödülü alan Marie Curie’nin öyküsünü anlatıyor. Ancak film, Satrapi’den beklenmeyecek şekilde biyografi filmlerinin alışılmış hikâye kalıplarının izinden gidiyor. Böyle olunca filmde, Satrapi’nin imzasını ve dilini hissetmek zor oluyor.

Marie’nin ölümüne yakın olan bir zaman diliminde başlayan film, birkaç aksa ayrılarak geçmişe, geleceğe ve Marie ile doğrudan ilgisi olmayan yaşanmış tarihi olaylara yolculuk yapıyor. Bir biyografi filminin bu şekilde epizodik bir dil kullanması, aslında anlatıyı kuvvetlendirebilirdi; zira hikâyenin zemini de buna oldukça uygun. Ama Satrapi’nin bunu oldukça özensiz yaptığını, çoğu zaman sekanslar arasında bir birlik kurmadığını söyleyebiliriz. Şahsen bir yönetmenin eserini, başka bir eseriyle karşılaştırmayı, bunu eleştiri kriterleri arasına koymayı sevmesem de Persepolis gibi epizodik anlatıda yenilikçi bir bakış açısı yakalamış bir işin ardından böyle dağınık, toparlamak için seyirciye aşırı yük bırakan bir filmle karşılaşmak beni şaşırttı.

Radyoaktif: Curie Güvenli Sularda

Marie Curie ve eşi Pierre Curie’nin arasındaki ilişkiye ve beraber çalışmalarına odaklanan filmin ana aksı, çeşitli zaman sıçramalarıyla dengelenerek bir ritim yakalamaya çalışıyor. Satrapi, ana öykünün aksına ağırlık verirken birkaç yan öykü de açarak anlatımı zenginleştirmeyi tercih ediyor, ancak bu tercihin filmde karmaşadan başka hiçbir sonuca ulaşamadığını söyleyebilirim. Film zaten ana hikâye aksını yeterince derinlikli işleyememişken; örneğin karakterlerin gelişimleri, aralarındaki ilişki yeterince güçlü kurulalamışken, hikâyenin zamanda ve akslarda yerli yersiz sıçramalar yapması, yapının bütününe zarar veriyor.

Satrapi’nin bu epizodik anlatıda başarılı olduğu bir kısım da var. Radyoaktiviteyi keşfeden çiftin çalışmalarını izlediğimiz sahneler, bu buluş sonrasında dünyanın nasıl bir yöne gittiğini, neleri değiştiğini göstermek için, yaşanmış olaylara geçişler yaparak tamamlanıyor. Satrapi, Curie’nin keşfini gösteren sahnelerde hızlı kesmeler yaparak, onun dünyaya nasıl bir etki bıraktığını anlatıyor. Bir çocuktaki tümörü küçültmek için radyasyon tedavisinin uygulanması, Hiroşima’ya atılan atom bombası, Çernobil patlaması gibi geçişlerle izlediğimiz sahneler, bilimin hem iyi hem kötü sonuçlarını aynı anda gösteriyor. Satrapi’nin docudrama türünün anlatım dilinden etkilendiği çok açık, her ne kadar bu yaşanmış olayların sunumu kurmaca bile olsa, filmde kurgu içinde bir gerçekliğe hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Burada filmin aslında temasında yatan bir soruyu da açığa çıkardığını görüyoruz: Bilimsel çalışmaların yararının boyutu nerede başlar, nerede biter? Zira radyoaktivite, kanser gibi bir hastalığın tedavisinde kullanılabilirken, aynı zamanda kitle imha silahlarının üretilmesine de zemin hazırlamıştı. Bilim tarihine bakacak olursak, hemen her keşfin, bir kıvılcım başlattığını ve ateşin nerede, nasıl bir şekilde yayılım göstereceğinin belli olmadığını görürüz; bilimin nasıl kullanılacağı ise tamamen insanın emellerine kalmış.

Sahneleriyle 19. ve 20. yüzyıl arasında git gel yapan bu filmin görüntü yönetiminden de ayrıca bahsetmek gerekiyor. Anthony Dod Mantle’ın (Milyoner – Slumdog Millionaire, Deccal – Antichrist, 28 Gün Sonra – 28 Days Later) filmdeki görsel tercihleri, dönemler arasındaki farkı vurguladığı gibi bağlamsal bir bütünlük de yakalıyor. Elementlerin ve laboratuvarların kurşuniye yakın açık ve koyu tonlarına sahip olan filmin renk paleti, tüm akslarda ve zamanlarda birlik oluşturacak şekilde tasarlanmış. Yine aynı şekilde, filmin sanat yönetiminin de gerek hikâyenin başladığı 19. yüzyılda, gerek 20. yüzyılda olsun, birbiriyle son derece tutarlı olduğunu, filmin atmosferine ciddi oranda katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.

Jack Thorne (The Fades, Mucize – Wonder) senaryoda biyografi filmlerinde neye alışkınsak onun izinden gidiyor: Konuya hızlı giriş, duygusal ilişki ile başarının paralelliği ve trajik final. Elbette senaryonun Lauren Redniss’nın grafik romanından uyarlandığını ve bu eserin Curie çiftinin arasındaki duygusal ilişkiye daha fazla odaklandığını unutmamak gerekiyor. Ama filmin, Marie’nin başarısını yaşadığı aşkla bağdaştırmasını, bu aşk olmasa belki de keşfini yapamayacağını vurgulamasını, bir bakış açısı sorunu olarak görüyorum. Her ne kadar keşfin ortaya çıkış sürecini tüm detaylarıyla bilmiyor olsak da, bilim tarihine adını geçirmiş bir kadının başarısının ‘’ağırlıklı olarak’’ aşka bağlanması, açıkçası Satrapi’den de beklemediğim bir sonuç.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information