Advertisement


Vasatlığın hüküm sürdüğü bir endüstriye davetsiz bir biçimde gelen ve burada kendisine kocaman bir alan açmayı başaran, Amerikan sinemasının dev auteurlerinden biridir Stanley Kubrick. İyi bir satranç oyuncusu, nitelikli bir fotoğrafçı, her şeyden önce obur bir kitap kurdu, müthiş bir entelektüel ve üzerinde çalıştığı her filmi en ince ayrıntısına kadar tasarlamaya özen gösteren, ufak kazalara, hatalara tahammülü olmayan bir mükemmeliyetçidir. Tüm bunlara rağmen sinemanın hayatını kurtardığı muazzam sinefillerden biridir aynı zamanda. Zira New York’ta dünyaya gelen Kubrick, ilk ve orta öğretimi boyunca parlak bir öğrenci değildir. Bu vaziyetin lisede de devam ettiğini, hatta İngilizce’den bir yıl sınıfta kaldığını ve ortalama bir dereceyle okuldan mezun olabildiğini biliyoruz. Öyle ki, o yıllarda Kubrick’in hâl ve gidişatı hiçbir üniversitenin onu kabul etmeyeceği bir noktadadır. Satrançla tanışması sosyal melekelerinin gelişmesini sağlar, babasının hediye ettiği bir fotoğraf kamerasıyla olan yakın bağı da onu fotoğrafçı olarak çalışmaya başlayacağı Look adlı ünlü dergiye götürür. Üniversiteye gitmek zoruna kalmadığı, kendisini bizzat kendisinin inşa ettiği bir kişisel öğrenim sürecine girmesine neden olur aynı zamanda. Dergide çalışmaya başladığı yıllarda 17’sini yeni dolduran Kubrick, akademik eğitimden azade kılınmasını vesile bilip (Gerçi bir akşam okuluna yazılmış fakat devam etmemiştir), bu yaşlarda dur durak bilmeden film izlemeye başlar. Aynı zamanda Modern Sanat Müzesi’nin arşivini, kısıtlı sayıda da olsa yabancı filmleri gösteren küçük salonları takibine alır. Bir arkadaşının aklıyla, belki kısa metraj bir belgesel çekebileceğini ve bunun bir anlamda kârlı da olabileceğini öğrenen Kubrick, böylelikle ilk filmini 1951 yılında Walter Cartier adlı bir orta sıklet boksör üzerine yapar. Day of the Fight adlı bu kısa belgesel, Cartier’in bir dövüş günü boyunca yaşadıklarına odaklanır. Bu filmin büyük salonlarda uzun metrajlı filmlerin öncesinde gösterilmesi Kubrick’i heyecanlandırsa da, uzun metrajlı kurmaca filmini çekene dek ciddiye alınmasının güç olacağını da ona finansal olarak acılı bir sürecin sonunda öğretir. Ayrıca yönetmen, yine aynı yıl Flying Padre adlı bir kısa belgesel daha çeker ve bir taşra papazının mesaisini kayda alır bu kez. İki belgeselin de mini haber belgeselleri olmanın ötesinde büyük bir özellikleri olduğunu iddia etmek güçtür. Lakin Day of the Fight’ın bir kısa belgesel olarak sinemasal anlatısında bir pırıltı söz konusudur.

Stanley Kubrick, kısa filmlerini ürettikten sadece iki yıl sonra, babasından, arkadaşlarından ve akrabalarından topladığı bir bütçeyle ilk uzun metrajlı filmi Korku ve Arzu – Fear and Desire’ı çekmeyi başarır. Senaryosunu Howard Sackler’ın kaleme aldığı film, düşman hattında mahsur kalan dört askerin öyküsünü konu etmektedir. Filmde belirli bir pırıltı görülse de, pek iyi eleştiriler aldığı söylenemez. Ancak bu ilk deneme, Kubrick’in peşi sıra çektiği 1955 yapımı Katilin Busesi – Killer’s Kiss’in çekilmesine vesile olur. Başı belaya giren bir boksörün öyküsüne odaklanan Katilin Busesi, Korku ve Arzu’ya nazaran daha iyi eleştiriler alan bir filmdir. Bu vaziyet onu nihayet herkes tarafından ciddiye alınacağı ve Los Angeles’ta çektiği ilk film olma hüviyetindeki Son Darbe – The Killing’i çekmesini sağlar. Son Darbe’nin aldığı görece iyi eleştiriler ve filmin nihai hâlinden Kubrick’in de memnun olması, ona ABD film endüstrisinde kariyerini inşa edebileceği bir yol açar. Arkası sıra çektiği Zafer Yolları – Paths of Glory (1957) ve Spartaküs – Spartacus (1960) bir yönetmen olarak ağırlığını koyduğu yapımlar olsa da Kubrick, bilhassa Spartaküs sonrasında filmin üzerinde tam hâkimiyet kuramayacağı hiçbir projeyi çekmemeye karar verir. Tartışmalı Nabokov romanının ilk ciddi uyarlaması hüviyetindeki Lolita (1962), Doktor Garipaşk – Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964), 2001: Uzay Macerası – 2001: A Space Odyssey gibi filmlerle Amerikan sineması dâhilinde kendi efsanesini yaramıştır artık.

Korku ve Arzu ve Katilin Busesi haricindeki tüm filmlerinde bir roman uyarlamasına imza atan, filmlerinde insanlığı tanımlamaya ve bu tanımın anlamını yitirişine akıl yoran, ileride de bahsedeceğimiz üzere ele aldığı her türü yenileyen bir yönetmendir Kubrick. Bu bağlamda ölmeden dört gün önce son kurgusunu teslim ettiği Gözleri Tamamen Kapalı – Eyes Wide Shut’a dek, yani bir anlamda ölene dek bir başyapıt fabrikası gibi çalışan bir sinemacıdır diyebiliriz onun için pekâlâ. 70’li yıllarda çektiği Otomatik Portakal – A Clockwork Orange, Barry Lyndon, 80’lerde çektiği Cinnet – The Shining ve Full Metal Jacket ve kariyerinin son filmi, milenyumun kapanışına denk gelen Gözleri Tamamen Kapalı – Eyes Wide Shut (1999) gibi filmler, Kubrick’in zamanı eğip büken ve onu doğrusal bir düzlemde, içinde olduğu zaman birimi içinde değerlendirmeyen bir zihne sahip olduğunun da göstergesidir aynı zamanda. Kurduğu kompozisyonlarda fotoğrafın temel ilkelerinden yararlanan, mizansenlerinde her daim akışkan bir anlatıyı benimseyen ve karmaşık görsel şovlardan bir anlamda uzak duran (ama epik olanlardan değil) bir yönetmen olarak kayda geçer. Peki adeta hiçbir filmi bir diğerine benzemeyen (ilginç biçimde filmlerin gösterim ölçekleri de birbirinden farklıdır), ancak her biri garip biçimde tanıdık gelen Stanley Kubrick filmlerini izlemeye nereden başlamalı?

Başlamak İçin En İyisi: Otomatik Portakal – A Clockwork Orange (1971)

Kierkegaard’ın meşhur sözündeki gibi, hayatın ileri doğru yaşandığını ve geriye doğru anlaşıldığını iddia edebiliriz. Bu nedenle Kubrick’in kariyerine bakarken sıraladığımız başlangıç önerilerimizde geriye doğru ilerleyen bir yapı söz konusu olabilir. Yönetmenin İngiliz yazar Anthony Burgess’in aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal – A Clockwork Orange, yönetmenin sinemasına “sert” bir başlangıç yapmak namına en iyi seçimlerden biridir. Zira film, kimileri için seyri ve hazmı zor olsa da, aslen Kubrick’in sinemasındaki birçok unsuru aynı anda bünyesinde toplayan, provokatif sorular soran, görsel olarak yönetmenin sinemasındaki bütün ipuçlarını aynı potada eriten, karakterlere yaklaşımı, oyuncu yönetimi, kurduğu anlatı ve yönetmenin izleyiciyi arafta bırakan tavrıyla “Ne kadar Stanley Kubrick filmisin” gibi bir soruşturmadan yüz üzerinden tam puanla ayrılacak bir eserdir.

Film, belirsiz bir gelecekte geçen hikâyesi dâhilinde Alex adlı bir gencin yaşamına odaklanır. Alex, gündüzleri orta üst sınıf ailesinin sağladığı ayrıcalıklı bohem hayatın keyfini süren, geceleriyse lideri olduğu çeteye dâhil arkadaşlarıyla şiddet dozu yüksek suçlar işleyen biridir. Günün birinde işledikleri suçun nihayet fark edilmesi üzerine Alex, zerre pişmanlık belirtisi de göstermemesi hasebiyle, önce hapsedilir ardından da insanoğlunun ıslahı için geliştirilen yeni bir “tedavi” yöntemine tabi tutulur. Şartlı refleks terapisine benzeyen bir usulle “düzeltilen” Alex, yeniden topluma karıştığında bu kez toplumun arasında var olamayacağı bir ruh hali içindedir. Zira içindeki şiddetten arınmıştır, ama toplum şiddetten arındırılmamıştır. Kubrick, Burgess’in romanda kurduğu paradoksu film boyunca adeta bir laborant titizliğinde işler. “İnsan varoldukça kötülüğün de şiddetin de varolacağı” gibi karamsar, şüpheci bir öngörüyle ilerleyen filmde Alex’in eylemlerinin korkunçluğunu duyumsayan izleyici, yine de otoritenin Alex’e yaptıklarına karşı vicdani bir sızı da hisseder. Film, Alex’in eylemlerinin kötülüğünü sorguya açmadan, başka bir tez atar ortaya; insanı makineleştirmeye yönelik adımlar atabilecek bir gücün emanet edildiği idari sistemlerin korkunçluğu da en az Alex’in eylemleri kadar korkunçtur.

Yönetmenin, 2001: Uzay Macerası’nın çekimleri sırasında eline geçmesine rağmen çok sonra okuyabildiği ve anında duyduğu bir heyecanla (ve o sırada 2001 nedeniyle üzerine çok gelen basına/stüdyo yöneticilerine cevaben düşük bütçeli bir film de yapabileceğini ispat etmek namına), neredeyse sadık biçimde uyarladığı bir romandır Otomatik Portakal. Her ne kadar romana sadık kalsa da, onu kendi sinemasına uygun bir kalıba sığacak şekilde yontar. Alex romanda 15 yaşındadır, ancak Kubrick bu yaş konusuna filmde farklı bir yaklaşım getirir. Karakterleri kadrajına oturturken, örneğin 2001: Uzay Macerası, Doktor Garipaşk gibi filmleriyle de görsel-tematik yakınlıklar kurar. Ezcümle film, Kubrick’in sinemasına sağlam bir yumruk eşliğinde girişin anahtarlarından biridir.

Ayrıca bu film dâhilinde, Kubrick’in roman uyarlamaları ve tür filmleri kapsamındaki çalışmalarından da bahsedilebilir. Otomatik Portakal’ın seyir deneyiminden ve “tedrisatından” geçmiş bir izleyici, Kubrick’in söz gelimi 2001: Uzay Macerası’nda bilimkurguya bir tür olarak getirdiği yenilikçi yaklaşımı, Barry Lyndon’da kostüme dramlara çok daha sofistike bir bakış açısıyla yaklaşılabileceğini, Cinnet’te korku türünü yeniden inşa ettiğini, Full Metal Jacket’taysa artık üzerine söylenmedik kelam kalmadığı düşünüldüğü noktada Vietnam meselesine dair anlatıları mikroskop altına yatırdığını görebilecektir.

Sonra Ne İzlemeli: Dr. Garipaşk – Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)

Soğuk Savaş yıllarına dair, bu sürecin en “sıcak” yıllarında çekilmiş müthiş bir politik hiciv filmi olarak Doktor Garipaşk’ın Kubrick filmografisinde parıldayan filmlerden biri olmakla beraber, hakkı yeterince teslim edilmemiş bir başyapıt olduğunu vurgulamak gerekir (Elbette diğer filmlerinin topladığı teveccühe kıyasla). Bununla beraber film, Stanley Kubrick için bambaşka bir dönemin de sonunu simgeler. Yönetmenin temelde iki döneme ayırabileceğimiz sinemasal yolculuğunda Dr. Garipaşk, yönetmenin Hollywood’un stüdyo sisteminde kendisine bir alan açmaya çabaladığı döneme dâhil olsa da, en nihayetinde, derya deniz düşünsel dünyasına uygun, film üzerinde tam hâkimiyet kurduğu ve yaratıcı özgürlüğe kavuştuğu bir yapımdır. Bu bağlamda gerek anlatısı, gerekse mizahı kullanış biçimiyle Kubrick’in bilhassa 2001: Uzay Macerası sonrasındaki kariyerini, Dr. Garipaşk ve öncesinden ayırabiliriz.

Klasik Hollywood anlatısına yakınsayan, ancak ele aldığı temaya dair cesur söylemleri, karakterlerine yaklaşımı, mizansenleri ve tercih ettiği oyunculuk metotlarıyla bu anlatıyı esneten Stanley Kubrick, “Her şeyi sona erdirebilecek nükleer bir silahın varlığı”na dair duyduğu kişisel kaygısından yola çıktığı filmde, paranoyak, militarist bir generalin Sovyetlerle ilgili akıl dışı iddiaları sonucu dünyanın nükleer bir savaşın eşiğine gelmesini konu eder. Kara mizahın en iyi örneklerinden biri olan filmde, yönetmenin Lolita’da da birlikte çalıştığı usta oyuncu Peter Sellers, sinema tarihinin en iyi performanslarından birini sunar. Yönetmenin kariyerindeki bir başka döneme pencere açıyor olması, bir yanıyla da politik hiciv alanındaki başyapıtlardan biri olması hasebiyle Doktor Garipaşk, Kubrick’in kariyerine yapılacak bir yolculukta sizi önemli bir kavşağa getirip bırakacaktır. Amerikan sinemasının altın yıllarına göz kırpan bir kara film olarak Son Darbe – The Killing’e doğru yönelmenize vesile olabileceği gibi, Kubrick’in “renkli” dönemindeki, her türü yeniden icat ettiği döneme de dümen kırabilirsiniz.

Nereden Başlamamalı: Korku ve Arzu – Fear and Desire (1953)

Stanley Kubrick, kendisini beş parasız bırakan ve Washington Square’e dönüp para karşılığında satranç oynayarak cep harçlığını çıkardığı günlere geri dönmesine sebep olan Korku ve Arzu’yu ne yazık ki hiç hayırla anmaz. Öyle ki Kubrick, Modern Sanat Müzesi’nin vaktiyle gerçekleştireceği, kendi filmografisini yansıtacak bir retrospektif programından bu filmin çıkartılmasını istemiştir. Bu filmin tüm negatif kopyaları yanıp kül olsa memnun olurdum dediği dahi rivayet edilir. Bir yanıyla bu iyi bir şey. Çünkü izleyiciler ve eleştirmenler nezdinde de filmin bu döneme kadar iyi karşılanmadığı malum.

Korku ve Arzu, girişte de bahsettiğimiz üzere Stanley Kubrick’in ilk uzun metrajlıdır ve temelde aslen varolmayan, nerede, kimler arasında geçtiğini anlamadığımız bir savaşı fon olarak kullanır. Düşen bir uçaktan kurtulan dört askerin hikâyesini takip ettiğimi filmde anlarız ki söz konusu dörtlü düşman hattındadır ve buradan kurtulmaları için önce kendi kişilikleriyle sınanırlar… Kubrick’in kendi özeleştirisiyle “çarpıcılıktan uzak, fazla ciddi ve fazla iddialı bir alegori” olan, yine yönetmenin oyuncu yönetimini korkunç bulduğu bu filmi, yönetmenin sinemasına yeterli aşinalığı kazandıktan sonra merak duygunuzu yenmek amacıyla izlemeniz yerinde olacaktır.

Bonus: Stanley Kubrick’in Sevdiği 20 Film

  • Aylaklar – I Vitelloni (Federico Fellini, 1953)
  • Yaban Çilekleri – Smultronstället (Ingmar Bergman, 1958)
  • Yurttaş Kane – Citizen Kane (Orson Welles, 1941)
  • Altın Hazineleri – The Treasure of the Sierra Madre (John Huston, 1948)
  • Şehir Işıkları – City Lights (Charles Chaplin, 1931)
  • Henry V (Laurence Olivier, 1945)
  • Gece – La Notte (Michelangelo Antonioni, 1961)
  • The Bank Dick (W.C. Fields, 1940)
  • Roxie Hart (William Wellman, 1942) 
  • Cehennem Melekleri – Hell’s Angels (Howard Hughes, 1930)
  • Abigail’s Party (Mike Leigh, 1977)
  • Kurtadam Londra’da – An American Werewolf in London (John Landis, 1981)
  • Güzel ve Çirkin – La belle et la bête (Jean Cocteau, 1946)
  • Closely Observed Trains – Ostře sledované vlaky (Jiri Menzel, 1966)
  • Köpeklerin Günü – Dog Day Afternoon (Sidney Lumet, 1975)
  • Eraserhead (David Lynch, 1977)
  • Koşun İtfaiyeciler – Horí, má panenko (Miloš Forman, 1967)
  • Baba – The Godfather (Francis Ford Coppola, 1972)
  • Metropolis (Fritz Lang, 1926)
  • Guguk Kuşu – One Flew Over The Cuckoo’s Nest (Milos Forman, 1975)

    Not: “Nereden Başlamalı” köşesi www.bfi.org.uk sitesinde yer alan “Where to begin?” serisi temel alınarak hazırlanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information