Advertisement


Gerçek bir sinefil, hayalperest, bir Roma delisi, alabildiğine muhalif ve neredeyse 50 yıldır (kendi tabiriyle) “film üreten bir insan” Nanni Moretti. İtalyan sinemasının önde gelen isimleri arasında adı bir çırpıda sayılmamıştır hiçbir zaman, ancak bilhassa yakın dönemin en güçlü, en kendine has filmlerine imza atmıştır. Filmlerinde kendisini de bir obje olarak kullanan, bedenini, şehrin mimarisini ve kimi zaman da gündelik siyaseti gayri ciddi bir noktadan anlatısına dâhil etmek suretiyle benzersiz filmleri bize sunduğunu söylemek mümkündür. Son 20 yılda sinemasında durulma emareleri gösterse de, özellikle Berlusconi İtalya’sının önemli muhalif figürlerinden biridir.

1953 yılında, çok sevdiği Roma’nın uzağında, ailesinin tatilini geçirdiği Brunico’da dünyaya gelen Moretti, iflah olmaz bir sinema meraklısı olarak yetiştirir kendisini. Lise yıllarının ardından ilk fırsatta bir 8mm kamera satın alan Moretti, arkadaşlarıyla küçük filmler yapmaya başlar. Filmlere yaklaşımı ve profesyonel sinemacılık kariyeri, politik kimliğinin geliştiği bu yıllarda yavaş yavaş şekillenen sinemacı, kişisel çevresinden, Roma’nın şehir hayatından, İtalya’nın gündelik siyasetinden ve popüler/egemen kültürün insanların hayatındaki etkisinden beslenir. Sinemayı, adeta tüm bunları zihninin süzgecinden geçirdiği bir günlük olarak kullanmak suretiyle, ileride çekeceği filmlerinde muzip ve ironik bir üslubu her daim üzerinde taşıyacaktır. 70’li yılların başlarında çektiği kısa filmlerle sinemaya başlayan Moretti, orta metraj ilk filmi ve bir Alessandro Manzoni uyarlaması olan Come parli, frate? adlı filmini tamamlar nihayet. Lakin bu “muzip” roman uyarlamasının peki başarılı bir film olduğu iddia edilemez. Ardından çektiği ve ilk ciddi, uzun metrajlı film denemesi olan, 1976 yapımı Io sono un autarchico’da otoriter bir yönetmenin baskısı altında sanatını icra etmeye çalışan bir grup tiyatro oyuncusunun hikâyesine odaklanır. Moretti, tiyatro ve sanata dair o günde dek olan gözlemlerine de yer verdiği bu hikâye dâhilinde kendine özgü bir mizah tutturmuştur. Bu becerisi, ona İtalyan Altın Küreleri’nde En İyi İlk Film Ödülü’nü kazandırır. Yönetmenin sinema çevrelerince ciddiye alınmasına vesile olan ve onu bugün tanıdığımız sinemacı kimliğiyle buluşturan filmiyse 1978 yapımı Ecce bombo olur. Kendisinin de aktif biçimde içinde yer aldığı, 70’li yılların üniversite hareketlerine ve öğrencilerin gündelik yaşamına odaklanan film, son derece iğneleyici bir politik hiciv çalışmasıdır aynı zamanda. Moretti, ilk uzun metrajlısı Io sono un autarchico’da olduğu gibi bu bu filmde de alter egosuna dönüşen Michele Apicella karakterine yer verir; bu karakteri de kendisi canlandırır. Michele Apicella, Moretti’yi İtalyan sinemasının önemli bir parçası hâline getiren ilerideki dört filmi Altın Düşler – Sogni d’oro (1981), Bianca (1984), Ayin Bitti – La messa é finita (1985) ve Kızıl Güvercin – Palombella rossa dâhil 5 filminde karşımıza çıkmıştır. Moretti kimine göre kendi bilinç altını ve bedenini de tıpkı ele aldığı Roma’nın mimarisi gibi filmde politik bir objeye, iletken bir nesneye dönüştürür. Filmleri Cannes, Venedik, Berlin gibi önemli festivallerde büyük ödüller kazanan Moretti, hiçbir zaman Oscar ve Altın Küre gibi ödüllerin radarına girmemiştir. Lakin İtalyan Yeni Gerçekçilik akımına getirdiği yaklaşımla, eşi benzeri olmayan anlatısı ve acı-tatlı mizacıyla Moretti, sinema tarihinin unutulmazları arasındaki yerini çoktan almıştır. Her sinemacı gibi birkaç farklı fazda değerlendirebiliriz Moretti’nin sinemasını. Peki onun sinemasına aşina olmak namına, filmografisine nereden başlamalı?

Başlamak İçin En İyisi: Sevgili Günlüğüm – Caro diario (1993)

Nanni Moretti’nin filmografisi, temelde yönetmenin öz dünyasından yola çıkan filmlerle örülüdür. Çoğu Moretti’nin bizzat canlandırdığı bir karakteri odak noktasına alır, filmin dünyasını bu karakter sayesinde duyumsar, onun düşünsel süzgecinden damıtılmış bir şekilde algılarız. Karakterin şehirle (Roma’yla) ilişkisi, çevresindekilerle ilişkisi ve kişisel gözlemleri filmlerin temel motorunu oluşturur. Belirli bir hikâye kalıbını, klasik dramatik yapıyı çoklukla reddeder. Filmler, yer yer absürt birtakım olaylar silsilesine dönüşür, ancak bir şekilde Moretti’nin alter egosundan fışkıran bu fikirler bir bütünlük oluşturur ve adeta tüm bunlar yönetmenin düşlerinin, hayal kırıklıklarının, karşılaştığı kişilerin, gördüğü yerlerin, tüm bunların onda yarattığı çağrışımların yer aldığı bir günlüğü anımsatır. Yönetmenin 1993 yapımı filmi Sevgili Günlüğüm bu açıdan yönetmenin sinemasına başlangıç için bulunmaz bir nimettir. Zira film, Moretti’nin sinemasının tüm unsurlarının mükemmel bir bileşimi olduğu gibi, salt ismiyle bile yönetmenin sinemayı algılayış biçimine bir göndermede bulunur. Filmde ünlü motosikletiyle Roma sokaklarının, turist rehberlerinde karşımıza çıkmayacak kısımlarını turlayan bir karakter olarak çıkar karşımıza Moretti (kendi ismiyle üstelik). Önce şehirle olan ilişkisini, sonra kendisine dair (dans edememesi, ama Flashdance filmini çok sevmesi gibi) çıkarımlarda bulunan, sonra asla televizyon izlemediğini söylemesine rağmen bir anda televizyon bağımlısına dönüşen, çocuklarına aklını takmış, türlü arızalara sahip arkadaşlarıyla şehri, İtalya’nın turistik adalarında yer yer sürreal bir gezintiye çıkan Nanni Moretti, en nihayetinde yine kendi bedenindeki bir arızayla sınanır filmde… Kendisinden yola çıkmak suretiyle 90’lı yılların, Berlusconi’yi seçmeye hazırlanan İtalya’sına dair müthiş bir portre çıkaran yönetmen bizzat bu anlatının iletkeni konumunda leziz de bir performans sergiler. Aynı zamanda filmde sinema eleştirmenlerini ve Hollywood’un şiddet içerikli filmlerini de hedefine alır. Film gösterildiği yıl Cannes Film Festivali’nde Moretti’ye En İyi Yönetmen Ödülü’nü getirir. Aynı zamanda Cahiers du Cinéma da bu yapımı yılın en iyi 10 filmi arasında gösterir. Sevgili Günlüğüm’ü izledikten sonra, yönetmenin benzeri bir anlatı ve benzeri temalarla ilgilendiği Ecco bombo (1978), Altın Düşler – Altın Düşler – Sogni d’oro (1981), Aprile (1998) gibi filmlerine daha yumuşak bir geçiş yapmanızı sağlayacaktır. Şüphesiz aşağıda bahsedeceğimiz başyapıtı Kızıl Güvercin – Palombella rossa’ya da.

Sonra Ne İzlemeli: Kızıl Güvercin – Palombella rossa (1989)


Muzip anlatısı ve kendisini de dalga geçilen bir nesne olarak filmlerinde konumluyor olması, Moretti’nin muhalif öfkesinden temelde bir şey kaybettirmez. Başlarda da bahsettiğimiz üzere bir günlüğü andıran filmlerindeki anlatısı, sade görsel yapısını eğip büken deha ürünü kurgusu, Moretti’ye aşina olmayanların başlarda garipseyeceği bir vaziyetse de, Sevgili Günlüğüm gibi bir filmin ardından izlendiğinde Kızıl Güvercin, müthiş bir deneyime dönüşecektir. Her daim olduğu gibi son derece kişisel bir yerden yola çıkan yönetmen, basit bir hikâye aksının içine son derece karmaşık ama bir o kadar da beceriyle izleyiciye aktarılan bir deneyim sığdırır. Alter egosu Michele Apicella olarak karşımıza çıktığı filmde Nanni Moretti bu kez komünist partinin lideri konumundadır. Televizyonda yaptığı bir konuşma sonrasında geçirdiği trafik kazasına şahit olduğumuz Michele, bir anda kendisini hepsi yabancı bir fotoğrafa dönüşen anılarının içinde bulur. Çocukluğunda su topu oynadığı yıllara döner ve küçük yaşlardaki oyunculardan mütevellit bir su topu takımıyla, yetişkin oyunculardan oluşan bir takımın maçına bizi şahit eder. Michele, maç boyunca zaman zaman sahada, zaman zamansa kenarda beklerken, politik kariyerinden simaların gelip geçtiği, sürreal bir anlatı izleriz filmde. Kendisi de gençliğinde su topuyla ilgilenen yönetmen, bu maç ve dönemin politik klikleri arasında alegorik bir ilişki kurar. Bilhassa kurgusuyla 80’lerin İtalyan sineması içinde kendisine ayrıksı bir yer edinen film, Venedik Film Festivali’nde Eleştirmen Ödülü’nü kazanır. Film, Moretti’nin sinemasının politik olarak da zirve noktalarından biridir.

Nereden Başlamamalı: Oğul Odası – La stanza del figlio (2001)


Bu noktada bir açıklama yapmamız icap ediyor. 2000’li yıllar İtalyan sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak gösterebileceğimiz Oğul Odası şüphesiz normal şartlarda “nereden başlamamalı” başlığı altında yer alacak bir film değil. Çünkü normalde bu bölümde, yönetmenlerin filmografisindeki zayıf halka hüviyetindeki filmlere yer veriyoruz. Lakin bu kez durum farklı. Altın Palmiye ödülü Moretti’ye getiren Oğul Odası, yönetmenin o güne kadar ki kariyeri içerisinde çektiği en farklı ve yönetmenin sinemasına en az yakın duran film. Moretti’nin gerek anlatıda, gerekse ele aldığı tema ve hikâye dahilinde önceki filmlerinden keskin biçimde ayırdığı bu “ciddi” filmi, ciğer söken müthiş bir aile dramı sunuyor. Elbette bunu yine Moretti usulü yöntemlerle, yönetmenin favori oyuncularının da yer yer boy gösterdiği, klasik dramatik yapıya yine yüz vermeyen bir kurgu dâhilinde yapıyor film. Yine de Oğul Odası, Nanni Moretti sinemasına aşina olmak isteyen bir izleyicinin bu gayesine erişebileceği bir film değil ne yazık ki. Dört başı mamur bir dram, parçalanmayı da, iyileşmeyi de incelikle anlatan leziz bir film olmakla birlikte, Moretti filmografisinin de en ayrıksı parçalarından biri. Film bilhassa Brian Eno’nun By This River’ıyla anılır ki, bu filmde parçanın devreye girdiği finaldeki blok etkileyiciliğini büyük oranda Eno’ya da borçludur.

Bonus: Oyuncu Nanni Moretti

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Nanni Moretti sadece yazar ve yönetmen olarak değil oyuncu olarak da hemen hemen bütün filmlerinde yer almıştır. Bu, sinemacının bedenini kullanış biçimi açısından “sinemasal beden” okumalarına da sebep olmuş, hatta, Franco Rosi’nin deyimiyle “İtalya’nın kayıt altına alınmamış tek bir sokağının kalmaması” şiarıyla yola çıkan İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin de modern bir yorumuna imza attığına dair yorumlar yapılmıştır. Tüm bunlara ek olarak Moretti oyunculuk yeteneğini başka filmlerden de esirgememiştir. 1977 yılında rol aldığı ve filmlerinde biçimsel açıdan esinlendiğini iddia edebileceğimiz Taviani Kardeşler filmi Babam ve Ustam – Padre padrone bunlardan biridir. Bu filmdeki Cesare rolü, onun sinemasal personasının dışına çıktığı rollerden biridir. Yine İtalyan sinemasının önemli isimlerinden Daniele Luchetti’nin 1988 yapımı filmi Domani accadra ve 1991 yapımı Il portaborse’de de rol alır yönetmen. 2008 yapımı Antonella Grimaldi filmi Sessiz Kaos – Caos calmo, yine yönetmenin başrol aldığı önemli filmlerdendir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information