Advertisement


50’li yıllar film üretiminin yükselişe geçtiği, üretimin bilhassa (ve neredeyse sadece) ana akım filmlerle sınırlı olduğu bir dönemin habercisidir Türkiye için. Bu dönem, Dünya Gazetesi’nde Kamera Müstear ismiyle sinema yazıları kaleme almaya başlayan ve yerli filmlere yönelik sert tenkitleriyle öne çıkan bir eleştirmen olarak parlar evvela Metin Erksan. Bir süre sinema yazarlığıyla, senaristlik ve yönetmenliği birlikte götüren, senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı Karanlık Dünya adlı Âşık Veysel belgeseliyle ilk filmine imza atan yönetmen (ki filmde, belgesel sinemanın geçirdiği evrim sonrası bugün geldiği noktaya yakınsayan bir anlatıya imza attığı söylenebilir), kendi sinemasını inşa ettiği filmleriyle, Yeşilçam için çektiği, ana akım filmler arasında mekik dokuduğu, ancak bugünkü şöhretini kişisel filmlerine borçlu olan, Türkiye sinema tarihi dâhilinde “Yönetmenler Kuşağı” olarak da anılan dönemin başında gelen sanatçılardan biridir. Erksan, çağdaşlarından sinemaya ve yönetmenliğe dair dünyada dönen tartışmalara paralel ilerleyen düşünce dünyasıyla ayrılır. Filmlerin yönetmenlerine ait olduğunu savunan auteur teorinin vücut bulmuş hâli, sinemamız dâhilinde o döneme dek auteur tanımına uyan nadir isimlerdendir. Türkiye sinemasında o güne de sık rastlanmayan türden “kişisel” filmlerin, yalnızlığı, sevgisizliği, hayal kırıklıklarını önceleyen yapıtların altına imza atmıştır. Toplumsal içerikli filmlerinde de bilhassa toksik erkeklik kavramını merkeze alan, bunu Gecelerin Ötesi (1960), Acı Hayat (1962) gibi sosyal gerçekçi tonlar içeren ve şehirde geçen filmlerinde olduğu kadar, Yılanların Öcü (1961), Susuz Yaz (1963), Kuyu (1968) gibi taşra filmleri özelinde gerçekleştiren bir yönetmen olmuştur. Sadece filmlerinin odaklandığı meseleler ve onları ele alış biçimiyle değil, biçimci kimliğiyle de ayrıksı bir yere oturur Erksan. Kameranın özgün kullanımı, tercih ettiği lenslerde de kendisini gösterir. Perdede gösterdiği her imajın sorumluluğuna dair kafa yorduğu izlenimini vermesi ve bir yönetmenin varlığını/gerekliliğini hissettiren kadrajları da Erksan’la ilgili kayda değer konulardır. 1952 yılında çektiği Karanlık Dünya’yla başlayan macerası, 1983 yılında bir daha setlere ayak basmamaya karar vermesi ile sonuçlanır. Bunda şüphesiz birçok filminde yüzleştiği sansür problemi, Türkiye’deki film üretim iklimi ve şartları da etkili olmuştur. Zira Erksan’ın ana akım dâhilinde çektiği melodramlar ve şarkıcı filmleri hariç çoğu filmi sansüre uğramış, hatta bir tanesi tümden yok edilmiştir. Politik hayatta da etkin olan, 1965 seçimlerinden TİP’ten milletvekili adayı olan Erksan’ın kariyerini birkaç evreye ayırmak mümkündür. Kişisel filmleri, toplumsal içerikli yapıtları ve varolma derdiyle çektiği ana akım filmlerden mütevellit filmografisine bir giriş içinse, 1968 yapımı Kuyu iyi bir seçim olacaktır.

Başlamak İçin En İyisi: Kuyu (1968)

Erksan’ın en sert filmlerinden biri olan Kuyu, yönetmenin “Taşra Üçlemesi” olarak da anılan serisinin son filmidir. Kariyerlerindeki paralelliklerle dikkat çeken yazar Fakir Baykurt’un romanından uyarladığı 1961 yapımı Yılanların Öcü, 1963 yılında çektiği ve Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanan Susuz Yaz Erksan’ı bir yıldız yönetmen olarak öne çıkaran filmler olmuştur diyebiliriz ki, Gecelerin Ötesi ve Acı Hayat da yine Erksan’ın üst üste çektiği ve takdir toplayan yapımlar arasındadır. Bu filmlerin ortak noktaları, toplumsal gerçekçi bir noktadan hareket ediyor olmalarıdır. Bu noktada Erksan, Yılanların Öcü’nde Baykurt’un romanını, Susuz Yaz’da Necati Cumalı’nın hikâyesini perdeye adapte ederken de benzer bir tavrı sürdürmüş, romanın geçtiği taşra iklimini alabildiğine gerçek, alabildiğine sert bir bakış açısıyla yansıttığı gibi, bilhassa erkek karakterlerin doğasındaki vahşi yönlerin altını kalın biçimde çizmiştir. Üçlemenin son parçası olan Kuyu’da bu durum, taşradaki kadın algısı ve ataerkil düzenin sebep oldukları üzerine minimal, ama son derece sert bir öyküyle yine kendisini gösterir.

Filmde Fatma (Nil Göncü) adlı genç bir köylü kadınının hikâyesini izleriz. Ona musallat olan ve onu çok sevdiğini, âşık olduğunu iddia eden Osman yüzünden Fatma’nın hayatı cehenneme döner. Osman, fırsat bulduğunda Fatma’yı silah zoruyla kaçırmak, ona türlü işkenceler etmek ve en nihayet tecavüz etmek suretiyle Fatma’yı kendisiyle evlenmeye razı edebileceğini düşünür. Her defasında kolluk güçleri tarafından yakalanan ancak cezasızlıkla mükafatlandırılmasından mütevellit (ki işin hukuki kısmına Metin Erksan bir eksiklik olarak ne yazık ki değinmez), Osman bir yerden mutlaka çıkıp yine gelir. Osman’ın söylemleri gücünü erkek egemen toplum yapısından ve özellikle dinden alır. Ona göre bir kadını beğeniyor olması zaten bir lütuftur. Fatma’ysa ne Osman’a, ne de çare olarak onu bir başka erkekle evlendirip onun koruması altına vermeyi düşünen ailesine boyun eğmez film boyunca. Fatma’nın karşılaştığı söylemlere karşı müdanasız duruşu müthiştir. Film, (Fatma için olan önermesi hasebiyle) tartışmalı sayılabilecek karamsar ama provoke edici de olan bir finalle sona erer. Film boyunca erkek karakterlerin tamamına yakını Fatma’ya yapılanları onun suçu olarak görürken, Osman’ın yaptığını yinelemekte bir sorun da görmezler neredeyse. Fatma’nın olup bitene karşı dik duruşu ve Osman’a biçilen finalle Kuyu dönemindeki cinsiyet tartışmalarına sert bir katkı sunar. Ayrıca filmde Erksan duru, karakterlerine karşı mesafeli, yer yer izlenimci bir yönetmenliği benimsemekle beraber, Fatma’nın yanında duran bir tavır da sergiler. Fatma aynı zamanda yönetmenin çektiği diğer taşra filmlerindeki karakterlerden de sessizliği, öfkesi ve yalnızlığıyla da ayrılan bir karakterdir. Kuyu, Orhan Gencebay’ın tek bir sazla yaptığı müzikleriyle ve atmosferiyle sinemamız namına son derece ilginç bir deneyim, Erksan’ın filmlerindeki, onu yegâne kılan unsurların tamamına yakınını içinde barındıran, yönetmenin diğer filmlerine de gizli geçitlerle bağlanan, sinemasına giriş namına iyi bir seçimdir.

Sonra Ne İzlemeli: Sevmek Zamanı (1965)

Metin Erksan’ın sineması, yedi binden fazla film üretildiği iddia edilen Yeşilçam’ın karşısında (ki kendisi de buna katkı sunmuştur) apayrı bir alan, büyük bir ada gibi yapayalnız durur. Yönetmen, sessizliğin, yalnızlığın, karakterlerin psikolojik dünyasının, doğu ve batı arasında gidip gelen ruh hâlinin yansımalarını filmlerine dâhil etmiş, nevi şahsına münhasır bir sinemacı portresi çıkarmıştır ortaya. Sevmek Zamanı’ysa bunun en nadide örneklerinden biridir. Bir yanıyla doğu masallarından çıkıp gelmiş gibi görünür, yüzeyde Yeşilçam melodramlarının sık kullandığı zengin kız-fakir oğlan çatışmasından yararlanır, imkânsız bir aşk hikâyesi ortaya atar. Lakin bu kez imkânsız olan, aşkın ta kendisidir. Aşkın varolabilmesine dair bir imkânsız denklem olduğuna işaret eder yönetmen.

Hikâyeye göre Boyacı Halil, adadaki bir yazlık köşkte çalıştığı sırada gördüğü bir kadının resmine âşık olur. Meral adlı bu genç kadın da Halil’i tanır tanımaz ona âşık olacak, onun bu aşkına karşılık verecektir. Ta ki Halil’in kendisine değil, onun suretine âşık olduğunu öğreninceye kadar. İkilinin, kendilerini inanılmaz bir melankolinin içinde bulduğu filmde, Halil’in, surete duyduğu aşkın karşılılıklı da yaşanabileceğine ikna olması, bu aşkın varolduğuna filmin izleyiciyi de ikna etmesi gerekir. Filmde ayrıca Meral’in babasıyla Halil’in diyalogu gibi, klişeleri yer yer tersyüz eden olay örgüsüne yer veren ve Meral’in nişanlısı Başar üzerinden “erkeklik sıkıntısı”na da yine değinen Erksan, görsel olarak da tam anlamıyla rüya gibi, yer yer biçimciliğinin zirveye çıktığı bir anlatıyı tercih eder. Sevmek Zamanı’nda Metin Erksan, bir süre sonra kültleşen, tekrar tekrar izlenen ve belli dönemlerde farklı kuşaklar tarafından yeniden keşfedilen bir başyapıta imza atmıştır.

Sevmek Zamanı, Erksan’ın kariyerindeki daha kişisel bir alana ve içinde bulunduğu sinema atmosferine kendi anlatı diliyle verdiği cevaplara işaret eder. O yılların film üretimi, melodramlar, avantür filmler, şehir öyküleri, komediler dikkate alındığında Erksan, tüm bunlara dair eleştiriler de sunar yapıtlarında, özgün yapıtlara imza atmak suretiyle. Anlatısı, hikâyesiyle ayrışan İntikam Meleği/Kadın Hamlet, TRT için hazırladığı Sabahattin Ali uyarlaması Hanende Melek ve Geçmiş Zaman Elbiseleri için de benzer şeyler söylenebilir.

Nereden Başlamamalı: Şeytan (1974)

William Friedkin’in 1973 yapımı filmi Şeytan – The Exorcist’in gayriresmi yeniden çevrimi hüviyetindeki filmi Şeytan, Erksan’ın ortaya koyduğu biçimci çözümleri ve anlatımdaki, türün -benim gibi- hayranlarının ilgiyle izleyeceği buluşları haricinde bir kariyer kazası olarak görülebilir. Hâliyle Metin Erksan ile tanışmak için Şeytan’dan başlamak yanlış bir tercih olacaktır. Yine usta sinemacının ana akım sinemaya kendisini kaptırdığı, Emel Sayın’la çektiği şarkıcı filmleri Eyvah (1970), Makber (1971), Feride (1971) gibi filmleri ya da Keloğlan ile Cankız (1972) gibi yapımları da başlangıç noktası olarak görmemek gerekir; ki Erksan’ın, bu filmlerde gördüğümüz, Emel Sayın’ın birden fazla resminin perdede dönmeye başladığı meşhur müzik altı sekanslarının mucidi olduğunu ve en azından hem kendisini hem de bizleri bu buluşla neşelendirdiğini söylemek mümkündür.

Bonus: TRT İçin Çektiği Televizyon Filmleri

1974 ve 1975 yılları arasında, dönemin TRT genel müdürü İsmail Cem’in ön ayak olmasıyla Türkiye’de edebiyatın önde gelen isimlerinin eserlerinin televizyon uyarlamaları yapılır. Bu filmler, yine ülkenin önde gelen yönetmenleri tarafından çekilecektir. Erksan da bu yönetmenlerden biridir. Metin Erksan, Sabahattin Ali’nin Hanende Melek, Sait Faik Abasıyanık’ın Müthiş Bir Tren, Kenan Hulusi’nin Sazlık, Samet Ağaoğlu’nun Bir İntihar ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Geçmiş Zaman Elbiseleri eserlerini seçip filme uyarlar. Konuyla ilgili detaylı bir yazıyı Metin Erksan’ın Deneysel TRT Filmleri başlığıyla FilmLoverss’ta bulmanız mümkün.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information