Advertisement


Popülere meyleden bir perspektiften bakıldığında Amerikan bağımsız sineması genellikle 90’larda yaşanan patlama ile ilişkilendirilir. Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri – Reservoir Dogs ile adını duyurduğu, Ucuz Roman – Pulp Fiction’la Altın Palmiye kazandığı, Kevin Smith’in Tezgahtarlar – The Clerks ile “hiçbir şey” hakkındaki bir modern klasiğe imza attığı, Soderbergh’in Seks Yalanları – Sex, Lies & Videotape gibi küçük bir filmle Oscar adaylığı elde ettiği o yıllar, “bağımsız” olarak anılan sinemacıların eserlerinin daha da görünür olduğu, aslında daha net ifade edersek, ana akımın içine entegre olduğu bir zaman aralığıydı. Yani aslında bağımsızların yükselişi gibi görünen süreç, bağımsızların bağımsızlıklarını yavaş yavaş kaybedişine de işaret ediyordu. Bugün gelinen noktada söz konusu yönetmenlerden bazılarının birer yıldıza dönüştüğünü, bazılarının da tanınırlıklarının artışına rağmen sinemasal duruşlarının çok da değişmediğini söyleyebiliriz.

Bu bakış açısından sıyrılarak biraz geriye doğru bakıldığında Amerikan bağımsız sineması denilen anlayışın kökenlerinin çok daha eskiye dayandığını kolaylıkla görülebilir. Samuel Fuller ve Nicholas Ray gibi isimlerin stüdyo sistemine kafa tutarak, Maya Deren ve Kenneth Anger gibi sinemacıların da deneysel çalışmalarıyla temelini attıkları bu anlayış, ilk somut karşılığını John Cassavetes’in ilk filmi, 1958 tarihli Gölgeler – Shadows’ta bulur ve bu yapımın kazandığı başarı Cassavetes’e Amerikan bağımsız sinemasının kurucusu gibi, biraz da iddialı bir ünvanın yakıştırılmasına neden olur. Sonraları Yeni Hollywood’un doğuşunu da kolaylaştıracak olan bu kapının aralanması Amerika’da “bağımsız” sinema yapmak isteyen birçok yönetmenin önünü açmıştır tabii ki. Bunlarda biri de John Cassavetes’i hocası olarak gören Jim Jarmusch.

Amerika’nın Ohio eyaletinde Akron şehrinde doğan Jim Jarmusch’un sinema kariyerine açılan yol 1971’de henüz 17 yaşında iken New York’a Amerikan ve İngiliz edebiyatı okumak üzere gelmesiyle açılır. Bu bölümden mezun olmasına kısa bir süre kala Paris’e, Fransız edebiyatı üzerine çalışmak için giden Jarmusch’un filmlerin büyüsüne kapılması da bu şehirde gerçekleşir. Öyle ki Paris’teki efsanevi Sinematek’te -kendi deyişisi ile- daha önce sadece hakkında yazılanları okuyabildiği Japon ve Avrupa filmlerini izleme şansı bulmuş; böylelikle kendisi üslubunda da etkisi rahatlıkla görülebilecek Robert Bresson, Yasujiro Ozu ve Jean Vigo gibi birçok önemli yönetmenin sinemasıyla tanışmıştır. New York’a döndüğünde NYU’ya sinema eğitimi için başvurmuş ve o döneme kadar bu konuda herhangi bir tecrübesi bulunmamasına rağmen kabul edilmiştir. Velhasıl Jarmusch burada verilen eğitimden memnun olmayıp okulu bıraktığı gibi burada öğretilmeye çalışılan şeyleri unutmak için çaba sarfetmesi gerektiğini söylemiştir filmlerinden de aşina olduğumuz ironik diliyle. Fakat burada geçirdiği süre içerisinde sektörden önemli isimlerle tanışmış, Nicholas Ray’le çalışma fırsatı bulmuştur.

Jim Jarmusch’un sineması hikâyeden ziyade karakter odaklıdır. O, önce karakteri -ya da karakterleri- zihninde tasarlar ve olay örgüsünü onun etrafında geliştirir. Bu yönelim yönetmenin 1980 tarihli ilk filmi Sürekli Tatil – Permanent Vacation’dan itibaren bariz bir şekilde kendisini hissettirir. Bu sebeptendir ki geriye doğru düşündüğümüzde izlediğimiz Jarmusch filmlerinden aklımızda canlananlar olay örgüleri değil, karakterler olur daha çok. Ölü Adam – Dead Man’de Johnny Depp’in canlandırdığı William Blake, Gizem Treni – Mystery Train’de Elvis Presley etrafına şekillenen bölümlerde gördüğümüz birbirinden dikkat çekici karakterler, Paterson’da Adam Driver’ın hayat verdiği filmle aynı ismi taşıyan otobüs şoförü, Hayalet Köpek – Ghost Dog’un merkezindeki Afro-amerikalı samuray tetikçi… Örnekleri daha da artılabilecek bu karakterlerin, izlediğimiz olaylardan daha akılda kalıcı olması Jarmusch’un Avrupa ve dünya sinemasından ilhamını alan üslubunun bir sonucudur. Benzer şekilde, Jarmusch’un özellikle kariyerinin ilk döneminde gözlemlenebilen sabit kamera ile çekilen, içinde genelde mimiksiz karakterlerin yer aldığı uzun planlar da benzer bir anlayışın uzantısı olarak kolaylıkla yorumlanabilir.

Onun sineması bir yanda da müzikle sürekli bir alışveriş hâlindedir. Tom Waits, John Lurie, Iggy Pop, RZA, Neil Young gibi müzisyenlerle oyunculuk ya da müzik gibi konularda çalışmış olmasının yanında özellikle Gizem Treni örneğinde olduğu gibi müzik, anlatılarının önemli bir parçasıdır. Bunun yanında Talking Heads’in The Lady Don’t Mind şarkısının videosuyla birlikte Year of the Horse ve Gimme Danger gibi iki müzik belgeseli için de kamera arkasına geçmiştir. Tüm bunların ışığında şu şekilde özetleyebiliriz ki Amerikan bağımsız sinemasının en önemli figürlerinden biri hâline gelmiş Jim Jarmusch’un sineması; edebiyat, dünya sineması ve müziğin -özellikle de punk’ın- cool bir harmanıdır.

Başlamak İçin En İyisi: Cennetten de Garip – Stranger then Paradise (1984)

Cannes’dan Altın Kamera ve Locarno’dan Altın Leopar gibi iki saygın ödül kazanmış bir film olan Cennetten de Garip, Jarmusch’un dehasını güçlü bir şekilde yansıttığı ilk eseridir de aynı zamanda. Amerikan sinemasının en sık kullanılan motiflerinden yol filmi kalıplarını kendi üslubuna göre yorumlar bu yapımda Jarmusch. Yaşadığı New York’ta tam bir yersiz yurtsuz portresi çizen Macaristan göçmeni Willie, arkadaşı Eddie ve 16 yaşındaki kuzenini merkezine alır bu anlatı. New York’ta başlayan hikâye karakterlerin oradan oraya sürüklenmesiyle Florida’ya kadar varır. Fakat belirttiğimiz üzere filmde Jarmusch’un asıl önemsediği yolculuğun kendisinden çok bu yolcuğuna çıkan karakterlerin durumudur. Üç karakter de farklı nedenlerle mevcut durumdan sıkılmışlardır ve vardıkları her yeni noktanın cennet olmasını hayal etmektedirler. Jarmusch’un tüm filmografisine yayılacak melankoli hissinin baskın olduğu atmosferdir bu arayışın asıl tonunu belirleyen. Ne çok karamsar ne de çok pozitif bir filmdir Cennetten de Garip; üç gencin adını ya da ne olduğunu bilmedikleri “yeni” bir şeye doğru çıktıkları, hayatın kendisi gibi bazen komik bazen kalp kırıcı bir yolculuktur.

Cennetten de Garip, sadece iki lensle çekilmiş, sadece 67 plandan oluşan, oldukça düşük bir bütçeyle, bir kısmı Wim Wenders’in verdiği filmlerle tamamlanmış siyah-beyaz bir yapımdır. Tam olarak bir yere ait olamayan ilginç karakterleri, melankolik ruh hâli ve Screamin’ Jay Hawkins’in efsanevi şarkısı I Put a Spell on You’nun anlatıya sağladığı katkı ile bu film, Jarmusch sinemasının çekirdeğinde yer alan tüm unsurları, belki de en rafine hâli ile barındırır.

Sonra Ne İzlemeli: Ölü Adam – Dead Man (1995)

Jim Jarmusch’un ilk dönem filmi olan Ölü Adam, seyircileri 19. yüzyılın Amerika’sının endüstriyelleşmenin arifesindeki batısına götürür. Bu yolculuğun tetikleyicisi ise Batı’ya muhasebecilik yapmak için giden bir “beyaz”, adını ünlü şairden alan William Blake’tir. Yeni geldiği coğrafyada bambaşka bir dünya ile karşılan bu adam, tesadüfen karşılaştığı yerli Hiçkimse’nin açtığı kanaldan, bu kez ruhani bir yolcuğula çıkar. Ölümle yaşam arasındaki döngüye ve Amerika’nın yaşadığı tarihsel dönüşüme dair sade görünümlü ama komplike bir anlatı sunar film. Cennetten de Garip’tekilere kıyasla tarihsel olarak biraz daha derinlikli bir yapıya sahip karakterler eşliğinde yine benzer bir arayışın içindedir Jarmusch. Fakat bu kez, daha önceki filmlerinde başardıklarının da etkisiyle anlatısını daha geniş bir ölçeğe yayar ve buradan belki de en politik eserini çıkarır.

Nereden Başlamamalı: The Dead Don’t Die (2019)

2013’te Sadece Aşıklar Hayatta Kalır – Only Lovers Left Alive ile nevi şahsına münhasır bir vampir filmine imza atan Jarmusch’un başka bir korku figürü olan zombilerin dünyasına adım atıyor oluşu en başından beri heyecan verici bir fikirdi; hele ki oyuncu kadrosundaki Adam Driver, Bil Murray, Steve Buscemi, Tilda Swinton gibi isimlerle birlikte düşündüğümüz zaman… Fakat geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin açılışını yapan The Dead Don’t Die’ın, ele aldığı zombi mefhumuna demode bir noktadan bakmasından sinema tarihine yaptığı sakil göndermelere değin Jarmusch filmografisinin şu zamana kadar ki dip noktası olduğunu söylersek abartmış sayılmayız. Bu filmin yönetmenin anlık bir form düşüklüğü olduğunu umut edip, kariyeri boyunca çektiği herhangi başka bir filmden başlamak Jarmusch’un dünyasına girmek açısından çok daha mantıklı olacaktır.

Bonus: Jim Jarmusch’un Favori Filmleri

  • Kırık Tomurcuklar – Broken Blossoms (Yön: D.W. Griffith, 1919)
  • Şafak – Sunrise (Yön: F.W. Murnau, 1927)
  • Kameraman – The Cameraman (Yön: Buster Keaton & Edward Sedgwick, 1928)
  • L’Atalante (Yön: Jean Vigo, 1934)
  • Roma Açık Şehir – Roma città aperta (Yön: Roberto Rossellin, 1945)
  • They Live by Night (Yön: Nicholas Ray, 1948)
  • Tokyo Hikâyesi – Tôkyô monogatari (Yön: Yasujiro Ozu, 1953)
  • Yedi Samuray – Shichinin no samurai (Yön: Akira Kurosawa, 1954)
  • Kumarbaz Bob – Bob le flambeur (Yön: Jean-Pierre Melville, 1956)
  • Mouchette (Yön: Robert Bresson, 1967)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information