BBC’nin geçen yılın sonunda 84 ülkeden 368 sinema yazarının katılımıyla gerçekleştirdiği “Kadın Yönetmenler Tarafından Çekilmiş En İyi 100 Film” listesinin birinci sırasında Jane Campion imzalı Piyano – The Piano yer alıyordu. 1954 doğumlu, Yeni Zelandalı yönetmenin, sınırlı üretim sayısına rağmen, sinema tarihindeki birçok klasiği geride bırakarak elde ettiği başarı, şüphesiz sinemasındaki büyüyle ilişkili olduğu kadar, hemen her filmine bir şekilde sirayet eden, feminist, geri adım atmayan bakış açısıyla da ilişkili. Antropoloji eğitimi aldıktan sonra resim üzerine çalışmalar yapan ve 80’li yılların başında Avustralya’ya taşınarak burada sinema eğitimine odaklanan Campion, 1982 yılında ilk kısa filmi Peel’i çeker. Bu film sonrasında Passionaless Moments (1983), After Hours (1984) gibi kısalarla yoluna devam eden Campion, ilk filmi Peel’in farkı bir kurgusuyla 1986 yılında Cannes Film Festivali’nde yarışır ve En İyi Kısa Film Ödülü’nü kazanır. Kısa filmlerindeki bu başarısı, Campion’a 1989’da Avustralya’da çektiği ilk filmi Sweetie’nin yolunu açar. Sıradan bir genç kadının hayatının, bir süredir görmediği ve kendisiyle zıt karakterdeki asi ablasının eve dönüşüyle nasıl değiştiğini konu eder filminde Campion. Yönetmen, Avustralya’nın banliyölerinden birinde yaşayan sıradan bir aileyi, ailenin kadın üyeleri üzerinden son derece özgün bir bakış açısıyla aktarır. Henüz ilk filminden Campion’un karakterleri özgünlüklerini, cinsiyetlerine dair yeganeliklerine borçludur. Hepsi güçlü, baskın karakterlerdir, ancak bu gücü yansıtmak  için eril özellikler bahşedilmemiştir kendilerine. Cannes Film Festivali’nde prömiyer yapan Sweetie Avustralya Film Akademisi Ödülleri’nde beş dalda adaylık elde eder (ve En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanır), aynı zamanda film Independent Spirit Awards’da o yıl En İyi Yabancı Film Ödülü’nü alır.

Campion’dan bir sinemacı olarak beklentilerin yükseldiği, gerek kısa filmleriyle, gerekse ilk filmiyle aldığı ödüller sonrasında bir yönetmen olarak giderek daha fazla ciddiye alındığı bir döneme gireriz. Sonrasında yönetmen, 1990 yılında Janet Frame’in otobiyografik romanından Laura Jones’un senaryolaştırdığı edebiyat uyarlaması Masamdaki Melek – An Angel at My Table’ı çeker. 1920’lerin ve 30’ların Yeni Zelanda’sında geçen film, orta sınıfa mensup kalabalık bir aileden gelen yazar Janet Frame’in hayatına odaklanır. Bir kez daha aile ilişkilerine, bu aile ilişkilerinde kadınların rolüne odaklanmıştır Campion ve filminde orta sınıf ahlakıyla etrafında duvarlar çekilen Janet’in ilham verici hayat hikâyesini anlatır. Campion, bu filmle ikinci kez aday olduğu Independent Spirit Awards’da bir kez daha En İyi Yabancı Film Ödülü’ne uzanır. Yönetmen, 1993 yılındaysa ona asıl şöhreti kazandıran başyapıtı Piyano’yu çekecektir. The Piano, Campion için uzun soluklu bir kariyerin ve gerek filmlerdeki kadın karakterlere, gerekse filmlerin üretim aşamasındaki kadın yönetmenlere dair oturmuş bakış açısını değiştiren filmlerden biri olur.

Kariyeri boyunca, görsel ve işitsel olarak eşini benzerini bulamayacağımız türden dünyalar yaratmayı seven, bir yandan da feminist bakış açısıyla ufku geniş anlatılara imza atan Campion, Bir Kadının Portresi – The Portrait of a Lady gibi görece düzeyde sıradan uyarlamalara da, Tutku Esirleri – In The Cut (2003) gibi tarzının dışında denemelere de imza atmıştır. Aynı zamanda Top of the Lake gibi, çağdaşlarının çok ötesinde bir diziyle, televizyon dizilerindeki kadın karakterlere ve cinsiyet rollerine çiçek dürbünüyle bakmayı başarır. Campion’un kariyerine başlangıç için en özel tercih bu bağlamda, onu 100 filmlik devasa bir listenin zirvesine oturtan Piyano olacaktır.

Başlamak İçin En İyisi: Piyano – The Piano (1993)

90’lı yıllarda çektiği dört filmden üçünde (An Angel at My Table, The Piano, The Portrait of a Lady, Holy Smoke) günümüzde geçmeyen öyküler seçer ve tarihin görece düzeyde yakın, belirli dönemlerine odaklanmayı tercih eder Campion. The Piano’daysa 19’uncu yüz yılın ortalarında, Yeni Zelanda’da geçen bir hikâyeye çevirir kamerasını. Senaryosunu yine kendisinin kaleme aldığı filmde, psikolojik sebeplerden konuşma yetisini yitiren Ada adlı genç bir kadın, uzak bir sahil kasabasında yaşayan orta yaşlı bir adamla anlaşmalı biçimde evlendirilir. Küçük yaşlardaki kızıyla beraber bu adamın evine yerleşmeye gelen Ada, aslen iyi bir piyano eğitmenidir ve konuşamadığı için dünyayla piyanosu ve işaret diliyle iletişim kurmaktadır. Bir noktadan sonra taşındıkları dış dünyadan izole kasabada Ada, kendine özel bir dünya inşa eder ve hayatın ona çizdiği sınırları aşabileceğini keşfeder.

Başrollerinde Holly Hunter, Sam Neill, Harvey Keitel ve Anna Paquin’in yer aldığı film, hem son derece çarpıcı bir dönem portresi çıkartır hem de müthiş bir karakter çalışmasıdır. Hunter’ın müthiş oyununun da yardımıyla Campion, Ada’nın dünyasını yansıtırken çok güçlü bir atmosfere erişir. Unutulmaz anlarla ve yıllarca izleyicide kalacak imgelerle dolu bir filmdir The Piano. Çok ağır olduğu için plajda bırakılan piyanonun vesile olduğu aşk hikâyesinden, Ada’nın yağmur ve çamurla bezeli yalnızlığına dek Campion’un kendine has üslubunun her anına sindiği bu başyapıt, Cannes’da Altın Palmiye’ye uzanır, böylelikle de Campion, bu ödülü kazanan ilk kadın yönetmen olur. Film aynı zamanda sekiz dalda Oscar adaylığı kazanır. Campion, En İyi Yönetmen kategorisinde aday gösterilen ilk kadın yönetmen olurken, The Piano da bir kadın yönetmenin çektiği, En İyi Film kategorisinde Oscar adayı olan ilk film olarak tarihe geçer. Film birçok açıdan hem bir mihenk taşı hem de o güne dek kadınların görmezden gelinmesinin bir sembolüne dönüşür. The Piano, Campion’un kariyerinde uzun süre aşamadığı bir yapıt olarak kalır, ancak onun zengin dünyasının keşfinde izleyiciye müthiş ipuçları sunan yapısıyla defalarca izlenmeyi hak eden bir film olarak yıldan yıla etkisi daha da büyür.

Sonra Ne İzlemeli: Parlak Yıldız – Bright Star (2009)

The Piano sonrasında çektiği The Portrait of A Lady, Kutsal Duman – Holy Smoke, Tutku Esirleri – In the Cut gibi filmlerde tutarlı tavrını sürdürür, ancak filmleriyle ilgili eleştiriler görece düzeyde coşkusunu yitirir. In The Cut, bir hayli görmezden gelinen bir film olur örneğin. Meg Ryan’ın filmdeki varlığı nedeniyle filme burun kıvıranlar olduğu gibi, Ryan’ın filme kattıkları, Campion’un ana karakterini ele alış biçimindeki feminist yaklaşımın sertliği ve 70’li yılların Amerikan Yeni Dalgası’na selam çaktığı incelikli rejisi hak ettiği değeri görmez. Bu filmden altı yıl sonra çektiği Parlak Yıldız – Bright Star’sa Campion’un kimilerine göre dönüş filmi olur (Hâlbuki hiçbir yere gitmemiştir). Bright Star’da Campion, John Keats – Fanny Brawne aşkına odaklanmak suretiyle, 2000’li yılların en iyi aşk filmlerinden birine imza atar. Ünlü İngiliz şair Keats’in, yakın arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı evin sahibesinin kızı olan Fanny Brawne’la yaşadığı dillere destan aşkı, Keats’in değil, Fanny’nin biyografisini çekiyormuşcasına, farklı bir yaklaşımla ele alan Campion, işin kolayına kaçmadan, ucuz numaralara başvurmadan şairane bir atmosfer yaratmayı da başarır. Başrollerinde Abbie Cornish ve Ben Whishaw’un yer aldığı film, Campion’un kariyerinde tek bir anlatı biçimine ve politik olarak belirli bir bakış açısına bağlı kalmadan, dönüşerek ilerlediğinin ispatı gibidir. AFI Ödülleri’nde 11 dalda adaylık kazanan film, Akademi tarafından Oscar ödüllerinde görmezden gelinir.

Nereden Başlamamalı: Bir Kadının Portresi – The Portrait of A Lady (1996)

The Piano’nun üç yıl sonrasında çektiği Bir Kadının Portresi – The Portrait of a Lady, Jane Campion’la bağdaşlaştırabileceğimiz temalar barındırmasına rağmen, onun inceliğinden yoksun bıraktığı bir edebiyat uyarlamasıdır. Henry James’in romanından, yönetmenin daha önce de birlikte çalıştığı senarist Laura Jones tarafından uyarlanan The Portrait of a Lady, bağımsız ruhlu bir kadın olan Isabel’le, başarılı ama berbat karakterli sanatçı eşi Gilbert’ın mutsuz evliliğine odaklanır. Başta da söylediğimiz üzere, Campion’un filmlerinin karakteristik özelliklerine sahip bir hikâyesi olmasına rağmen film, sıradan bir kostüme dramdan öteye gidemez. Nicole Kidman, John Malkovich ve Barbara Hershey’in başrollerini paylaştığı filmde bilhassa Kidman – Malkovich ikilisinin uyumu ve performansları göz kamaştırıcıdır. Buna karşılık filmden yalnızca Barbara Hershey, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilir. The Portrait of a Lady, Campion’un Kidman’ın canlandırdığı Isabel karakterine yaklaşımı ve başarılı dönem portresi haricinde, yönetmenin dünyasını yansıtmak açısından etkisiz bir film olarak kalır. Hâliyle film, Campion’un kariyerine hâkim olmak isteyen izleyicilerin sona bırakabileceği bir seyirlik olarak not edilebilir.

Bonus: Jane Campion’un En Sevdiği 9 Film

1- Yedi Samuray – Shichinin no samurai (1954)

2- Gece Bekçisi – Il portiere di notte (1974)

3- Koşun İtfaiyeciler – Horí, má panenko (1967)

4- Arzunun O Belirsiz Nesnesi – Cet obscur objet du désir (1977)

5- Nefret – Le mepris (1963)

6- Tokyo Hikâyesi – Tôkyô monogatari (1953)

7- Issız Sokaklarda – La Strada (1954)

8- Bir Evlilikten Manzaralar – Scener ur ett äktenskap (1974)

9- Samurai I: Musashi Miyamoto (1954)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information