Advertisement


Almanya’nın birleşme süreci sonrasındaki 30 yıllık süre zarfında şekillenen Christian Petzold filmografisi, sinema tarihini, türleri, Almanya ve Avrupa tarihini, benliği, politik bellek ve mekânı, en nihayetinde de zamanın bizzat kendisini ele alış biçimiyle yakın dönemin en özgün filmlerinden bazılarından oluşur. Farklı öyküler üzerinden benzer temaları ele alan televizyon-film çalışmaları, sinema tarihinin klasiklerini yeniden inşa ettiği, türleri öznel biçimde yeniden tanımladığı filmleri ve ana akım hikâyecilikle güçlü bir savaş veren, ona adeta saldıran, ancak bunu olabilecek en sakin üslûpla yapan anlatısıyla Petzold, günümüzün en önemli yönetmenlerinden biridir. Hâlihazırda film üretmeyi sürdüren Petzold, “Berlin Okulu”nun da güçlü temsilcilerinden biri ve ekolün evrimleşmesinde söz sahibi bir isimdir.

60’lı yılların sonunda Batı Almanya’da kurulan Berlin Film ve Televizyon Okulu (DFFB) aynı zamanda Avrupa coğrafyası için yeni bir sinema ekolünün de habercisidir. Öğrenci hareketlerinden ve dönemin hızlı politik atmosferinden hayli etkilenen okulun ilk nesil öğrencilerinden biri de Harun Farocki olur. Harun Farocki, kariyeri boyunca çoğu avangart sinemaya dâhil edilebilecek 90’ın üzerinde filme imza atar. Uluslararası arenada ve ana akım mecralarda kendisine sık yer bulamayan Farocki, Berlin Okulu’nun düşünsel hafızası konumundaki isimlerden biridir. Christian Petzold’un öğrencilik yıllarında tanışır Farocki’yle. 2014 yılındaki vefatına kadar Harun Frocki’yle birlikte çalışan ve aralarında bir nevi mentör-öğrenci ilişkisi bulunan ikilinin ilişkisi, aşağıda mevzu bahis edeceğimiz filmlerde de, Petzold’un sinemasında da yüksek bir etkiye sahiptir. Farocki ve Petzold, gerek televizyon gerekse sinema filmlerinden mütevellit beş filmin senaryosunu birlikte kaleme almıştır. Bilhassa Petzold’un politik bir ajandaya sahip olmayan ama politik bir bilinçten ayıramayacağımız manyetik bir film evreni yaratmasında Farocki’nin katkısının -kendi filmografisi ve yönetmenin beyanatı ışığında- yadsınamaz olduğunu söyleyebiliriz.

80’li yılların sonunda tamamladığı eğitimi sonrasında Christian Petzold, Farocki’nin filmlerinde asistanlık yapar ve kısa film çalışmalarının ardından en nihayet 1995 yılında ilk uzun metrajı, televizyon filmi olarak çektiği Pilotinnen’e imza atar. Sonrasında yine televizyon için çektiği filmlerden biri olan 1996 yapımı Cuba Libre, Farocki’yle kaleme aldıkları ilk film olur. Bu filmlerde Almanya’nın 90’lardaki toplumsal hayatından mikro portrelerin öykülerine odaklanan Petzold, 2000 tarihli ilk sinema filmi Die innere Sicherheit – The State I Am in’de sol görüşlü militan bir ailenin kaçaklık yaşamına odaklanır ve ülkenin çeşitli yerlerinde gözden ırak biçimde yaşamaya çalışan bu aile üzerinden Petzold, sinemasının temelini oluşturan kimi unsurlara göz kırpar. 80’li yıllardan itibaren Berlin’de yaşasa da, aslen küçük bir şehir olan Hilden’da dünyaya gelen yönetmen, Almanya’nın merkeze uzak köşelerinde geçen hikâyelere kamerasını çevirir çoklukla. Bir “hayalet” gibi ülkeyi dolaşan karakterler üzerinden günümüzle geçmiş arasında sadece bir bağ kurmaz, geçmişle günümüzü aynı anda anlatmayı, çift katmanlı bir anlatı kurmayı amaçlar. Die innere Sicherheit böyle bir filmdir. Sonrasında çektiği ve Die innere Sicherheit’i de dâhil ederek “Hayalet Üçlemesi” olarak da anabileceğimiz, Hayaletler – Gespenster (2005) ve Yella (2007) gibi filmlerinde tezlerini genişleterek sürdürür. Zamanın izlerinden ve coğrafyanın duygu durumundan azade kalamayan karakterleri üzerinden, politik sinema alanına kolaylıkla yerleştirebileceğimiz, ancak sinema tarihi ve tür sineması üzerinden de ilerleyen, kara filmlerin, melodramların  kahramanlarından izlediğimiz grift ilişkileri tarihsel ve toplumsal bir mantığa bürüdüğü, estetiğini de bu mantığın oluşturduğu filmlere yelken açar Christian Petzold. Bu bağlamda ele alınabilecek bir aşk üçgeni sunan 2008 yapımı Jerichow ve yine televizyona çektiği Dreileben serisinin bir parçası hüviyetindeki Etwas Besseres Als Den Tod (2011) yine Almanya’nın gözden ırak bir köşesinde, cımbızla kenara ayrılmış karakterlere sahiptir. Christian Petzold, tarihin bugündeki ve karakterleri üzerindeki etkisini, bazen de mekân tercihleriyle keskinleştirir. Hastaneler, oteller, misafir evleri, bakımevleri, açık araziler, sahiller, ormanlık alanlar gibi, birbirine yakınsayan mekânlara filmlerinde sıklıkla yer verir. Filmlerindeki içtenlik, ilişkileri anlatırken başvurduğu yalın dil, geçmişin kolektif acısını bir biçimde duyumsayan karakterlerini unutulmaz kıldığı gibi, “acısını hâlâ hissettiğimiz bir geçmiş, aslında geçmemiştir ve hâlâ bugünümüzdür.” gibi bir önermeye de ulaşır.

2012 yapımı Barbara’yla beraber tezinde farklı bir safhaya geçerek kamerasını geçmişte geçen bir öyküye çevirir. Bu filmde, yukarıdaki mevzu bahis mekân kullanımı sayesinde zamanı yine istediği gibi eğip bükebilecek ve bu durum, tarihi, bir olaylar silsilesi olarak değil, gelecekte de devam eden, anlaşılması güç bir duygu durumu olarak ele almasında faydalı olacaktır. Doğu Almanya’dan Batı’ya kaçmaya çalışan ve taşraya sürülmüş bir doktorun hikâyesini anlattığı Barbara sonrasında, Yahudi Soykırımı’ndan sağ kurtulan bir kadının öyküsünü anlattığı Yüzündeki Sır – Phoenix’e (2014) imza atar. Bu filmin ardından da öyküsü 40’lı yıllarda geçen, ancak günümüzün mekânlarında anlatılan bir film olarak 2018 yapımı Transit’le tezini görselleştirir Petzold. 70. Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan son filmi Undine’de bu kez geçmişten beri Berlin’de yaşam süren mitolojik bir karakteri günümüzde karşımıza çıkaran yönetmen, şehir ve şehir hafızasına dair nefis bir aşk öyküsüne imza atar. Tüm bunların ışığında, Petzold’la ilk kez karşılaşacak bir izleyici için, çalışmayı çok sevdiği oyuncular dâhil neredeyse yönetmene dair tüm unsurları içinde barındıran Phoenix – Yüzündeki Sır iyi bir başlangıç noktası olacaktır.

Başlamak İçin En İyisi: Yüzündeki Sır – Phoenix (2014)

II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında açılan Phoenix, soykırım kamplarından sağ kurtulan ancak aldığı ölümcül darbe nedeniyle yüzü tanınmaz hale gelen Nelly’nin öyküsüne odaklanır. Nelly’nin sağ kalan yakınları, onu gestapoya ihbar eden kişinin kocası Johnny olduğuna inanmaktadır ki Nelly’nin de bu konuda şüpheleri vardır. En nihayet yüz ameliyatı geçirip yeni bir kimlik ve yüze kavuşan Nelly, kendisini bir başkası olarak tanıtmak suretiyle yeniden kocasıyla yüzleşince hikâye boyut değiştirir. Artık Nelly kendisi değildir, bir benlik yitimi yaşamıştır, Johnny de savaştan önceki benliğini yitirmiş, kaybolmuştur. Aralarındaki tek bağ, öldüğü varsayılan, Nelly’nin eski kimliği, bir yerde “hayaleti”dir aslında. İkili birlikte bu hayaleti yine Nelly’nin yeni suretinde var ederler…

Petzold’un müthiş bir iş birliği içinde olduğu yıldız oyuncu Nina Hoss‘un, başrolü Barbara’daki partneri Ronald Zehrfeld’le paylaştığı film, yönetmenin sinemasına dair neredeyse bütün öğeleri bünyesinde barındıran, finaliyle izleyicisini duygusal anlamda da darmadağın etmesi muhtemel bir başyapıt olarak anılmayı hak eder. Tarihin, karakterler üzerindeki etkileriyle ele alındığı bu epey farklı II. Dünya Savaşı sonrası filmi, yönetmenin klasik Hollywood tür sinemasına dair duyduğu aşkın da bir meyvesidir. Nelly ve Johnny ilişkisinde Mitchell Leisen imzalı No Man of Her Own (1950), Jacques Tourneur filmi Darağacımı Yükseğe Kur – Out of the Past (1947) gibi yapıtlardan izler bulmak mümkündür. Aynı zamanda Phoenix, Rainer Werner Fassbinder’in Bir Evliliğin Öyküsü – Die Ehe der Maria Braun’ıyla bariz biçimde benzeşir. Petzold bu filmlerin ve elbette melodram, kara film gibi türlere dair klişelerin kendi algısında harmanlandığı, ana akım senaryo anlatılarına karşı duran, estetiğini de buradan kuran bir yapı oluşturur.

Phoenix, Johnny’nin, öldüğünü düşündüğü eşi Nelly’i filmin finaline dek tanıyamadığı bir anlatıda oluşabilecek mantık sorunlarını göze alarak aslen benlik yitiminin de altını kalın biçimde çizer. Bir başka tarihi dram Barbara’da da benzer bir durum hasıldır. Film Doğu Almanya’da sürgün edilen bir doktor olan Barbara’ya odaklanır. Barbara da, tıpkı Nelly gibi benliği elinden alınmış biçimde çıkar karşımıza. Sürüldüğü kasabada, eskiden olduğu gibi mesleğinin zirvesinde bir doktor değildir artık, benliği bu kez siyasi idare tarafından örselenmiştir. Film birçok açıdan “anti dönem filmi” denebilecek kıvamdadır. Dönemin politik figürlerinden bahis açılmaz, döneme dair sanat yönetimi çalışması minimal sularda seyreder. Yukarıda da bahsi geçen Transit’teyse Petzold dönem filmi kavramına çok daha radikal bir şekilde yaklaşacak, Anna Seghers’in 40’lı yıllarda geçen romanını günümüzün Marsilya’sında çekecektir. Geçmişin hayaletlerinin günümüz şehirlerinde gezindiği film, bir yazarın kimliğine bürünerek kaçan bir göçmenin ve söz konusu yazarın eşinin öyküsüdür. Transit görsel tercihleri hasebiyle II. Dünya Savaşı’ndan günümüz politik iklimine açılan kapıları aralar.

Sonra Ne İzlemeli: Yella (2007)

Daha önce de bahsettiğimiz üzere Christian Petzold geçmişle ve geçmişin acısıyla olan ilişkisini, etrafımızdaki hayaletler üzerinden kurar. Hayaletler, tıpkı bu isimdeki filmi Gespenster’de olduğu gibi hiçbir şeyin geçmediğinin bir simgesi gibidir. Hiçbir şeyin yok olamayacağının ve yeni doğan her şeyin eskilerle beraber oluşan heyulaya ekleneceğinin göstergesidir onlar. Yönetmenin yine Nina Hoss’la birlikte çalıştığı filmi Yella, Die innere Sicherheit ile başlayan “hayaletler” temalı filmlerinin zirve noktalarından biridir. Çünkü film bir yanıyla Petzold’un sinemasal dünyasına aitken bir yanıyla da başlı başına bir tür sineması denemesi olarak dikkat çeker. Zira film, 1962 yapımı gerilim klasiği Carnival of Souls’un serbest bir yeniden çevrimidir.

Filmde şiddet eğilimli bir adamla yaptığı zehirli evlilikten yakasını zor alan Yella, boşanma sonrasında her şeye rağmen kocasından kurtulamamıştır. En nihayetinde bir iş bulup şehir değiştirmeye karar veren Yella’nın yaşamı, kocası nedeniyle yine rayına girmez. Almanya’nın merkeze uzak bölgelerinde, ücra otellerinde ve neoliberal ekonomi politikalarının filizlendirdiği iş merkezlerinde geçen film, ana karakteri Yella üzerinden ülkeye dair ilginç bir portre çıkarırken, aynı zamanda farklı, ezberbozan bir gerilim anlatısı kurar. Petzold’un kariyerine yapılacak bir yolculukta, yeni kapılar açacak olması hasebiyle ikinci durak olmaya bu nedenle ziyadesiyle uygun bir yapımdır.

Nereden Başlamamalı: Dreileben – Etwas Besseres Als Den Tod (2011)

2011 yılında bir televizyon projesi olarak hayata geçirilen Dreileben (Üç Hayat), üç yönetmenin çektiği, birbirleriyle ortak noktaları olan üç farklı televizyon filminden oluşan bir mini seri. Dominik Graf ve Christoph Hochhäusler’in de iki farklı filmle dâhil olduğu seri için Christian Petzold Etwas Besseres Als Den Tod adlı filmi çeker. Her ne kadar Petzold bu filmde kendi sinemasına ait birçok unsurun yerli yerinde olduğu bir anlatıya imza atsa ve nefis bir öykü sunsa da, Etwas Besseres Als Den Tod, yönetmenin dünyasının dışından öykülerin de yer aldığı bir serinin içerisinde yer alıyor olması hasebiyle Petzold’un sinemasına başlangıç için uygun bir nokta sayılmaz.

Film, bir bakımevinde çalışan genç doktor adayı Johannes ve tesadüfen göl kenarında tanıştığı otel çalışanı Ana’nın aşk hikâyesine odaklanır. Her daim olduğu gibi Petzold’un ana karakteri Johannes de bir arafta, geçiş sürecindedir. Johannes’in süreçte tanıştığı Ana’yla yaşadığı safiyane aşka odaklanan Petzold, yine bir benlik yitimine ve bunun sebep olduğu trajediye izleyiciyi şahit eder.

Bonus: Petzold Filmlerindeki Diegetic Şarkılar

Filmin fiziki dünyasının bir parçası hâline gelen ve karakterler tarafından da işitilen türden şarkılar, diegetic müzik kullanımı sınıfına girer. Christian Petzold da bu tür müzik kullanımına filmlerinde sıklıkla yer verir ve birçok filminde neredeyse baş döndürücü, duygusal etkisi yüksek sahnelere imza atmayı başarır. Etwas Besseres Als Den Tod’un meşhur dans sahnesinde Julie London‘un Cry Me River‘ını işitiriz. Yella’da, ana karakterimiz ve otelde tanıştığı Philipp’in yakınlaşmasını sağlayan parça Julie Driscoll, Brian Auger & The Trinity‘den Road to Cairo olur. 2008 yapımı filmi Jerichow’un fragmanında da yer bulan Nilüfer‘in Karar Verdim adlı parçası yine bir başka bir örnektir. En nihayet Phoenix’te anlatının önemli bir parçası olan, filmin finalinde bizzat Nina Hoss’un sesinden işittiğimiz Kurt Weill-Ogden Nash işbirliğinin ürünü Speak Low da listemize dahil edilebilir. Yönetmenin son filmi Undine’de, filmin gerilimli anlarından birinde patlayan bir mizah unsuru olarak Bee Gees‘in Stayin’ Aliveına yer verildiğini de belirtelim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information