Advertisement
Ercan Kesal'ın yönetmen koltuğunda oturduğu ilk uzun metraj film Nasipse Adayız, şüphesiz ki yılın en merakla beklenen yerli yapımlarından biriydi. Zira Kesal, Nuri Bilge Ceylan'ın 2002 tarihli filmi Uzak'ta kamera karşısına geçmesinden bu yana, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu'da, Küf, Yozgat Blues ve Anons gibi filmlere gerek oyuncu gerekse senarist olarak katkı sunması sayesinde Türkiye sinemasının saygın bir figürü durumunda. Hâl böyle iken Rotterdam gibi dünyanın önemli film festivallerinden birinde dünya prömiyerini yapan Nasipse Adayız'a, hele ki ülke sinemasının son yıllardaki kısır ve yaratıcılıktan yoksun durumunu göz önünde bulundurduğumuzda kayıtsız kalmak pek mümkün değil. Nasipse Adayız, 2000'li yılların başında CHP'den Beyoğlu Belediye Başkanlığına aday olması için adı geçen, yani aday adayı olan Kesal'ın kişisel deneyiminden yola çıkarak kaleme aldığı, aynı isimli romanın uyarlaması. Tıpkı Kesal gibi İstanbul'daki özel bir hastanenin sahibi olan Kemal Güner isimli karakterin adaylık çalışmalarını yürüttüğü zaman diliminin, hengame dolu bir gününe odaklanan film, bu konuda yeni fikirler üretmese de günümüz Türkiye'sinin siyasi atmosferine dair ilgi çekici detaylar barındırıyor ama gerek özgün bir sinema dili bulamaması gerekse de politik bir taşlama mı, yoksa trajikomik bir karakter çalışması mı olduğu konusunda bir türlü karar verememiş gibi görünen anlatı yapısıyla vasatı aşamıyor. Nasipse Adayız: Türkiye ve Romanya Arasında Film, hemen hemen tüm sahnelerinde yer alan, ahlaki bir çürümüşlük alanı olarak resmettiği politik atmosferin içine bıraktığı ana karakterinin ruh hâlinin; yaşadıkları, maruz kaldıkları ve kendi hırsları ile nasıl değişip dönüştüğünü mercek altına almak istediğini henüz açılış sahnesinde açık ediyor. Filmin genel üslubunu çağrıştırsa da gerçeküstücü bir ton da barındıran bu sahnede Kemal karakterini, kendisini belediye adayı olarak göstermesini arzu ettiği parti yetkilerinin huzuruna çıkışı esnasında, biraz bıkkın ve bıkkınlığın etkisiyle tepkisiz yüzünü, içinde bulunduğu duygu durumunu yansıtacak şekilde yakın planda görüyoruz. Bu esnada ses bandını domine eden Mehter Marşı ile günümüz siyasetine bariz bir atıfta bulunulurken, parti "büyüklerinin" sıra sıra dizildiği masanın üzerinde yer alan ve orada bulunuşlarıyla absürt bir etki yaratan masa lambaları ister istemez dikkat çekiyor. Bu lambalar, Nasipse Adayız'ın en önemli sekanslarından birinde; Kemal'in memleket derneklerini ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerini bir düğün salonunda bir araya getirerek vaatlerini sunduğu blokta da göze çarpıyor. Filmin hem açılışında hem de finaline yakın, çok önemli bir sekansında yer alan bu lambalar vasıtasıyla anlatının tamamında, absürdün kendisi hissettirdiği bir bütünlük kurulmak istendiği muhakkak. Fakat iki sahne arasında geçen sürede, karakterin duygu dünyasında ya da ruh hâlinde herhangi değişiklik olmaması, bir anlamda tamamını Kemal Güner'e ayıran filmin başladığı noktada nihayete ermesi, karakterin içine düştüğü ve son derece iyi tasarlanmış ve pratiğe geçirilmiş kaotik sahnelerin anlatı içindeki işlevini sorgulatacak bir hâl alıyor. Bu noktada şunu belirtmekte fayda var ki, ana karakterin şoförü Naci üzerinde yaşadıklarının yarattığı hırçınlıkla sınıfsal bir baskı kurmaya yeltendiği ve boşandığı eşi Figen ile diyalog kurduğu anlar karakterin tekdüzeliğinde olumlu kırılmalar yaratsa da son tahlilde bu anlarda yaşananlar da Kemal'in daha derinlikli bir karakter olması için yeterli olamıyor. Nasipse Adayız'ın güç elde etme arzusuyla yanıp tutuşan erkeklerin türlü dalavereler, başta memleketçilik olmak üzere "üretilmiş" yöntemler üzerine kurduğu, herkesin çıkar peşinde koştuğu ve amansız bir alt-üst ilişkisiyle süregelen siyasi atmosfere el…

Yazar Puanı

Puan

Nasipse Adayız, bu konuda yeni fikirler üretmese de günümüz Türkiye'sinin siyasi atmosferine dair ilgi çekici detaylar barındırıyor ama gerek özgün bir sinema dili bulamaması, gerekse de politik bir taşlama mı, yoksa bir trajikomik karakter çalışması mı olduğu konusunda bir türlü karar verememiş gibi görünen anlatı yapısıyla vasatı aşamıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.6 ( 6 votes)
60

Ercan Kesal’ın yönetmen koltuğunda oturduğu ilk uzun metraj film Nasipse Adayız, şüphesiz ki yılın en merakla beklenen yerli yapımlarından biriydi. Zira Kesal, Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 tarihli filmi Uzak’ta kamera karşısına geçmesinden bu yana, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da, Küf, Yozgat Blues ve Anons gibi filmlere gerek oyuncu gerekse senarist olarak katkı sunması sayesinde Türkiye sinemasının saygın bir figürü durumunda. Hâl böyle iken Rotterdam gibi dünyanın önemli film festivallerinden birinde dünya prömiyerini yapan Nasipse Adayız’a, hele ki ülke sinemasının son yıllardaki kısır ve yaratıcılıktan yoksun durumunu göz önünde bulundurduğumuzda kayıtsız kalmak pek mümkün değil.

Nasipse Adayız, 2000’li yılların başında CHP’den Beyoğlu Belediye Başkanlığına aday olması için adı geçen, yani aday adayı olan Kesal’ın kişisel deneyiminden yola çıkarak kaleme aldığı, aynı isimli romanın uyarlaması. Tıpkı Kesal gibi İstanbul’daki özel bir hastanenin sahibi olan Kemal Güner isimli karakterin adaylık çalışmalarını yürüttüğü zaman diliminin, hengame dolu bir gününe odaklanan film, bu konuda yeni fikirler üretmese de günümüz Türkiye’sinin siyasi atmosferine dair ilgi çekici detaylar barındırıyor ama gerek özgün bir sinema dili bulamaması gerekse de politik bir taşlama mı, yoksa trajikomik bir karakter çalışması mı olduğu konusunda bir türlü karar verememiş gibi görünen anlatı yapısıyla vasatı aşamıyor.

Nasipse Adayız: Türkiye ve Romanya Arasında

Film, hemen hemen tüm sahnelerinde yer alan, ahlaki bir çürümüşlük alanı olarak resmettiği politik atmosferin içine bıraktığı ana karakterinin ruh hâlinin; yaşadıkları, maruz kaldıkları ve kendi hırsları ile nasıl değişip dönüştüğünü mercek altına almak istediğini henüz açılış sahnesinde açık ediyor. Filmin genel üslubunu çağrıştırsa da gerçeküstücü bir ton da barındıran bu sahnede Kemal karakterini, kendisini belediye adayı olarak göstermesini arzu ettiği parti yetkilerinin huzuruna çıkışı esnasında, biraz bıkkın ve bıkkınlığın etkisiyle tepkisiz yüzünü, içinde bulunduğu duygu durumunu yansıtacak şekilde yakın planda görüyoruz. Bu esnada ses bandını domine eden Mehter Marşı ile günümüz siyasetine bariz bir atıfta bulunulurken, parti “büyüklerinin” sıra sıra dizildiği masanın üzerinde yer alan ve orada bulunuşlarıyla absürt bir etki yaratan masa lambaları ister istemez dikkat çekiyor. Bu lambalar, Nasipse Adayız’ın en önemli sekanslarından birinde; Kemal’in memleket derneklerini ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerini bir düğün salonunda bir araya getirerek vaatlerini sunduğu blokta da göze çarpıyor. Filmin hem açılışında hem de finaline yakın, çok önemli bir sekansında yer alan bu lambalar vasıtasıyla anlatının tamamında, absürdün kendisi hissettirdiği bir bütünlük kurulmak istendiği muhakkak. Fakat iki sahne arasında geçen sürede, karakterin duygu dünyasında ya da ruh hâlinde herhangi değişiklik olmaması, bir anlamda tamamını Kemal Güner’e ayıran filmin başladığı noktada nihayete ermesi, karakterin içine düştüğü ve son derece iyi tasarlanmış ve pratiğe geçirilmiş kaotik sahnelerin anlatı içindeki işlevini sorgulatacak bir hâl alıyor. Bu noktada şunu belirtmekte fayda var ki, ana karakterin şoförü Naci üzerinde yaşadıklarının yarattığı hırçınlıkla sınıfsal bir baskı kurmaya yeltendiği ve boşandığı eşi Figen ile diyalog kurduğu anlar karakterin tekdüzeliğinde olumlu kırılmalar yaratsa da son tahlilde bu anlarda yaşananlar da Kemal’in daha derinlikli bir karakter olması için yeterli olamıyor.

Nasipse Adayız’ın güç elde etme arzusuyla yanıp tutuşan erkeklerin türlü dalavereler, başta memleketçilik olmak üzere “üretilmiş” yöntemler üzerine kurduğu, herkesin çıkar peşinde koştuğu ve amansız bir alt-üst ilişkisiyle süregelen siyasi atmosfere el attığı noktalarda da benzer bir tekrar duygusu kendini hissettiriyor. Bu sahnelerin bazıları – Kemal’in kalabalık bir asansörün dışında kaldığı ya da protez bir dişi cebine sokmak durumda kaldığı sahneleri örnek verebiliriz burada – gündelik hayatın içinden fırlamış “saçma” gerçeklik duygusuyla güldürmeyi başarıyor olsa da bu anların birbirinin varyasyonları olduğu minvalinde bir duygu ortaya çıkıyor bir noktadan sonra. Kemal’in siyasi hayatındaki gelişim yolunda bir adım olarak gördüğü, parti lideri “Bir Numara” ile diyalog kurduğu iki sahne arasındaki benzerlikler, filmin karakter gelişimi konusundaki eksiklikleriyle birleşince buradan yeni bir anlam ya da fikir çıkmadığı gibi, hedeflenen mizah duygusunda da bir düşüş ortaya çıkıyor.

Anlatısındaki bu türden sorunlara rağmen Nasipse Adayız, iyi tasarlanmış ve iyi çekilmiş sahneleri ile seyir zevki belirli bir seviyenin üzerinde olan bir yapım. Özellikle de karakterin seçim koşturmacasında içine düştüğü kaosun etkisiyle zaman zaman oradan oraya savruluşunu, zaman zaman sürece yabancılaşmasını, zaman zaman da hırslarının peşinde koşarken dışarı itilmesini yansıtan -belirtmeye çalıştığım üzere birbirini tekrar ediyor gibi görünen- ve büyük ölçüde uzun planlardan oluşan bu sekanslar, görüntü yönetiminden ses tasarımına, koreografilerinden oyunculuk performanslarına iyi kotarılmış durumda. Velhasıl Nasipse Adayız’ın en güçlü olduğu bu alan, onun en büyük dezavantajına da dönüşüyor. Zira bu söz konusu sahnelerin özellikle son 15-20 yılda dikkat çeken Romen sinemasının bir yeniden üretimi gibi göründüğü, dolayısıyla anlatıdaki tekrar hissinin sinema dilinde de kendini hissettirdiği söylenebilir. Öyle ki Nasipse Adayız’ın bazı anları, görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu’nun harikalar yarattığı bir diğer çalışması, Cristi Puiu’nun Sieranevada‘sı ve Corneliu Porumboiu’nun keskin politik taşlaması A fost sau n-a fost? – Bükreş’in Doğusu’su gibi çağdaş Romen sinemasının mizahi tonu yüksek kanalındaki filmlerden çekip alınmış gibi görüyor. Hâl böyleyken de Türkiye sinemasının en önemli figürlerinden Ercan Kesal’ın bir Romen filminin içine düştüğü minvalinde bir histen kopmak her geçen dakika daha da zorlaşıyor.

Nasipse Adayız, bir parçası olduğu 39. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma seçkisindeki filmlerin arasında özellikle yapım kalitesiyle sıyrılıyor, bu kesin. Fakat konusundan, temas ettiği meselelerden ileri gelen cazibesi ve teknik alanlardaki yetkinliği onu dört başı mamur film kılmaya yetmiyor. Hatta bunun da ötesinde Nasipse Adayız, ele aldığı konuların derinliğine inmekte zorlanan ve özgün bir sinema dilinden oldukça yoksun bir yapım olarak değerlendirilebilir. Yine de Ercan Kesal’ın, Türkiye sineması üzerindeki ağırlığına rağmen, ilk kez bir uzun metraj kurmaca filmin yönetmenliğini yaptığı, yani bunun bir ilk film olduğu gerçeğini de unutmamak gerek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information