2014 yılında Uyuyan Güzel hikâyesinden esinlenilenerek yapılan Malefiz, yeniden izleyiciyle buluşmak için geliyor. Angelina Jolie’nin başrolünü üstlendiği film bu kez Elle Fanning’in de dâhil olduğu kadrosuna Michelle Pfeiffer gibi bir diğer çok önemli ismi katıyor. Daha önce, insanlığın büyük ihanetleriyle intikam alarak başa çıkmaya çalışan Malefiz, bu kez, Aurora’nın büyümesi gerçeği ve nefret dolu bir kraliçenin planlarıyla mücadele ediyor. Malefiz: Kötülüğün Gücü, asıl masaldan kendisini sıyırarak kendisine yeni bir yol açıyor. İlk film bizlere Moors’ta yaşayan aslında iyi kalpli bir feyin bir insan tarafından kanatlarının koparılması sonucu nasıl nefretine ve öfkesine yenik düşerek küçük bir bebeği lanetlemesini anlatmıştı. Bizlere efsanenin bilmediğimiz bir yönünü yani Malefiz ve Aurora’nın zamanla kurduğu beklenmedik ilişkiyi öğreterek sonlanmıştı. Şimdi ise, artık Moors’un kraliçesi olan Aurora ve kendisini daha geri plana çeken Malefiz, yaşananları geçmişte bıraktıktan sonra, birlikte mutlu bir hayat sürdürüyor. Ancak, Aurora’nın Prens Philip (Harris Dickinson) ile evlenmek istemesi, aşka inancını tamamıyla yitirmiş Malefiz’in hiç hoşuna gitmiyor. Aurora, Malefiz’in karşısında durmak zorunda kalıyor. Filmin senaryosunun yaratım sürecinde bu sefer, Linda Woolverton'a (Mulan, Beauty and the Beast, Alice in Wonderland) Micah-Fitzerman Blue ve Noah Harpster (A Beautiful Day in the Neighborhood) da katılıyor. Film, bir bakıma, Malefiz ve Aurora’nın yaşadıkları mutlu sondan sonra ne yaşıyor olabileceklerini inceliyor ve Malefiz’i çocuğunun büyümesini kabullenmeye çalışan bir anne figürü olarak karşımıza çıkarıyor. Evlilik ve bu evliliğin beraberinde getireceği insanlar ile Moors halkı birliği fikrine hiç de sıcak yaklaşmayan Malefiz, Aurora’nın kalbini kırmamak için saraydan gelen daveti kabul ediyor ve Kraliçe Ingrith (Michelle Pfeiffer)’la tanışıyor. Yemek, kraliçenin Aurora’yı kendi kızı olarak kabul ettiğini söylediğinde hiç de iyi sonlanmıyor ve bugüne dek kendisini türünün son örneği olarak bilen Malefiz, Aurora’nın kendisine güvenmeyişine dayanamaması üzerine, varlığından haberdar olmadığı bir dünyaya doğru yola çıkıyor. Tabii, Kraliçe Ingrith de Malefiz ve Moors’u sonsuza dek yok etme çabalarını hızlandırıyor. Malefiz, periler ve insanlar arasında yaşanacak çok daha büyük bir savaşla dönüyor. Ancak, bu savaşa o kadar çok odaklanıyor ki, ardındaki sebepleri ve karakter motivasyonlarını tam anlamıyla aktarmayı unutuyor. Michelle Pfeiffer’ın kötü kraliçesini tanıtırken Angelina Jolie’yi geri plana iten film, tüm odağını sonunda yaşanacak büyük savaşa verirken görsel efektleriyle kurduğu mistik dünyasının hikâyelerini anlatmayı bırakıyor ve güçlü kadrosuna rağmen izleyicisi üzerinde kalıcı bir duygusal etki yaratamıyor. Malefiz: Kötülüğün Gücü: Masaldan Ayrılan Hikâye Dağılıyor Angelina Jolie’nin fantastik bir dünyayla tanışmasını sağlayan Malefiz, nesilden nesile, kulaktan kulağa yayılan Uyuyan Güzel masalına karşı hepimizin bakış açısını değiştirmişti. Geçmişte karşımıza duygusal anlamda kırgın ve öfkeli bir biçimde çıkan Malefiz bu kez, fiziksel anlamda yaralanmış olarak çıkıyor ve film, bizleri, diğer feylerin dünyasına götürerek öne çıkan görsel efektlerle yarattığı bir başka dünyayı daha tanıtıyor. Böylece film, var olan bir hikâyeye yepyeni boyutlar kazandırma alışkanlığına devam ediyor. Aurora ve Prens Philip’in aşkı üzerinden film, birbirini seven iki gencin kavuşma çabasını anlatarak izlemeye alıştığımız bir yola sapıyor. Her ne kadar bu hikâye, alıştığımız bir hikâye olsa da, sunduğu yeni perspektife küçük peri teyzeleri canlandıran Lesley Manville, Juno Temple ve Imelda Staunton, Diaval (Sam Riley) gibi var olan karakterlerin başarılı oyunculuklarına, kadrosuna yeni dahil ettiği isimlerin gücünü de ekleyince ilgi çekiciliğini korumayı başarıyor.…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Michelle Pfeiffer’ın kötü kraliçesini tanıtırken Angelina Jolie’yi geri plana iten film, tüm odağını sonunda yaşanacak büyük savaşa verirken görsel efektleriyle kurduğu mistik dünyasının hikayelerini anlatmayı bırakıyor ve güçlü kadrosuna rağmen izleyicisi üzerinde kalıcı bir duygusal etki yaratamıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.15 ( 4 votes)
50

2014 yılında Uyuyan Güzel hikâyesinden esinlenilenerek yapılan Malefiz, yeniden izleyiciyle buluşmak için geliyor. Angelina Jolie’nin başrolünü üstlendiği film bu kez Elle Fanning’in de dâhil olduğu kadrosuna Michelle Pfeiffer gibi bir diğer çok önemli ismi katıyor. Daha önce, insanlığın büyük ihanetleriyle intikam alarak başa çıkmaya çalışan Malefiz, bu kez, Aurora’nın büyümesi gerçeği ve nefret dolu bir kraliçenin planlarıyla mücadele ediyor. Malefiz: Kötülüğün Gücü, asıl masaldan kendisini sıyırarak kendisine yeni bir yol açıyor.

İlk film bizlere Moors’ta yaşayan aslında iyi kalpli bir feyin bir insan tarafından kanatlarının koparılması sonucu nasıl nefretine ve öfkesine yenik düşerek küçük bir bebeği lanetlemesini anlatmıştı. Bizlere efsanenin bilmediğimiz bir yönünü yani Malefiz ve Aurora’nın zamanla kurduğu beklenmedik ilişkiyi öğreterek sonlanmıştı. Şimdi ise, artık Moors’un kraliçesi olan Aurora ve kendisini daha geri plana çeken Malefiz, yaşananları geçmişte bıraktıktan sonra, birlikte mutlu bir hayat sürdürüyor. Ancak, Aurora’nın Prens Philip (Harris Dickinson) ile evlenmek istemesi, aşka inancını tamamıyla yitirmiş Malefiz’in hiç hoşuna gitmiyor. Aurora, Malefiz’in karşısında durmak zorunda kalıyor. Filmin senaryosunun yaratım sürecinde bu sefer, Linda Woolverton’a (Mulan, Beauty and the Beast, Alice in Wonderland) Micah-Fitzerman Blue ve Noah Harpster (A Beautiful Day in the Neighborhood) da katılıyor. Film, bir bakıma, Malefiz ve Aurora’nın yaşadıkları mutlu sondan sonra ne yaşıyor olabileceklerini inceliyor ve Malefiz’i çocuğunun büyümesini kabullenmeye çalışan bir anne figürü olarak karşımıza çıkarıyor. Evlilik ve bu evliliğin beraberinde getireceği insanlar ile Moors halkı birliği fikrine hiç de sıcak yaklaşmayan Malefiz, Aurora’nın kalbini kırmamak için saraydan gelen daveti kabul ediyor ve Kraliçe Ingrith (Michelle Pfeiffer)’la tanışıyor. Yemek, kraliçenin Aurora’yı kendi kızı olarak kabul ettiğini söylediğinde hiç de iyi sonlanmıyor ve bugüne dek kendisini türünün son örneği olarak bilen Malefiz, Aurora’nın kendisine güvenmeyişine dayanamaması üzerine, varlığından haberdar olmadığı bir dünyaya doğru yola çıkıyor. Tabii, Kraliçe Ingrith de Malefiz ve Moors’u sonsuza dek yok etme çabalarını hızlandırıyor. Malefiz, periler ve insanlar arasında yaşanacak çok daha büyük bir savaşla dönüyor. Ancak, bu savaşa o kadar çok odaklanıyor ki, ardındaki sebepleri ve karakter motivasyonlarını tam anlamıyla aktarmayı unutuyor. Michelle Pfeiffer’ın kötü kraliçesini tanıtırken Angelina Jolie’yi geri plana iten film, tüm odağını sonunda yaşanacak büyük savaşa verirken görsel efektleriyle kurduğu mistik dünyasının hikâyelerini anlatmayı bırakıyor ve güçlü kadrosuna rağmen izleyicisi üzerinde kalıcı bir duygusal etki yaratamıyor.

Malefiz: Kötülüğün Gücü: Masaldan Ayrılan Hikâye Dağılıyor

Angelina Jolie’nin fantastik bir dünyayla tanışmasını sağlayan Malefiz, nesilden nesile, kulaktan kulağa yayılan Uyuyan Güzel masalına karşı hepimizin bakış açısını değiştirmişti. Geçmişte karşımıza duygusal anlamda kırgın ve öfkeli bir biçimde çıkan Malefiz bu kez, fiziksel anlamda yaralanmış olarak çıkıyor ve film, bizleri, diğer feylerin dünyasına götürerek öne çıkan görsel efektlerle yarattığı bir başka dünyayı daha tanıtıyor. Böylece film, var olan bir hikâyeye yepyeni boyutlar kazandırma alışkanlığına devam ediyor. Aurora ve Prens Philip’in aşkı üzerinden film, birbirini seven iki gencin kavuşma çabasını anlatarak izlemeye alıştığımız bir yola sapıyor. Her ne kadar bu hikâye, alıştığımız bir hikâye olsa da, sunduğu yeni perspektife küçük peri teyzeleri canlandıran Lesley Manville, Juno Temple ve Imelda Staunton, Diaval (Sam Riley) gibi var olan karakterlerin başarılı oyunculuklarına, kadrosuna yeni dahil ettiği isimlerin gücünü de ekleyince ilgi çekiciliğini korumayı başarıyor. Başrolünü üstlenen Angelina Jolie’nin karşısına, Michelle Pfeiffer’ın kralın ardında durmakta sıkılmış ve kendi gizli planları olan kraliçesinin çıkmasıyla film, kadın karakterlerini önplana çıkaran ve ilk filmle yarattığı prense olan aşkın çaresiz prensesin tek kurtarıcısı olmadığını savunan tavrını koruyor. Böylece film, Disney’in bugüne dek bu anlamda yarattığı dar görüşlü anlayışı yıkmak için son zamanlarda (Ralph Breaks the Internet’te olduğu gibi) gösterdiği çabasına örnek oluyor. Aynı zamanda, kavuşamayan prens ve prensesin klişeleşebilecek hikâyesinin hızını korumak adına, Kraliçe Ingrith’ın nefreti sonucunda yaşanan savaşın aksiyonunu da ekliyor. Yönetmen Joachim Rønning, bu hikayeyinin dünyasını, başarılı görsel efektler eşliğinde sunulan büyük bir savaşla buluşturarak, izleyicisi üzerind yaratılan heyecanı koruyor. İkinci filmle kendisine zaten masaldan bağımsız başka bir dünya kurmaya başlayan film, bu kez kralı uyuyan güzel ilan ederek, izleyicisine çaresiz prenseslerin imdadına koşan güçlü prenslerin yerine, iki savaşçı kadının zorlu çarpışmasını sunuyor.

Linda Woolverton’ın var olan bir hikâyeye yeni boyutlar kazandırmaya devam eden senaryosu ilginç kalmayı başarıyor. Ancak genellikle son perdede yaşanacak büyük savaşa odaklanırken duygusal etkisini inşa etmeyi unutan yapısı ve derinlikten uzak kalan diyaloglarıyla izleyicisini hiçbir zaman tam anlamıyla yakalayamıyor. İlk filmde karşımıza yaşadığı kalp kırıklıklarına rağmen tüm gücüyle çıkan Malefiz bu kez geride tutuluyor ve bu durum, Michelle Pfeiffer’ın kötü karakterini tanımaya yardımcı olsa da, bu kez fiziksel olarak da yaralanan asıl kahramanımızın gücünün azalmasına sebep oluyor. Bütün Moors halkını kiliseye hapis edip yok edecek kadar kötü olabilen Kraliçe Ingrith’ın, bu kadar acımasız bir planı kurmasının ardında yatan hikâye hızlıca geçiliyor ve böylece kraliçenin acımasız davranışları sebepsiz kalarak saplantı ve taht odaklı entrikalardan öteye gidemiyor. Dolayısıyla, kraliçeyi hem tanımaya vaktimiz olmuyor hem de, kraliçe bizim için etkili ve kalıcı bir kötü karakter olamıyor. Her ne kadar hikâye, temelinde yatan masala hafif bir dönüş yapıp, onunla olan bağını koparmayı akıllıca başarsa da, genel anlamda bakıldığında sürekli olarak savaş sahnesine varmaya çalışan ve bunun haricinde herhangi bir yan hikâyeden destek almayan yapısı, hem savaş sahnesi için beklentileri arttırıyor hem de çabukçu kalıyor. Film, hikâyesine yeni karakterler katıyor, hatta Malefiz’in asıl dünyasına gidiyor ancak, bütün bunları genellikle birer cümleyi aşmayan sürelerle yapmaya çalışıyor. Hâl böyle olunca, Malefiz’in türününün dünyasını temsil eden Connell (Chiwetel Ejiofor) ya da Borra (Ed Skrein) gibi karakterleri tanımaya, amaçlarını anlamaya vaktimiz kalmıyor. İki aile arasında yemek sahnesinde yaşanan sürtüşmeden itibaren çok beklediğimiz görsel efektlerin desteğini almayı hedefleyen savaş sahnesi geldiğinde ise, Malefiz ve Ingrith arasında yaşanan kısa süreli karşılaşma, hikâye tarafından duygusal olarak o ana iyi hazırlanmadığımız için, beklentilerimizi tam anlamıyla karşılayamıyor. Film bittiğinde ise, aksiyon dolu savaş sahnesi haricinde aklımızda kalan tek şey, eğer kralın üzerindeki laneti kaldırmak aslında o kadar basitse, Malefiz’in Aurora’yı kaybetmekle karşı karşıya kaldığında aynı şeyi neden yapmadığını düşünürken buluyoruz.

Malefiz: Kötülüğün Gücü kendisine bağımsız ve yeni bir yol çizmeyi başarıyor ancak, ne ana karakterini, ne de kötü karakterini ilk filmde olduğu gibi motivasyonlarını açıklayarak tam anlamıyla bağ kurulabilir biçimde sunamıyor. Uğraşmak istemediği soruların çabukça üzerinden geçen hikâye, kendine göre yükseliş ve düşüşler yaşatmayı başarsa da, neredeyse sadece savaş sahnesine odaklanarak duygusal anlamda hiçbir zaman zirveye ulaşamıyor ve yapısını sağlam sebeplere dayandırarak güçlü bir şekilde kuramıyor. Filmin iyi inşa edilememiş dağınık hikâyesi, başarılı görsel efektleriyle sunduğu dünyanın gölgesi altında kalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi