1997 yılında, geçtiğimiz aylarda vizyona giren Shazam!'ın öyküsünü kaleme alan Darren Lamke, kendi klonuyla savaşmak zorunda kalan bir ajanın hikâyesinin fikrini ortaya attı. Fikir ne kadar popüler ve baştan çıkarıcı olsa da, teknolojik imkânlar böyle bir yapıma hazır değildi. Dolayısıyla fikir rafa kaldırıldı; çünkü film, ana karakterinin gençleştirilmiş klonunu ekrana taşıyabilecek bir teknoloji gerektiriyordu. Ang Lee, bu teknolojinin uygulanabileceği yönündeki gelişmelerin yaşandığı düşüncesini, önce kendisine Oscar ödülünü getiren Pi’nin Yaşamı - Life of Pi (2012) filmindeki görsel efektlerin sınırlarını zorlayan kaplanla, daha sonra da 2016 yılında ekranda saniyede görünen kare sayısını 120’ye yükselterek (bu rakam normalde 24'tür), yüksek görüntü kalitesini, üç boyutlu teknolojiyle birleştirdiği Billy Lynn’in Uzun Yürüyüşü - Billy Lynn’s Long Halftime Walk filmiyle akıllara getirdi. Yönetmen yeni filmi İkizler Projesi’nde, bu yenilikçi yaklaşımına, Netflix’de izleyeceğimiz The Irishman filminde Robert De Niro için de kullanılan gençleştirme tekniğini ekledi. Lakin İkizler Projesi, izleyicisine yenilikçi ve güçlü bir görsel deneyim sunsa da, hikâyesi ile bu gücü bir türlü dengeleyemiyor. Henry Brogan (Will Smith), ölümüne sebep olduğu 72 insanın hayaletiyle yaşamaya bir son vermeyi umut ederek emekli olmayı hedefleyen bir tetikçi. Savunma İstihbaratı Teşkilatı (DIA) için çalışan Henry, son görevinden sonra huzurlu bir emeklilik hayali kurarken görev sırasında kasıtlı olarak yanlış bilgilendirildiğini fark etmesiyle beraber Amerika Birleşik Devletleri’nin ve bugüne dek birlikte çalıştığı arkadaşlarının hedefi hâline geliyor. Teşkilat, bu kez Henry’nin ortadan kaldırılması için seferber oluyor ve bu iş için ellerinde bulundurdukları en özel silahı Henry’nin peşine takıyor. Böylece Henry, 25 yıl önce, kendi DNA’sından çalınarak yaratılan klonu Junior’la tanışıyor ve hayatının en zor mücadelesi başlıyor. David Benioff (Game of Thrones) ve Billy Ray (The Hunger Games) gibi isimlerin yazarları arasında bulunduğu film, Ang Lee’nin görsel dünyasının gücüne ve özgün çıkış noktasına rağmen hikâyesinin Henry’nin yaşadığı ahlaki bunalımlarda boğulmasına karşı koyamıyor. Başarılı aksiyon sahneleri hikâyedeki yetersizlikleri kapatmaya yetmiyor ve film, tekrara düşen, yüzeysel diyaloglarının, modası geçmiş ve tahmin edilebilir anlatsının gölgesinde kalıyor. İkizler Projesi: Çarpıcı Görsellik, Zayıf Hikâyeye Karşı   Will Smith isteği ve izni dışında yaratılan klonuyla mücadele ederken, filmin görsel teknolojisi ise hikâyesindeki yetersizliklerle savaşıyor. Yapım serüveni 20 yılı aşan bir zaman dilimine yayılan film, sonunda uygun teknolojiyle buluşuyor ve hayata geçiyor. İkizler Projesi, yüksek görüntü kalitesini üç boyutlu sinema teknolojisiyle buluşturunca ortaya gerçeğe oldukça yakın, aksiyon seviyesi yüksek sahneler çıkıyor. Filmin önce çıkan özelliklerinden biri de, Will Smith’in klonu Junior’ı ekrana taşıma şekli. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, tıpkı Netflix’te izleyeceğimiz The Irishman’de Robert De Niro için olduğu gibi, Will Smith’i de gençleşmiş bir şekilde görmemiz mümkün hâle geliyor. Öyle ki, filmde klon rolünü de yine Will Smith canlandırıyor. Dolayısıyla film kullandığı teknolojiyle öne çıkıyor ve bu teknoloji sayesinde özellikle dövüş sahnelerini oldukça gerçekçi bir şekilde izleyicisiyle buluşturuyor. Bu dövüş ve kovalama sahnelerinde film zaman zaman karakterlerin bakış açısını kullanarak izleyicisine bir bilgisayar oyununun içerisinde görsel gerçekliği deneyimleme hissini veriyor ve izleyicisini bu heyecanın peşinden sürüklüyor. Ancak, görsel anlamda öne taşıyan bu yüksek teknoloji, filmdeki oyunculuk performanslarına ya da hikâyenin gücüne aynı derecede destek olamıyor. Kullanılan teknolojik gelişmelerden ve bu gelişmelerin aksiyon sahnelerinin üzerindeki etkisinden bahsettikten sonra geriye filmle ilgili Budapeşte,…

Yazar Puanı

Puan - 40%

40%

İkizler Projesi, başarılı aksiyon sahneleri ve yenilikçi görsel efektlerine rağmen, hikâyesindeki yetersizlikleri kapatamıyor. Tekrara düşen, klişeler içeren yüzeysel diyaloglarının, modası geçmiş, tahmin edilmesi kolay hikâyesinin gölgesinde kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.4 ( 2 votes)
40

1997 yılında, geçtiğimiz aylarda vizyona giren Shazam!’ın öyküsünü kaleme alan Darren Lamke, kendi klonuyla savaşmak zorunda kalan bir ajanın hikâyesinin fikrini ortaya attı. Fikir ne kadar popüler ve baştan çıkarıcı olsa da, teknolojik imkânlar böyle bir yapıma hazır değildi. Dolayısıyla fikir rafa kaldırıldı; çünkü film, ana karakterinin gençleştirilmiş klonunu ekrana taşıyabilecek bir teknoloji gerektiriyordu. Ang Lee, bu teknolojinin uygulanabileceği yönündeki gelişmelerin yaşandığı düşüncesini, önce kendisine Oscar ödülünü getiren Pi’nin Yaşamı – Life of Pi (2012) filmindeki görsel efektlerin sınırlarını zorlayan kaplanla, daha sonra da 2016 yılında ekranda saniyede görünen kare sayısını 120’ye yükselterek (bu rakam normalde 24’tür), yüksek görüntü kalitesini, üç boyutlu teknolojiyle birleştirdiği Billy Lynn’in Uzun Yürüyüşü – Billy Lynn’s Long Halftime Walk filmiyle akıllara getirdi. Yönetmen yeni filmi İkizler Projesi’nde, bu yenilikçi yaklaşımına, Netflix’de izleyeceğimiz The Irishman filminde Robert De Niro için de kullanılan gençleştirme tekniğini ekledi. Lakin İkizler Projesi, izleyicisine yenilikçi ve güçlü bir görsel deneyim sunsa da, hikâyesi ile bu gücü bir türlü dengeleyemiyor.

Henry Brogan (Will Smith), ölümüne sebep olduğu 72 insanın hayaletiyle yaşamaya bir son vermeyi umut ederek emekli olmayı hedefleyen bir tetikçi. Savunma İstihbaratı Teşkilatı (DIA) için çalışan Henry, son görevinden sonra huzurlu bir emeklilik hayali kurarken görev sırasında kasıtlı olarak yanlış bilgilendirildiğini fark etmesiyle beraber Amerika Birleşik Devletleri’nin ve bugüne dek birlikte çalıştığı arkadaşlarının hedefi hâline geliyor. Teşkilat, bu kez Henry’nin ortadan kaldırılması için seferber oluyor ve bu iş için ellerinde bulundurdukları en özel silahı Henry’nin peşine takıyor. Böylece Henry, 25 yıl önce, kendi DNA’sından çalınarak yaratılan klonu Junior’la tanışıyor ve hayatının en zor mücadelesi başlıyor. David Benioff (Game of Thrones) ve Billy Ray (The Hunger Games) gibi isimlerin yazarları arasında bulunduğu film, Ang Lee’nin görsel dünyasının gücüne ve özgün çıkış noktasına rağmen hikâyesinin Henry’nin yaşadığı ahlaki bunalımlarda boğulmasına karşı koyamıyor. Başarılı aksiyon sahneleri hikâyedeki yetersizlikleri kapatmaya yetmiyor ve film, tekrara düşen, yüzeysel diyaloglarının, modası geçmiş ve tahmin edilebilir anlatsının gölgesinde kalıyor.

İkizler Projesi: Çarpıcı Görsellik, Zayıf Hikâyeye Karşı  

Will Smith isteği ve izni dışında yaratılan klonuyla mücadele ederken, filmin görsel teknolojisi ise hikâyesindeki yetersizliklerle savaşıyor. Yapım serüveni 20 yılı aşan bir zaman dilimine yayılan film, sonunda uygun teknolojiyle buluşuyor ve hayata geçiyor. İkizler Projesi, yüksek görüntü kalitesini üç boyutlu sinema teknolojisiyle buluşturunca ortaya gerçeğe oldukça yakın, aksiyon seviyesi yüksek sahneler çıkıyor. Filmin önce çıkan özelliklerinden biri de, Will Smith’in klonu Junior’ı ekrana taşıma şekli. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, tıpkı Netflix’te izleyeceğimiz The Irishman’de Robert De Niro için olduğu gibi, Will Smith’i de gençleşmiş bir şekilde görmemiz mümkün hâle geliyor. Öyle ki, filmde klon rolünü de yine Will Smith canlandırıyor. Dolayısıyla film kullandığı teknolojiyle öne çıkıyor ve bu teknoloji sayesinde özellikle dövüş sahnelerini oldukça gerçekçi bir şekilde izleyicisiyle buluşturuyor. Bu dövüş ve kovalama sahnelerinde film zaman zaman karakterlerin bakış açısını kullanarak izleyicisine bir bilgisayar oyununun içerisinde görsel gerçekliği deneyimleme hissini veriyor ve izleyicisini bu heyecanın peşinden sürüklüyor. Ancak, görsel anlamda öne taşıyan bu yüksek teknoloji, filmdeki oyunculuk performanslarına ya da hikâyenin gücüne aynı derecede destek olamıyor. Kullanılan teknolojik gelişmelerden ve bu gelişmelerin aksiyon sahnelerinin üzerindeki etkisinden bahsettikten sonra geriye filmle ilgili Budapeşte, Gürcistan gibi farklı lokasyonları kullanması ve hikayenin ağırlığını hafifleten Baron (Benedict Wong) karakterinin başarısı haricinde, tartışmaya değer herhangi bir konu kalmıyor.

Filmin dünyasını etrafında kurduğu fikir 1997 yılında ortaya atılmış. Her ne kadar zamanla senaryo evrilip geliştirilse de, gizli servisler için çalışan yaşlanmış bir ajanın bugüne dek çalıştığı insanlar için hedef hâline gelmesi, bu insanların kendisini manipüle ederek kandırdığını öğrenmesi yönündeki ana fikir geçmişten geliyor. Örneğin Geçmişi Olmayan Adam – The Bourne Identity benzer bir fikri takip eder. Dolayısıyla fikir zaten birçok farklı örneğe sahip, hâl böyle olunca senaryonun benzerleri arasından sıyrılması ve tahmin edilmesi zor olması için daha güçlü bir yapı kurulması gerekiyor. Ancak İkizler Projesi, Henry Brogan’ın kişisel mücadelesinin melodramatik etkisinde boğulan, klişelerle dolu tekrar eden diyaloglara sahip ve dönemeçleri tahmin edilebilir bir hikâyeye sahip. Ek olarak, Brogan ve ekip arkadaşı, Brogan’ın devlet için klonlanması istenecek kadar önemli olup olmadğını sorgularken kendisini Nelson Mandela’yla kıyaslayıp, Mandela’nın kendisi gibi mükemmel bir nişancı olmadığını söylemesiyle istem dışı kahkahalar attıracak kadar vasat bir hâl alıyor. Kişisel bunalımları merkezine yerleştiren film, bu bunalımlara ayırdığı dramatik etkiyi diğer alanlarda yaşatmıyor ve Brogan, sevdiği tüm arkadaşlarını birer birer kaybetse de, bu durumun hızlıca üstesinden geliyor; dolayısıyla duygusa bir etki de yaratılamıyor. Bu yüzden de klon Junior’ın donuk yüz ifadeleriyle olduğu gibi, görsel efektlerin hâli hazırda yüzeyselleştirdiği oyunculuk performansları Will Smith’in bütün çabasına rağmen istenen etkiyi yaratmakta başarısız oluyor. İnsan klonlamayı bile basit bir DNA alım ve taşıyıcı anne kullanım süreci olarak anlatıp detaylarla aksiyon sahneleri arasında üstünkörü gidip gelen hikâye örgüsüyle bir türlü mantık çerçevesine oturtamadığımız filmin bitiminde, klon Junior ve Henry Brogan arasındaki ilişkiyi nasıl okuyacağımızı bile bilemez hâlde buluyoruz kendimizi.

Sonuç olarak İkizler Projesi, akılda kalıcı olabilmek için, kesinlikle en az başarılı görsel efektleri kadar, derinliği olan diyaloglara ve iyi düşünülmüş, mantıklı cevaplar içeren hikâye yapısına sahip bir senaryoya ihtiyaç duyuyor diyebiliriz. Zira görselliği ve heyecanlı aksiyon sahneleriyle yarattığı etki geçtiğinde filmin, izleyicisi için herhangi bir anlamı kalmıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi