Yaygın şekilde, her ne kadar reddetsek de insan olarak yüksek eğilim gösterdiğimiz bir duygudur şiddet. Şahsen bu konuda eyleme geçmesek de (geçmediğimizi düşünmeyi tercih ediyorum), hepimiz şiddet sahnelenirken en az bir kez seyirci olmuşuzdur. Hangi zaman diliminde olursa olsun, aşırı şiddet eylemleri muhakkak heyecanlı bir izleyici kitlesini de beraberinde getirir. Halka açık idam mekânlarını hatırlayalım. Bu tarz toplu gösterilere ne denli bir kalabalığın katıldığını tahmin etmek zor değil. Çok geçmişe gitmemize de gerek yok. 20. yüzyılın ilk yarısında insanlar, birkaç metre önlerinde elektrikli sandalyede acılar içinde ölen mahkûmları, film seyreder gibi “oh olsun” diyerek izlemiyor muydu? Ve sonra belki o seyir, sinemada da kendine yer buldu. Unutmayalım, sinemada şiddet çok tutulan ve yüksek seyri olan bir araçtır. Bağımsız sinemadan ana akıma kadar hemen her film şiddeti kullanır. Çünkü sinemadaki şiddet tahrik eder, kışkırtır veya boşaltır (katharsis). Üstelik, perdede yaşananların gerçek olmaması da seyirciyi ‘’rahatlatır’’; böylece elektrikli sandalyede ölüm seyredenlerin yaşayabileceği o muhtemel suçluluk duygusu ortadan kaldırılır. İçinde aşırı şiddet barındıran filmler -ki genelde cinsellikle beraber işlenir- seyirci tarafından açıkça itiraf edilmeyen gizli bir “keyif” duygusunu da barındır. Yine çok geçmişe gitmeyelim; bugün ciddi popülarite kazanmış Lanthimos, Noé gibi (elbette daha fazla örnek verilebilir) yönetmenlerin filmlerine bakalım ve gerçekten seyirciyi etkilemeyi nasıl başarıyorlar bir düşünelim. İşte bu yüzden, bizim yüksek sesle reddedip alçak sesle gizlediğimiz sinemasal fantezilerin (buna belki seyir zevki de diyebiliriz?) çok az bir kısmı gerçekten “masumdur”.

Konu şiddetten, özellikle bedene uygulanan duygusal ve fiziksel şiddetten açılınca, bilimsel açıdan cinselliğe temas etmemek, onu es geçmek olmaz. Filmin de merkez noktasında ele aldığı gibi cinsellik güdüsü, nasıl oluyor da şiddetle aynı güdüden besleniyor diye kendimize soralım; dürüst bir şekilde, ilkel benliklerimiz üzerinden “medeni” süper egomuzla düşünelim ve ne demişti Sade hatırlayalım:

‘’Halka açık mekânlarımız, birisi kanun uyarınca öldürüldüğü zamanlarda ağzına kadar dolu değil mi? Ve ilginç olan şu ki, izleyenler genellikle kadınlar: Kadınlar merhametsizliğe bizden daha eğilimliler, çünkü daha hassas bir yapıya sahipler. Aptalların anlamadığı işte bu. ‘’

Düşüncelerine katılmanın oldukça zor olduğu bir yazar… Fakat Sade, elbette toplumu yücelten erdemlerin ya da o erdemleri yücelten bir toplumun, getirdiği ahlaksızlığın kökünü kazıyıp ortaya bir gerçeklik portresi çıkarmayı amaçlıyordu. Onun vurguladığı bu gerçeklik; tıpkı Erdemle Kırbaçlanan Kadın adlı kitabında anlattığı gibi, her türlü zalimliği uygulayan, aşırı şiddet yanlısı, toplumun baskın kişiliklerinin abes bir şekilde “erdemli” ilan edildiğini anlatıyordu ve o hastalıklı toplumun ezilen bireyleri, bu erdemli(!) kişiliklerin uyguladığı tüm zalim baskılardan acıyla birleşik bir haz alıyordu?! Sade’ın yaptığı yenilir yutulur cinsten basit bir analiz değildi ama çokça yanlış anlaşıldığı gibi, aslında şiddet olgusunu savunmak da değildi. Onunki oldukça sert bir toplum ahlakı eleştirisiydi. Tıpkı Alain Robbe-Grillet yönetmenliğindeki 1974 yapımı Glissements progressifs du plaisir filminin, kendi kadın karakterlerinin cinselliği üzerinden anlatılan bu öyküdeki gibi…

Glissements progressifs du plaisir: Erdemle Kırbaçlanan Cinsellik

Film bir cinayet soruşturması ile açılıyor. Oda arkadaşı Nora’yı öldürmekle suçlanan Alice (Anicée Alvina), bir polis, bir yargıç, bir rahibe ve bir papaz tarafından ayrı ayrı sorgulanıyor. Bu karakterler üzerinden aslında filmde gördüğümüz, toplumda insanı tahakküm altına almış saygın kurumların bir temsilidir. Fakat aslında buradaki ölüm ve cinayet, bir bedenin öldürülmesini anlatmaz. Tabu olmuş cinselliğin yıkılmasını, baskılardan kurtulmasını anlatır. Dolayısıyla o kurumlar tarafından sorgulanan asıl “suç” budur. Gücünü tamamen göstergelerden alan bu film, çoğu sinema seyircisinin alışık olduğu gibi, ne gösteriyorsa, onu aktarmaz. Film gösterdiği nesnel gerçekliği değil, seyirciye vurgulamak istediği hisleri anlatır. Bu filmde bedenden çıkan kan (bilinçli bir şekilde yapay gösterilir), canlılığın kanıtıdır ancak damarları veya ölümü dile getirmez; cinselliğin ve arzuların akışkanlığını akıllara getirir.

Filmdeki birkaç göstergeye odaklanalım: bir şarap şişesi, demirden yapılmış bir yatak, mavi bir kadın ayakkabısı (özellikle kadına ait olduğu vurgulanıyor), bir kürek, bir vitrin mankeni (yine kadın), kırık bir hapishane penceresi ve dalgalarıyla kocaman bir deniz… Tüm bunlar, filmin asıl başrolleri. Her birinin cinselliği ve şiddeti anlatmada şapka çıkartan oyunculukları var! Peki bunları neden görüyoruz?

Şarap şişesi: Filmde en fazla varyasyonunu gördüğümüz imge. Bazen içi dolu, bazen tamamen boş, bazense tutkulu bir şiiri denize taşıyor. Bütünüyle cinselliği anlatıyor. Bu şişenin kırıldığı sahneler, cinselliğin baskılandığını, engellendiğini dile getiriyor. Özgür bir şekilde denizde süzüldüğü sahneler ise tutkuların gelgitini dile getiriyor.

Mavi kadın ayakkabısı: Filmde açıkça ne anlama geldiği söylenen tek gösterge. Alice tarafından Notre Dame’ın kutsal suyuna batırıldığı söylenir. Bu onu kutsal yapar ve ‘’inananları’’kötülüklerden korur.

Yatak ve kırık hapishane penceresi: Yatağın demir motifleri, kadının kaldığı hücre odasındaki demir parmakları olan pencereyi andırır. Bu pencerenin bir parmaklığı yarı açıktır. Suç yatakta işlenmiştir. Fakat böyle bir esaret için mekân önemsizdir.

Vitrin mankeni: Tabulara teslim olmuş cinselliğin bir temsilini aktarır, izleyenlere ve ona dokunanlara “genel kabul görmüş” estetik değeri verir ancak cansızdır.

Aziz/Azize sandalyesi: Özellikle eski dönem Hristiyan inancında inananları şiddet kullanarak cezalandırma çok yaygındır. Bu aslında İsa’nın çektiği acıdan da gelmektedir. Filmin bir sahnesinde bahsedilen Azize Agatha, tüm zenginliğini halka dağıtıp kendini Tanrı’ya adamaya karar veren III. yüzyılda Sicilya’da yaşamış bir kadındır. Mal varlığını dağıtan ve kendini din yoluna adayan bu kadın, göğüsleri kerpetenle kesilerek cezalandırılmıştır. Hristiyanlık’ın ilk dönemlerinde Aziz ya da Azize ilan edilmek için inanç uğruna acı çekmek (bu kelimeye dikkat sevgili okuyucu) ve inancı yaymaya büyük katkılarda bulunmak şarttır. Filmde Alice’i bu sandalye etrafında görürüz.

Kürek: Filmde mezar kazmak için kullanılır. O mezara da mavi ayakkabı ve şarap şişesi gömülür. Sanırım yeterince açıklayıcı.

Deniz: Arzuların gelgit coğrafyası. Ayrıca tüm bu göstergeleri yüzdüren (sandalye hariç) ana kaynak, güç.

Sırasıyla polis, yargıç, rahibe ve papaz tarafından rehabilite edilmeye, suçu kabul ettirilmeye çalışılan Alice, zamanla hepsini kendi etkisi altına almaya başlar; duygular terse döner ve her biri bu günahlara kendilerini açmaya başlar. Şiddetle iç içe bir yaşam süren polis, suçtan ve cinsellikten tahrik olur. Cinsellikle dizginlenen rahibe ve papaz, yüksek bir vicdan acısıyla beraber şehvet duygusuna kapılır. Tüm bunların doğruluğuna ve yanlışlığına karar vermek zorunda olan yargıç ise arzuların, zaten kuralların birer sonucu olduğunu düşünmeye başlar.

Ne demişti Edgar Allan Poe:

‘’Ben zıtlaşmanın insan yüreğindeki en ilkel şeylerden biri olduğuna adım gibi eminim. İnsan karakterini belirleyen temel yetilerden ya da hislerden biridir. Hayatında hiç kötü ya da aptalca bir eylemi, sırf onu yapmaması gerektiğini bildiği için yapmamış insan var mıdır? Kanunları, sırf kanun oldukları için, sağduyunun sesine kulak asmadan çiğneme eğilimi hepimizde yok mu?’’

Poe ile Sade’ı tek bir yapıda buluşturan bu film der ki: katı kural tahrik eder, baskı tahrik eder; toplumun erdemi nerede ise suçu da oradan çıkar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi