Filmde, Capone’un malikanesinde birkaç tane heykel görürüz. Bu heykeller hem mitolojik hem de tarihi kişiliklere aittir. Hepsi liderlik vasfı taşıyan, ihtişamlı bir zarafet barındıran varlıklarıyla "dururlar". İster mit ister gerçek olsun, çağlar öncesinden dünyayı etkilemiş, titretmiş bu kişiliklerin iktidarlarının sadece bir simge olarak, bir bahçede süs olarak kullanılması, Capone gibi bir kişiliğin hayatını anlamamız için yeterli görsel kodlardır. Al Capone, fiziksel ve zihinsel sağlığı bozulduğu ve artık toplum hayatı için bir tehlike arz etmediği için hapisten çıkarılarak, hükûmet gözetiminde evinde sürgün hayatı yaşar. Film, Capone’un ölmeden önceki 1 yıllık sürecini ele alıyor. Bu süreçte bir mafya babasının iktidarını kaybetmesinin hikâyesini izliyoruz. Capone, sinema tarihinde birden fazla kez anlatılmasına rağmen, hiçbir zaman bu filmdeki kadar zayıf ve yaratıkvari bir biçimselikle ele alınmamıştı. Onun hastalığından doğan zayıflıkları filmde ikiye bölünüyor; fiziksel ve psikolojik olarak. Yani zamanın suç imparatorunun iktidarını kaybetme öyküsünü, sadece bu iki perspektiften izleyebiliyoruz ki bu kısımlarda da oldukça başarısız bir hikâye anlatımı mevcut filmin. Capone’un fiziksel sorunları, zayıflıkları üzerinde o kadar çok duruluyor, o kadar fazla sahnede sadece buna odaklanılıyor ki film, hikâye denen zemini ortadan kaldırıyor. Sık sık altına yapan, konuşmakta zorluk çeken, kendi kendine ayağa kalkamayan Capone’un fiziksel rahatsızlıkları bir sekansa, hikâye aksına katkıda bulunmadan tekrar tekrar gösteriliyor. Elbette buradaki asıl amaç, yaptığı fiziksel eylemlerle ünlenen bir mafya babasının kaybettiği iktidarını, yine aynı fiziksel eylemler üzerinden vermek. Ancak bunu yapmaya çalışırken, onun bir yaratık biçimselliğine sokulması abartılı bir görünüm yaratıyor. Burada filmin başarısız makyaj çalışmasının da payı var. Öyle ki bu çalışma, mafya liderine hayat veren Tom Hardy’nin mimiklerine, oyunculuk potansiyeline ket vuruyor ve Capone’u sadece eziyet çeken bir "yaratık" gibi konumlandırıyor. Capone: İktidarını Kaybetmiş Bir Mafya Babasınının Anlatılamayan Öyküsü Capone’un iktidar meselesine fiziksel olarak bakarken, filmde büyük bir problem olarak gördüğüm bir noktadan bahsetmeden edemeyeceğim. Capone’un kaybettiği iktidarının temsili olan, "tekrar" olmak istediği kişi olan, hayali arkadaşı Johnny'yi (Matt Dillon) filmde gördüğümüz ilk sahne, bir seks sahnesi. Burada Johnny’nin iktidar simgeselliği, bir kadını fiziksel olarak tatmin etmesiyle bağlantılı olarak anlatılıyor ve Capone’un yaşayamadığı cinselliğine gönderme yapılıyor. Eli kanlı bir suç imparatorunun yok olan iktidarı, sadece erkeğin egemen olarak kabul edildiği bir cinselliği olumlamak amacıyla kullanılıyor; bu hikâyenin böyle bir perspektife kesinlikle hiç ihtiyacı yok. Capone’un hastalığından doğan psikolojik zayıflıklarına gelecek olursak, filmin en zayıf halkasının burada olduğunu söyleyebiliriz. Capone, sık sık geçmişiyle bağlantılı olan halüsinasyonlar görüyor. Kimi zaman en zirvede olduğu yıllarını kimi zaman ise çocukluğuna ait birtakım yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan bulanık görüntülerini izliyoruz. Bu halüsinasyon sahneleri, karakterin derinleşmesini, hikâyeyi güçlendirmesini sağlayabilecek iken, bu asla kullanılmıyor ve tıpkı Capone’un fiziksel rahatsızlıklarında izlediğimiz gibi, hikâyeye katkıda bulunmayan tekrarlardan ibaret oluyor. Ancak geçmişe dönüş sahnelerinde filmin başarılı olduğu bir konu da var. Filmin geneline yansıyan, Capone’un hastalığını hissettiren solgun sarı renk skalası, karakterin şimdiki zamanını; aynı solukluğun sarısı azaltılmış versiyonu ise karakterin geçmişini anlatmak için kullanıyor. Dolayısıyla film, geçmiş ile gelecek arasında seyahat ederken bu renk değişimleri aracılığıyla oldukça yumuşak, sahneler arasında halüsinasyona geçildiği hemen anlaşılmayan bir yöntem kullanıyor. Filmde bir yandan da bir FBI soruşturması yan hikâyesi yer alıyor ancak bu hikâye de belirgin bir sonuca…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Yönetmen ve senarist Josh Trank'in deyişiyle, bir gangster veya kaçakçının öyküsünü izlemekten çok, kamusal imajının gücünü kaybeden birini anlatmak isteyen bir filmin, karakter çalışması konusunda böylesine sınıfta kalması, nereden bakarsak bakalım kötü bir seyri garantiliyor.

Kullanıcı Puanları: 2.05 ( 6 oy)
45

Filmde, Capone’un malikanesinde birkaç tane heykel görürüz. Bu heykeller hem mitolojik hem de tarihi kişiliklere aittir. Hepsi liderlik vasfı taşıyan, ihtişamlı bir zarafet barındıran varlıklarıyla “dururlar”. İster mit ister gerçek olsun, çağlar öncesinden dünyayı etkilemiş, titretmiş bu kişiliklerin iktidarlarının sadece bir simge olarak, bir bahçede süs olarak kullanılması, Capone gibi bir kişiliğin hayatını anlamamız için yeterli görsel kodlardır.

Al Capone, fiziksel ve zihinsel sağlığı bozulduğu ve artık toplum hayatı için bir tehlike arz etmediği için hapisten çıkarılarak, hükûmet gözetiminde evinde sürgün hayatı yaşar. Film, Capone’un ölmeden önceki 1 yıllık sürecini ele alıyor. Bu süreçte bir mafya babasının iktidarını kaybetmesinin hikâyesini izliyoruz. Capone, sinema tarihinde birden fazla kez anlatılmasına rağmen, hiçbir zaman bu filmdeki kadar zayıf ve yaratıkvari bir biçimselikle ele alınmamıştı. Onun hastalığından doğan zayıflıkları filmde ikiye bölünüyor; fiziksel ve psikolojik olarak. Yani zamanın suç imparatorunun iktidarını kaybetme öyküsünü, sadece bu iki perspektiften izleyebiliyoruz ki bu kısımlarda da oldukça başarısız bir hikâye anlatımı mevcut filmin. Capone’un fiziksel sorunları, zayıflıkları üzerinde o kadar çok duruluyor, o kadar fazla sahnede sadece buna odaklanılıyor ki film, hikâye denen zemini ortadan kaldırıyor. Sık sık altına yapan, konuşmakta zorluk çeken, kendi kendine ayağa kalkamayan Capone’un fiziksel rahatsızlıkları bir sekansa, hikâye aksına katkıda bulunmadan tekrar tekrar gösteriliyor. Elbette buradaki asıl amaç, yaptığı fiziksel eylemlerle ünlenen bir mafya babasının kaybettiği iktidarını, yine aynı fiziksel eylemler üzerinden vermek. Ancak bunu yapmaya çalışırken, onun bir yaratık biçimselliğine sokulması abartılı bir görünüm yaratıyor. Burada filmin başarısız makyaj çalışmasının da payı var. Öyle ki bu çalışma, mafya liderine hayat veren Tom Hardy’nin mimiklerine, oyunculuk potansiyeline ket vuruyor ve Capone’u sadece eziyet çeken bir “yaratık” gibi konumlandırıyor.

Capone: İktidarını Kaybetmiş Bir Mafya Babasınının Anlatılamayan Öyküsü

Capone’un iktidar meselesine fiziksel olarak bakarken, filmde büyük bir problem olarak gördüğüm bir noktadan bahsetmeden edemeyeceğim. Capone’un kaybettiği iktidarının temsili olan, “tekrar” olmak istediği kişi olan, hayali arkadaşı Johnny’yi (Matt Dillon) filmde gördüğümüz ilk sahne, bir seks sahnesi. Burada Johnny’nin iktidar simgeselliği, bir kadını fiziksel olarak tatmin etmesiyle bağlantılı olarak anlatılıyor ve Capone’un yaşayamadığı cinselliğine gönderme yapılıyor. Eli kanlı bir suç imparatorunun yok olan iktidarı, sadece erkeğin egemen olarak kabul edildiği bir cinselliği olumlamak amacıyla kullanılıyor; bu hikâyenin böyle bir perspektife kesinlikle hiç ihtiyacı yok.

Capone’un hastalığından doğan psikolojik zayıflıklarına gelecek olursak, filmin en zayıf halkasının burada olduğunu söyleyebiliriz. Capone, sık sık geçmişiyle bağlantılı olan halüsinasyonlar görüyor. Kimi zaman en zirvede olduğu yıllarını kimi zaman ise çocukluğuna ait birtakım yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan bulanık görüntülerini izliyoruz. Bu halüsinasyon sahneleri, karakterin derinleşmesini, hikâyeyi güçlendirmesini sağlayabilecek iken, bu asla kullanılmıyor ve tıpkı Capone’un fiziksel rahatsızlıklarında izlediğimiz gibi, hikâyeye katkıda bulunmayan tekrarlardan ibaret oluyor. Ancak geçmişe dönüş sahnelerinde filmin başarılı olduğu bir konu da var. Filmin geneline yansıyan, Capone’un hastalığını hissettiren solgun sarı renk skalası, karakterin şimdiki zamanını; aynı solukluğun sarısı azaltılmış versiyonu ise karakterin geçmişini anlatmak için kullanıyor. Dolayısıyla film, geçmiş ile gelecek arasında seyahat ederken bu renk değişimleri aracılığıyla oldukça yumuşak, sahneler arasında halüsinasyona geçildiği hemen anlaşılmayan bir yöntem kullanıyor.

Filmde bir yandan da bir FBI soruşturması yan hikâyesi yer alıyor ancak bu hikâye de belirgin bir sonuca ve amaca bağlanmadan ortadan kayboluyor. Yönetmen ve senarist Josh Trank’in deyişiyle, bir gangster veya kaçakçının öyküsünü izlemekten çok, kamusal imajının gücünü kaybeden birini anlatmak isteyen bir filmin, karakter çalışması konusunda böylesine sınıfta kalması, nereden bakarsak bakalım kötü bir seyri garantiliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information