Bugün anlatılan bütün hikâyeler, yakın ya da asırlarca uzak geçmişten metinlerle diyalog hâlindedir. Metinden kasıt, elbette sözcüğün ilk çağrışımı dolayısıyla bir roman, şiir, öykü ya da yazınsal türdeki diğer metinler olabileceği gibi, hem sözlü geleneğin aktardıklarıdır hem de bu kurmaca metinlerin dışındaki dünyadır da aynı zamanda. Öyle ki Umberto Eco da dünyayı bir metin olarak ele alır. Böylesine sınırsız bir dünya içindeki örneklerden oluşturulan bugünün hikâyelerindeki kahramanlar da bu metinler arasında yolculuk ederler. Kahramanların eylemlerinin temel alındığı birçok çözümleme yöntemi karşımıza çıkar. Söz gelimi Propp, incelediği masallar üzerinden otuz bir işlev ve yedi eylem alanı belirler ve genel olarak anlatıların bu temelde oluşturulduğunu ileri sürer. Greimas, eyleyen şemasında özne olarak seçilen anlatı kişisinin ulaşmak istediği nesnenin, onu harekete geçiren gönderenin, yardımcılarının ve engelleyicilerinin saptanmasını sağlar. Joseph Campbell ise mitler üzerindeki çalışmalarının ilk ve en önemli ürünü olan 1949 tarihli “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı yapıtında Propp gibi incelediği metinlerin benzer özelliklerini saptar ve bir model geliştirir. Campbell’in “monomit” olarak adlandırdığı ve evrenselleştirdiği genel bir mit anlatısında kahramanın yolculuğu yola çıkış, erginlenme ve dönüş olmak üzere üç aşamadan oluşur. Bu aşamaların her birinde ise farklı duraklar vardır. Atiye dizisini incelemeye geçmeden önce bu yazının güzergahını belirleyen Campbell’ın modelini ve Murdock’ın ona getirdiği eleştirel yaklaşımı ele almak yararlı olacaktır.

Monomitin çekirdek birimlerinden birincisi olan yola çıkışta kahraman, beklemediği bir anda aldığı çağrıyla belirsiz güçlerle iletişim kurmaya yönlendirilir. Burada kahramanı maceraya çağıran bir haberci vardır. Çağrı da sıra dışı biçimdedir. Maceraya çağrı evresindeki kaza, ölüm ve diğer beklenmedik olaylar, bastırılmış arzuların ya da çatışkıların sonucudur. Bu beklenmedik olayları ortaya çıkaran nedenleri görebilmesi için kahramanın belleğinde, ruhunda derin kazılar yapması gerekir. Hakikate ulaşmak için önce simgelerin dilbilgisini öğrenmemiz gerektiğini, bunun için de psikanalizden yararlanabileceğimizi ileri süren Campbell, modelini Freud ve Jung’un metodu üzerine inşa ederken kahramanın yola çıkışını, başka bir deyişle bulunduğu sakin dünyasından ayrılışını, Freud’a gönderimde bulunarak açıklamaya başlar ve bu ayrılık ve yeni doğum anlarının kaygıyı, acı dolu hisleri yeniden üretmesine dikkat çeker. Buna karşı yine bu evrede kahramana rehberlik eden büyüleyici bir figür, bütün yolculuklarda karşımıza çıkar. Kahramanın bu rehber sayesinde gitmesi gerektiğini öğrendiği müphem bir yer vardır artık. Kahraman, ikinci evrede ya bu çağrıyı reddeder ya da kabul ederek harekete geçer. İkincisini seçtiğinde yolun başında ilk karşılaştığı, genellikle ufak tefek yaşlı bir kadın ya da erkek olarak beliren ve onu koruyacak olan figürdür. Kahramana uzanan bu el aracılığıyla bilinçdışının bütün güçleri de ona eşlik eder. Dünyayı sınırlayan eşik muhafızlarına kadar ilerleyen kahramanı bunların ardında bekleyen bir tehlike vardır. Bu bilinmeyen alanlar, bilinçdışını yansıtırken burada karşılaşılacak tehlikeyi anca usta ve cesur bir kahraman savabilir. Yola çıkış aşamasının son evresini “Balinanın Karnı” olarak adlandıran Campbell, “Büyülü eşikten geçişin bir yeniden doğum alanına geçme olduğu fikri, dünyanın her yerinde rahim imgesi olan balina karnıyla simgelenmiştir. Kahraman, bilinmeyenin içinde kaybolur ve ölmüş gibi görünür.” der.

Kendi içinde altı evreden oluşan erginlenme aşamasında kahraman, eşiği aşmıştır; ancak bazı sınavlar vermesi gerekir. Bu evredeki dünya tuhaf, akışkan ve yine belirsizdir. Arka arkaya çıkan engeller aşıldıktan sonra tanrıçayla karşılaşma evresi gelir. Campbell, tanrıçayı kahramana rehberlik eden, iç ya da dış engellerini bertaraf etmesini sağlayan bir yardımcı olarak konumlandırır ve şöyle der: “Kadın duyusal maceranın yüce zirvesine götüren rehberdir. Beceriksiz gözler tarafından aşağı konumlara düşürülür; aldırışsızlığın kötü gözleriyle sıradanlık ve çirkinliğe gömülür. Onu olduğu gibi, gereksiz velveleyle değil de gereksindiği kibarlık ve kendine güvenle görebilen kahraman, gizil olarak kral, onun yarattığı dünyanın ölümsüz tanrısıdır.” Kahramanın tanrıçaya erişmesi, onun “yaşam ustalığını” simgeler. Campbell’ın modelinde kadın, yaşamla özdeşleştirilirken kahraman, “onun bileni ve efendisidir”. Derken üçüncü evrede bir “baştan çıkarıcı kadın” stereotipi beliriverir. Hamlet’i örnek veren Campbell, kadının kahraman için artık bir zafer değil, “baştan çıkarılırsa” yenilginin sembolü olduğunu ileri sürer. Bu nedenle kahraman, asıl hedefine ulaşmak için “kadının ötesine geçmeli”dir. Dolayısıyla bu evrede kadın, bir engel olarak betimlenir. Bu evreyle birlikte daha da erilleşen anlatının bir sonraki evresinde kahraman, çatışma içinde olduğu babanın gönlünü alır ve tanrılaştırma evresine geçer. Son evrede kahraman, nihai ödüle kavuşur.

İkinci aşamadan üçüncü aşamaya geçtiğinde kahraman, insanüstü özelliklerle donatılmıştır; ancak üçüncü aşamada, yani dönüş aşamasında kahramanın, elde ettiklerini insanlar dünyasına geri getirmesi gerekir. Bu dönüş, ya kahraman tarafından reddedilir ya kahraman, doğaüstü bir güçle toplumun yeniden inşa etmesi için dünyaya gönderilir ya da kahramanın dünyaya dönme isteği, uygunsuz bulunduysa yeniden engellerle bu engellerden kurtulma olayları birbirini izler. Kahramanın dünyaya dönebilmesi için dünyadan bir yardım gerekebilir. Dönüş eşiği aşıldığında kahramanın geldiği dünya, yola çıkmadan evvelki dünyadan farklıdır. Kahraman, rahatsız eden bir dünya içinde bulur kendini; ancak artık iki dünya arasında gidip gelme özgürlüğüne sahiptir. Yolculuğun son aşamasında Campbell, “Savaş alanı, her yaratığın bir başkasının ölümüyle yaşadığı yaşam alanının simgesidir.” der ve bu evreyi Ovidius’tan şu alıntıyla bitirir: “Tüm evrende kaybolan bir şey olmadığından emin olun; çeşitlenir ve biçimini yeniler.”

Campbell, ikinci aşamadan itibaren çok net görüldüğü gibi kahramanın erkek olduğu ön kabulüyle bu modelini geliştirir ki ele aldığı anlatılarda kahramanlar erkektir. Buna bağlı olarak kendinden çok emin bir biçimde kitabının girişinde çeşitli anlatılar arasında farklılıklar görülse de benzerliklerin farklılıklardan daha fazla olduğunu savunur. Peki ya kahraman, kadınsa? Kadının yolculuğa çıkmayacağını iddia eden Campbell, 1981 tarihli bir röportajında “Kadının yolculuğuna gerek yoktur. Tüm mitolojik geleneğe bakıldığında kadın aslında hep oradadır, varlık göstermektedir. Tüm yapması gereken tüm insanların ona ulaşma isteğinin farkına varmasıdır.” der. Kadını edilgen ve durağan bir varlık olarak konumlandıran Campbell’ın modelini Maureen Murdock “Kadın Kahramanın Yolculuğu” (The Heroine’s Journey) adlı kitabında bir üstokumaya tabi tutarak kadın kahramanın yolculuğunu yeni bir modelle açıklar. Murdock’ın çalışmasında on evre karşımıza çıkar: (1) kadınsılıktan kopuş, (2) erkeksilikle özdeşleşme, (3) denemeler yolu, (4) yanılsatıcı başarı hediyesi, (5) güçlü kadınlar ‘hayır’ diyebilir, (6) tanrıçayla karşılaşma, (7) kadınsılıkla acilen yeniden bağlantı kurma arzusu, (8) anne/kız çocuk bölünmesini gidermek, (9) iyi kalpli erkeği bulmak ve (10) ikiliğin ötesi. Campbell’ın modeli, bir cinsiyeti dışlayarak açıkça cinsiyetçi bir tavır sergilerken Murdock’ın kadın kahramanların da anlatılarda özne olduğundan hareketle bir model geliştirmesi önemlidir; ancak evrelerin adlandırılışında göze çarpan toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin kalıpyargılar, kadın kahramanların anlatılarının hangi bakış açısıyla kurgulandığını, stereotipleri yeniden üretip üretmediğini sorgulatır bir hâldedir. Netflix’in Türkiye’de üretilen ikinci dizisi Atiye, yolculuk üzerine kurulu bir anlatı olması nedeniyle birçok defa Campbell’a gönderimde bulunularak ele alınmış; ancak erkek kahramanın yolculuğunu açıklayarak “Kadın yolculuğa çıkmaz” diyen Campbell’ın yanı sıra, Atiye’nin bir kadının yolculuğunu anlatmasından hareketle, Murdock başta olmak üzere Simone de Beauvoir, Irigaray, Kristeva gibi düşünür ve kuramcıların çalışmalarıyla eklektik bir çözümleme yapılmamıştır. Yazı, bu düsturdan hareketle bir kadın kahramanın yolculuğuna odaklanacaktır.

Yola Çıkış

Soyut, dışavurumcu sanatçıları izleyen bir ressam olan Atiye’nin hayat rutini, tuhaf bulduğu, tüylerini ürperten bir kadının zamanlı zamansız karşısına çıkmasıyla sarsılmaya başlar. Onu maceraya çağıran, yüzünde bir yıldız dövmesi bulunan bu haberci kadın Zühre’dir. Batı mitolojisinde Venüs adıyla bilinen Zühre, birçok anlatıda, örneğin Sümer mitolojisinde, baştan çıkaran kadın olarak betimlenirken Atiye dizisinde Zühre yıldızının görevi farklıdır. Zühre’nin Atiye’ye görünmesiyle beraber başka işaretler de gelir. Atiye’nin çocukluğundan beri çizdiği sonsuzluk sembolü, arkeolog Erhan’ın Göbeklitepe’de ekibiyle yaptığı çalışmalar sırasında keşfedilir. Atiye, artık Campbell’ın sözünü ettiği derin ruhsal kazıları yapacağı yola çıkmaya hazırdır. Habercinin çağrısı, kahraman tarafından kabul edilir ve kahramanın yolculuğu başlar. Göbeklitepe’ye vardığında alnında yine yıldız dövmesi bulunan bir başka rehber, Atiye’nin yolculuğuna dâhil olur. Bu rehber, onu tünelin ardındaki mor taşların olduğu mağaraya götürür; ancak kahramanın karşısına çıkan ilk engel, Erhan ve ekibinin kendisine inanmamasıdır. Bu ilk engeli aşması, binlerce yıldır mühürlü olan mağaranın duvarında alnında yıldız dövmesi olan küçük kızın resminin keşfedilmesiyle mümkün olur. İstanbul’a döndüğünde Zühre’yle beraber bu küçük kız da beklenmedik anlarda Atiye’nin karşısına çıkıp ona rehberlik ederek yolculuğunu sürdüren büyüleyici figürlerden biri olur. Bununla beraber, sonsuzluk sembolünün yanı sıra kızın mağarada keşfedilen kabartma resminin de çözümlenmesi gerekmektedir artık. Atiye’nin karşı karşıya kaldığı belirsizlikler, yolculuğa başlamadan önceki hayatına dair sorgulamaları da tetikler. Zengin bir iş insanı olan Serdar Yılmaz’ın oğlu Ozan’la evlilik hazırlıkları yapan Atiye, düzenlemeleri kontrol etmek için düğünün yapılacağı salona gittikleri gün bir odada tabutun içinde kendini görür. Campbell, mitlerde habercinin getirdiği haberlerden birinin de kahramanın hayatının sonraki bir anında kendi ölümünü görmesi olduğunu ileri sürer. O an, Atiye’nin önceki hayatına dair defterleri kapatıp asıl yolculuğuna dönmesi gerektiğinin habercisidir. Ozan’la evlenmeyi gerçekten isteyip istemediği sorusu aklına düştüğünde devam edeceği yolculuk, Atiye’ye bu sorunun da cevabını verecektir. Halüsinasyonlar gördüğünü düşünen ailesi onu psikiyatra götürdüğünde şizofreniden şüphelenilmesi, Atiye’nin yolculuğunu devam ettirmekten kısa bir süre için de olsa, vazgeçmesine neden olur. Bir nevi, yolculuğu sürdürmesi için gelen çağrıların kahraman tarafından reddedilmesidir bu; ancak Erhan’ın bulduklarıyla gelen yeni çağrıyla Atiye adların, sembollerin ve geçmişin peşine düşer. Zühre’nin hiç görmediği anneannesi olduğunu öğrenir. Ozan’la evleneceği sırada Erhan’ın Zühre’yi ona getirmesiyle Atiye, kesinkes, dönüşü olmayan yolculuğa çıkar. Yolculuğun önemli sembollerinden bir diğeri de hayat ağacıdır. Örneğin Fenikelilerde, Greko-Romen kültüründe, İran efsanelerinde servi, Zühre yıldızının ve hayat ağacının sembolü olmuştur. Bir anlamda özdeşiyle buluşan Zühre, Atiye ve Erhan’a doğadaki sembollerin dilbilgisini öğretmeye başlar. O kadim bilgi, artık yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Zühre, Atiye’ye ilerlemek istediği yolun hangisi olduğuna kendisinin karar vermesi gerektiğini de hatırlatarak soyundan devraldığı görevi açıklar. Birinci sezon, dördüncü bölümün sonunda Atiye, büyülü eşikten geçer ve bilinmezin içinde kaybolur. Böylece Campbell’ın yola çıkış dediği aşama tamamlanır. Atiye’de bu birinci aşama, Murdock’un modelinde ilk üç aşamaya, bazı yönleriyle karşılık gelir. Murdock, kadın kahramanların yolculuğunu anlatan çağdaş anlatılarda onun toplumsal cinsiyet rejiminin biçtiği kadınlık rollerini reddederek erkeklik rollerini uyguladığını ileri sürer. Bunlardan kasıt; kadının güçsüzlük, bağımlılık ve duygusallık gibi özelliklerle; erkeğin ise güç, özgürlük, cesaret ve akılla özdeşleştirilmesidir. Atiye’nin yola çıkmadan önceki düzeninden vazgeçerek bilinmeze doğru cesur adımlar atması, ataerkil toplumların kadınlardan beklediği söz konusu rollerden sıyrıldığı anlamına gelebilir; ancak Murdock’ın ikinci aşamada kadın kahramanın erkeğe biçilen rollerle kendini özdeşleştirerek erkeksileştiği ya da yol gösterici olarak bir erkekten yardım aldığı savı, Atiye için öne sürülemez. Atiye’nin yolculuğunda hiçbir zaman cinsiyetsizleşen ya da erkeksileşen bir kadın görülmezken yol göstericileri de hep kadındır. Önce Zühre, sonra teyzesi olduğunu öğrendiği küçük kız, Atiye’ye ilerlemesi gerektiği yönü gösterirler. Bu bağlamda, yolculuğu sırasında yanında bulunan Erhan’ı bir yol gösterici olarak alamayız; çünkü o da Atiye gibi kendi yolculuğuna çıkmıştır ve ulaşacakları o kadim bilgiden henüz habersizdir.

Ne Olduğunu, Kim Olduğunu Hatırla

Atiye’nin eşikten geçmesiyle sınavlar yolu açılır. Hem kendi için geçmişte seçtiği yanlış yolla hem hatalarıyla yüzleşme vaktidir. Bilinçdışı gün yüzüne çıkarken Atiye, ona acı veren hisleriyle karşı karşıya kalır. Bu yüzleşme, Atiye’nin Ozan’la evlenmek istemediğinin, bu ilişkinin aslında nasıl başladığının göstergesidir. Atiye’nin “İstemiyorum” demesine rağmen Ozan’ın zoruyla gerçekleşen eylem, cinsel bir birliktelik değil, tecavüzdür. Atiye, bu deneyimini bilinçaltına ittiği için Ozan’la o güne kadar düşe kalka da olsa gönüllü olmadığı bir ilişkiyi sürdürebilmiştir. Bu aşamada ona geçmişi hatırlatan kadın, Campbell’ın modelindeki tanrıçadır. Tanrıçanın “Sen onu gerçekten sevdin mi?” sorusunun yanıtını Atiye, aslında “Ben bunları hatırlamak istemiyorum.” dediği an vermiştir. Ataerki, kadının bilincinde de bir baskı oluşturarak yaşamını düzenin beklentilerine uyumlu bir biçimde sürdürmesini dayatmış ve Atiye, ailelerin de isteğiyle süren ilişkisinin geçmişindeki en büyük kabuslardan biri olduğunu eşiği aşınca, yani kahraman ustalaşmaya başlatınca görebilmiştir. Vermesi gereken bir diğer sınav ise ailesinin evlat edindiği kardeşi Cansu hakkında çocukken söyledikleriyle ilgilidir. Burada bu defa kendi karanlığıyla yüzleşir. Sonunda Zühre, ona nihai ödüle sahip olduğunun bilgisini verir. En çok korktuğu şeylerle yüzleşmeyi başarmış ve güçlenmiştir. Zühre, şafakla birlikte başlayacak yeni hayatında öğreneceği yeni sırlar olacağını söyler ve gerçekten ne istediğini sorması gerektiğini ona hatırlatır. Öte yandan Atiye’nin artık iki dünyanın ustası olacağının da sinyallerini verir. Campbell’ın kahramanların yalnızca erkek olabileceğini iddia ederek geliştirdiği modelin bu aşamasında var olan baştan çıkaran kadın figürü elbette Atiye’nin yolculuğunda karşımıza çıkmaz. Campbell’ın eksiklerini Murdock’ın modeli kapsamında tamamlarsak Atiye, Murdock’ın ikinci evrede belirttiği gibi bir denenmeler yoluna girmiştir bu aşamada ve mitik anlatılarda iki başlı ejderha, dev ya da zırhlı şövalye olarak kahramanın karşısına çıkan ve yenmesi gereken düşmanlar, Atiye’nin yolculuğunda dünyevi meseleler üzerinden karşısına çıkar. Bu meselelerle yüzleşmesi, önüne çıkan engelleri aşması ya da Murdock’ın deyişiyle devleri yenmesi olarak yorumlanabilir. Murdock, bunu izleyen aşamada kadın kahramanın mücadelesinin sona ererek zafer kazandığına ilişkin bir düşünceye kapıldığını belirtir. Zühre’nin Atiye mağaradan çıkmadan önce verdiği haber, geleceğe dairdir ve henüz gerçekleşmemiştir. Atiye’nin daha alması gereken yol vardır. Bu bağlamda, Zühre’nin verdiği haberi Murdock, yanılsatıcı bir başarı hediyesi olarak değerlendirir. Beşinci aşama ise yolculuğun o aşamasına kadar elde ettiği güç sayesinde kadının “hayır” diyebildiği zamandır. Ozan’la unutmak istediği geçmişiyle yüzleşen Atiye, artık onu istemediğini söyleyerek ona açıkça “hayır” diyebilir. Yolculuğun altıncı evresinde kadın kahramanın, önceki aşamalarda bağlantısını kopardığı tanrıça arketipinin bir versiyonuyla yeniden karşılaştığını ileri süren Murdock’ın saptamasına koşut biçimde tanrıça, Atiye’nin karşısına onu akıl hastanesine kapattıkları anda çıkar. Kadın kahramanı koruyan ve ona yardım eden figür yeniden belirmiştir. Tanrıçaya Cansu’nun yaşadığı yeni bir hayat olmasını istediğini söyleyen Atiye, bunu gerçekleştirecek gücün kendine olduğunu öğrenir ve Ovidius’un “Tüm evrende kaybolan bir şey olmadığından emin olun; çeşitlenir ve biçimini yeniler.” savına benzer bir yanıt veren tanrıça, Atiye’ye başka bir gerçeklikte kurulacak bir dünyanın ipuçlarını verir. Cansu’yu bulması için gideceği yeri de işaret eder. Murdock’ın modelindeki yedinci ve dokuzuncu aşama, Erhan sayesinde gerçekleşirken onuncu aşama, yani karşı cins arketiplerinin bütünleştirilmesi, birinci ve ikinci sezonda kurulan farklı gerçeklikteki iki dünyanın birleşmesiyle gerçekleşebilir. Aynı biçimde, sekizinci aşamadaki anne/kız çocuk bölünmesinin giderilmesi, ikinci sezonda kurulan dünyada Atiye’yle annesi Serap arasında mümkün olur.

“Bu Savaş Bugün Başlamadı”

Atiye, üçüncü evrede tam da Campbell’ın ileri sürdüğü gibi, insanüstü güçlerle donatılarak toplumu yeniden inşa edebilmesi için dünyaya gönderilir; ancak döndüğü dünyada öncekinden bambaşka bir gerçeklik vardır. Cansu başka bir kimlikte, Elif adıyla Atiye’nin karşısına çıktığında herkesin farklı seçimler yaparak hayatını kurduğu bir dünyada başkarakter, yeni gerçekliğin ne olduğunu anlamaya çalışırken bu defa hayatları risk altında olan gebe kadınlar için bir yolculuğa başlayacaktır. Bu da onun toplumu yeniden inşa etmek ve düzeni yeniden kurmak için dünyaya geri gönderildiğinin göstergesidir. Atiye’ye gitmesi gerektiği yeri söyleyen rehber ise bu defa Serap olur. Onu kapıyı bulması için Erhan’a yönlendirirken o kapıyı açmanın Atiye’nin görevi olduğunu söyler. Atiye’nin birinci yolculuğunda ona gücünü hatırlatan tanrıçanın sesi ise bu defa toprağın rahmiyle buluştuğunda doğumların gerçekleşeceğini fısıldar. Bu, kendine dönüş yolculuğudur bir anlamda. Atiye’ye yol göstericilerinden biri de henüz doğmamış olan kızıdır. Kızının izini sürerken her şeyin başladığı yere doğru yolculuk da başlar. Göbeklitepe’ye vardığında tapınakları bulamaz. Erhan’ın başka bir insan olarak karşısına çıkması, onun engelleyicilerinden bir diğeridir. Buna karşın şifa arayan hamile kadınlara el uzatacak bilgelik ve güçtedir artık ve bu kadınların hayatta kalmaları için gelen çağrıyı kabul eder. İlk sezonda Serdar’ın gücüne sığınarak hayatı sürdürmeyi seçen Serap, ikinci sezonda kurulan evrende yalnızca Atiye’nin değil, başka kahramanların da rehberidir ve görev dağılımı yaparak onlara izlemeleri gereken yolu gösterir. Ozan’ın annesi Melek’e Atiye’nin yolculuğunda çıkacak tek engelin Serdar olduğunu ve ona hakikati gösteremezse Ozan’ı kaybedeceklerini söyler. Kuşaklar arası geçen bilgelikle Serap, Atiye her engelle karşılaştığında ona bu engeli nasıl savacağının ipuçlarını veren bir konumdadır. Hamile olduğunu anlayan Atiye, doğumların gerçekleşmemesi nedeniyle duyduğu korkuyu Serap’la paylaştığında bu bebeğin herkes için son şans olduğunun haberini Serap verir ve ona verilen görevi yerine getirmesi için yolculuğunun ilk aşamasında Erhan’ı uyandırması gerektiğini hatırlatır. Erhan’ın uyanışının da gerçekleşeceği yola birlikte çıktıklarında yine sonsuzluk sembolü, onlara varmaları gereken yeri gösterir ama rehber, yalnızca semboller değildir. Atiye de Erhan’a gidecekleri yolu çizer ve uyanması için ona, iyileşmeleri için Urfa’daki kadınlara elini uzatır. Zühre’nin sahip olduğu güçler, hem Serap’a hem Atiye’ye geçmiştir. Yedinci bölüme geldiğimizde öncesinde Serap’ın Melek’e bahsettiği engel, Atiye’nin önüne somut olarak çıkar. Melek’in Serdar’a hakikati gösterememesi, Ozan’ın ölümüne neden olmuş ve Serdar, Ozan’ı geri döndürmek amacıyla mağaranın girişini göstermesi için Atiye’nin peşine düşer. Kadın kahraman, birinci yolculuğunda geçmişteki korkularıyla yüzleşerek ejderhalarla mücadele ederken ikinci yolculuğunda yenmesi gereken bir parlak zırhlı şövalye olarak karşısına Serdar çıkar. Atiye ve Serdar’ın aradıkları kapı, hayat ağacının altındadır. Atiye, o kapıya ulaştığında doğumlar gerçekleşecek; Serdar ulaştığındaysa Ozan geri dönecektir. İyiyle kötünün karşı karşıya geldiği o an, ya Atiye herkes için nihai ödüle ulaşacak ya da Serdar’ın kurduğu düzen devam edecektir. Birlikte geçirdikleri kaza, o eşiği hangisinin aşacağını gösterirken Serdar da bu düzenin nasıl ve ne amaçla kurulduğunu anlatır. Kaynakların tükenmesi sebebiyle nüfus artışının önüne geçmenin yolunun kadının doğurganlığını denetimleri altına almaktan geçtiğini itiraf eden Serdar, bu savaşın yeni başlamadığını hatırlatır. Bu savaşı, birbiriyle bağlantılı biçimde iki türlü okumak mümkündür. Birincisi, eşitsizlik temelinde kurulan düzenin güçlülerin lehine sürmesi için gerektiğinde güçsüzlerin her şeyinin ellerinden alınması için verilen savaştır. İkincisi ise, kadın doğurganlığı üzerinde kurulan bu denetimden yola çıkarak, erken Neolitik çağdan itibaren var olan ataerkil düzenin devamı için verilen savaştır. Cemal Bâli Akal, buna ilişkin şu değerlendirmeyi yapar: “Kadınlar üzerinde kurulan bu hâkimiyeti, karşı cinsi bir yandan potansiyel bir tehlike, diğer yandan da aşağı bir sosyal katman olarak sunan erkek söylemi meşrulaştırır. Ancak bu küçültücü söylemi ve meşrulaştırdığı erkek üstünlüğünü sarsan gerçek, dışlanan varlığın doğurganlığı nedeniyle bir yaratıcı olmasıdır.” Buna bağlı olarak Serdar’ın “Bu savaş yeni başlamadı” sözünü iki anlamlı okumak mümkündür. Serdar, bu düzenin böyle devam edeceğini söylerken Atiye, değişme ihtimalinin olduğunu hatırlatır; çünkü birinin diğerine üstün tutulduğu bu düzenin başladığı bir zaman vardır ve bunu sonlandırmak da mümkündür. Atiye, bu düzeni değiştirecek güçle donatıldığında mitik bir anlatıya benzer biçimde karşısına çıkan ejderhayı temel anlamda öldürerek alt etmez. Atiye’yle Serdar’ın kazadan sonraki yüzleşmeleri, Serdar’ın gücünü tamamen kaybettiğini, yenildiğini gösterir. Kadim bilgiye vakıf olan Atiye, Serdar’a seçebileceği yollardan birinin farklı bir dünya kurabileceğinden söz ederek “Hâlâ pişman olabilirsin ve bu, her şeyi değiştirir” der. İkinci yolculuk biterken Atiye’nin doğumu gerçekleşir. Bu doğum, daha önce birçok kez vurgulandığı gibi, herkes için yeni bir başlangıçtır; ancak yolculuğun, üçüncü sezonda nasıl devam edeceğine dair ipuçları, yine semboller üzerinden verilir. Hannah, Serdar’ı öldürdükten sonra onun gücünü simgeleyen yüzüğü alır. Birinci sezonun sonunda Serdar’ı polise yakalatan Ozan, babasının daha önce ona yaptığı gibi, onu alnından öperek teslim eder. Bu, gücün el değiştirdiğine dair bir işarettir ve sonunda da Atiye için bir bitişi ama yeni de bir yolculuğu simgeleyen ölümüyle beraber bir yandan da bebeğini ondan çalan birinin peşinden koşması ve o kişinin kim olduğunu öğrendiğimiz sahne, Atiye’nin üçüncü yolculuğunda vereceği mücadelenin, karşılaşacağı engellerin ve savaşacağı şövalyelerin habercisi olarak yorumlanabilir.

Kaynakça

Akal, C. B. (1994). Siyasi İktidarın Cinsiyeti, İmge Kitabevi: Ankara.

Campbell, J. (2013). Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. Çev. Sabri Gürses. Kabalcı Yayıncılık: İstanbul.

Campbell, J. Yazarla söyleşi, New York, 15 Eylül 1981. http://www.maureenmurdock. com/articles/articles-the-heroines-journey.

Indick, W. (2011). Senaryo Yazarları İçin Psikoloji. Çev. Ertan Yılmaz, Yeliz Karaarslan. Agora Kitaplığı: İstanbul.

Naz Koçak, A , Usta Demi̇rli̇kan, Y . (2018). Kadın Kahramanın Yolculuğu: Hasanboğuldu Hikâyesi Örneği . Folklor/Edebiyat , 24 (96) , 13-28 . DOI: 10.22559/folklor.406

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information