Dünya prömiyerini Locarno’da gerçekleştiren, hemen ardından ise Toronto Film Festivali’nde gösterilen Sibel, bu yılın en kayda değer yerli yapımlarından biri olarak dikkat çekiyor. Çağla Zencirci ile Guillaume Giovanetti’nin yönettiği; Damla Sönmez, Erkan Kolçak Köstendil, Emin Gürsoy ve Elit İşcan’ın rol aldığı Sibel, çocukluğundan beri dilsiz olan 25 yaşındaki Sibel isimli bir kadının, kuş dilinin (ıslık dili) konuşulduğu Kuşköy’de geçen masalsı hikâyesini konu alıyor. Adana Film Festivali’nde En İyi Film dâhil üç ödüle layık görülen film, Ulusal Yarışma’da ise En İyi Senaryo ve En İyi Kadın Oyuncu kategorilerilerinde ödüllendirildi.

Biz de, uzun zamandır merakla beklediğimiz filmi izler izlemez Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti ile buluşarak filme dair merak edilenleri konuştuk. 

Röportaj: Utku Ögetürk

Deşifre: Övgü Avcıer

Fotoğraf: Jeff Harris

Utku Ögetürk: Sibel ile seyirciye nahif bir masal anlatıyorsunuz. Külkedisi’nden, Kırmızı Başlıklı Kız’a türlü masallardan esinlenmeler olan bir film diyebiliriz Sibel için. Bu masalın, dolayısıyla filmin ortaya çıkış motivasyonu nasıl oluştu?

Çağla Zencirci – Guillaume Giovanetti: Bir şehre ya da bir bölgeye gidiyoruz ve oranın coğrafyası, oranın insanı bize ilham veriyor, genelde böyle çalışıyoruz. Sibel’de de bu şekilde çalıştık. Filmin çekildiği Kuşköy’e gittik oradaki insanlarla tanıştık, onların hikâyelerini dinledik. Burada duyduğumuz yerel öyküler bizi çok etkiledi ve bu hikâyeleri filmimize yerleştirmek istedik. Nitekim, bu yaklaşımı önceki filmlerimiz olan Noor ve Ningen’de de görebilirsiniz. Biz kökeni gerçeklikten gelen kurmaca filmler yapmak istiyoruz. Masal unsuru da bu kurgu dünyasında bize çok yardımcı oluyor. Böylece filmimiz dünyanın neresinde izlenirse izlensin, seyirci anlattığımız hikâyelerde kendinden bir şeyler bulabiliyor.

“Bir konuyla ilgileniyoruz ya da bir şey görüyoruz, birisiyle karşılaşıyoruz ve konumuz neredeyse ya da o kişi neredeyse oraya gidiyoruz ve orada vakit geçiriyoruz.”

Utku Ögetürk: Peki, hikâye nasıl ortaya çıktı?

Çağla Zencirci – Guillaume Giovanetti: Bundan on beş sene önce dünya dilleri üzerine oldukça kalın bir kitapta Kuşköy’deki ıslık diliyle ilgili bir paragraf okumuştuk, o bilgi aklımızda yer etmişti açıkçası. Ardından, başka filmler yaptık, iki uzun metraj çektik. Bir gün Türkiye’nin Kuzey Doğusu’nda dolaşıyorduk ki  “Böyle bir dil vardı, hâlâ var mıdır?” diye düşündük. Bu köyü aradık ve bulduk. Biraz orada kalınca anladık ki ıslık dili hâlâ var, hâlâ kullanılmaya devam ediliyor. Genelde bizim çalışma şeklimiz hep böyle; bir konuyla ilgileniyoruz ya da bir şey görüyoruz, birisiyle karşılaşıyoruz ve konumuz neredeyse ya da o kişi neredeyse oraya gidiyoruz ve orada vakit geçiriyoruz.

Örneğin, Kuşköy’de şehirden dağlara giden tek bir yol var ve o yol da köyün içinden geçiyor. Köyün kahvesinde uzun bir süre oturduğunuz zaman gözünüzün önünden her 10 dakikada bir film geçiyor. Orada otura otura, Sibel yavaş yavaş oluşmaya başladı. Gelin kayası anlatıldı, aslında bir kurt olduğu anlatıldı, ormanda bir terörist geziyor dendi. Hatta, bir gün 25 yaşlarında bir kadınla tanıştık. Bu genç kadın sadece ıslık diliyle insanlarla iletişim kuruyordu. İlk başta dilsiz olduğunu düşünsek de sonrasında böyle olmadığını fark ettik. Bu durum bize ilham verdi, ayrıca ıslık dilinin cep telefonlarının yaygınlaşması ile unutulma tehlikesi ile karşı karşıya olması da bizi bu dil üzerine bir film yapmaya itti. Islık dilinin filmin çıkış noktası olmasına karar verdik. Burada Damla Sönmez’in hiç bilmediği bu dili öğrenmeye yönelik yoğun ve kararlı çalışmasının da çok önemli bir yeri var. Onun da sayesinde ıslık dili Sibel karakterinde yeni bir soluk buldu diyebiliriz.

“Köyün gerçek muhtarı, onun misafirperverliği ve açık görüşlülüğü filmdeki muhtar karakterini yarattı.”

Utku Ögetürk: Dilsiz olmak, o bölgede yaşayanlar için bir eksiklik olarak görülüyor, filmde de o bölgede yaşayanlar Sibel’i bu şekilde tanımlanıyor. Baba karakteri ise devleti temsil eden bir güç figürü. Burada bir çatışmadan bahsedebiliriz. 

Ç.Z-G.G: Başlangıçta babayı devlet olarak yazmak değildi düşüncemiz. Kuşköy’ün etrafındaki 2 saatlik yolda kalacak yer yoktu. Ve Kuşköy’e ilk çıktığımızda önce muhtar yanımıza gelerek “Kimsiniz, burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Biz de kendisine kuşdiliyle ilgileniyoruz hala konuşuluyor mu diye sorduk. “Evet” dedi, hemen ardından “Siz nerede kalıyorsunuz?” diye sordu. Henüz, bir yerimiz olmadığını öğrenince hemen eşine telefon ederek yemek hazırlanmasını istedi. Biz bu dönem süresince muhtarın evinde kaldık. Hatta filmde gördüğünüz Sibel’in odası bizim kaldığımız oda. Kuşköy’e her gittigimizde Muhtar bizi evinde ağırlamaktan hiç çekinmedi. Orada da şunu gördük: Köyün gerçek muhtarı dışarıdan gelene karşı son derece meraklı ve içgüdüsel olarak modern ve açık görüşlü bir adamdı. En önemlisi de bölgeye gelen yabancıya, turiste yardımı görev olarak benimsemişti. Sürekli soru soruyor, bizim sorularımıza cevap veriyor, kısacası dışarıdan gelenle iletişim kurmayı seviyordu. Aslında köyün gerçek muhtarı, onun misafirperverliği ve açık görüşlülüğü filmdeki muhtar karakterini yarattı. Biz daha sonradan muhtarı eklemedik o zaten orada vardı. Emin Gürsoy’un güçlü oyunu da bizim hikâyemizin muhtarına hayat verdi.

“Sibel kendi kurdunu, o kurdun enerjisini arıyor. Bu aslında kadına özgü bir enerji.”

Utku Ögetürk: Sibel’in kurdun peşinde olduğu süreci, kendi özgürlük yolculuğu olarak görebilir miyiz?

Ç.Z-G.G: Hem o var, hem de kendini köye kanıtlamaya çalışıyor.  Kurdu götüreceğim böylece bana saygı duyacaklar, diye düşünüyor. Hikâyenin bir katmanı da karakterin ne olduğunu tam olarak bilmediği ama kendi içinde onu güçlendireceğini bildiği bir şeyleri arıyor oluşu aslında. Bizim hikâyeye katmak istediğimiz buydu. Sibel kendi kurdunu, o kurdun enerjisini arıyor. Bu aslında kadına özgü bir enerji. Baktığımız zaman Türk mitolojisinde Asena gibi bir dişi kurt figürü var. Doğada da kurt sürüsünün başında da her zaman dişi kurt var. Dişi kurdun görevi sürünün üyelerini korumak, bir arada kalmalarını sağlamak ve değişen şartlara hızlıca adapte olma yeteneği sayesinde bunu diğerlerine de öğreterek hayatta kalmalarını sağlamak. Ve de aynı şekilde kadınların da kendi içlerinde böylesine güçlü bir enerjiye sahip olmaları gerekirken modern yaşam şartları bunu onlara tamamen unutturmuş, bu gücün gelişimini durdurmuş hâlde. Bunun metaforu da var içinde.

“Bizim en büyük amacımız, bu içinde yaşadığımız siyasi ortam kendi toplumumuza ve kültürümüze ne yapıyor onu söylemek.”

Utku Ögetürk: Günümüz Türkiye’sinde, sizin filminizde de belirli sekanslarda gördüğümüz üzere, düşünce özgürlüğü dahi suç sayılabiliyor. Sibel için politik bir film diyebilir miyiz?

Ç.Z-G.G: Şöyle, biz politik yönetmenler olduğumuzu hiçbir zaman iddia etmedik. Bu anlamda hiçbir filmimiz politik olmadı ama yaşadığımız yer politik. Bu sadece Türkiye için geçerli değil; ne kadar isteseniz de kendinizi politikadan bir şekilde ayıramıyorsunuz. Bizim filmlerimizde politika her zaman arkada dekor olarak durdu. Biz sadece yürütülen politikaların insanları ne şekilde etkilediğini gösterdik, bütün filmlerimiz bunun üzerine. Siyaset zaten insanlardan çok bağımsız olarak gelişiyor artık. Bizim en büyük amacımız, bu içinde yaşadığımız siyasi ortam kendi toplumumuza ve kültürümüze ne yapıyor onu söylemek. Zaten yabancıdan, bilinmeyenden korkmaya, çekinmeye meyilli olan bir kültürken, tanımadığına birtakım sıfatlar yapıştıran bir kültür hâline geldi ve bundan hepimiz etkileniyoruz.

Diğer yandan biz filmlerimizde hiçbir zaman güncel olayları işleme kaygısı gütmedik. Zaman ve mekândan bağımsız filmler çekmeye özen gösterdik. Sibel bundan 10 sene önce de çekilebilirdi. “Noor” da zamansız bir film, 2010’da çekildi ama bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. “Ningen” ise zamansız hatta mekânsız bir film.

Daha önce de söylediğimiz gibi, film yaparken çok yerel bölgelere gidiyoruz. Filmlerimizi çok beslese de bu yerelliğin ötesinde çok daha evrensel şeylerin de peşindeyiz. Filmdeki temalardan biri de insanların kendileri gibi olmayanlardan, dışarıdan gelenlerden duydukları korku. Bu son yıllarda dünyanın her yeri için de geçerli aslında. İnsanlar dışarıdan gelenlerden korktukları için sürekli duvarlar örülüyor. Bu korku, bir şekilde bir hareketi de tetikliyor ve filmdeki topluluğun da yaşadığı aslında bu.

Utku Ögetürk: Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadınız diye biliyorum.

Ç.Z-G.G: Evet, başvurduk ve alamadık.

Utku Ögetürk: Siz, filminizi politik olarak görmeseniz dahi, bakanlık böyle görmüş olabilir mi?

Ç.Z-G.G: Bunun hakkında fikir yürütmemiz anlamlı değil çünkü bununla ilgili resmi yazılı bir şey yok. Geçen sene eylül-ekimde biz çekiyorduk, o zaman başvurulmuştu. Filmimizin politik nedenlerden dolayı destek almadığına ilişkin herhangi bir bilgi tarafımıza ulaşmadı.

Utku Ögetürk: Filmin açılışında yer alan bölüm gerçekten çok zekice tasarlanmış ve filme olan ilgiyi artıran bir etkiye sahip. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Ç.Z-G.G: O videoyu filme koymadan çok önce bulmuştuk aslında. Yapımcılarla, ortaklarımızla, oyunculara filmlerimizle ilgili görüşürken genellikle bu tip videolar gösteriyoruz. Bu kez kurgu masasındayken aynısını seyircilere neden yapmıyoruz diye düşündük. Bu 60’larda Fransız sinemacılar tarafından çekilmiş bir belgeseldi. Filmi bununla başlatarak izleyicilerin zihninde bir fikir yaratmak istedik. Yani bu filmin kurgusuyla ilgili bir karardı. Sonuçta da bunun iyi bir fikir olduğunu gördük.

“Türkiye’de doğmuş büyümüş biri olarak, sadece finansman açısından değil, hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki seyirciye ulaşabilmek açısından da evrensel bir anlatım şekli geliştirmek, hikâyeyi nereli olursa olsun seyircinin duygularına hitap edecek şekilde anlatabilmek gerekiyor.”

Utku Ögetürk: Son olarak, 4 ülkenin ortak yapımı Sibel ve birçok ülkeden destek aldığınızı biliyorum. Nasıl oluyor da Türkiye’den, Kültür Bakanlığı’ndan destek alamazken yurtdışından böylesine önemli destekler bulabiliyorsunuz?

Ç.Z-G.G: Biz de çok arayarak bulduk; iş her zaman yapımcıda bitiyor. Yapımcınız sektörü iyi anlayıp buna göre hareket etmeye başlayınca işler bir anda tahmin edemeyeceğiniz kadar kolaylaşabiliyor. Şöyle bir nedeni de olabilir: bizim filmlerimiz genel olarak daha önce kimsenin sinema filmi yapmayı düşünmediği yerlerde çekildi. Pakistan buna bir örnekti, “Ningen” ise tsunamiden sonra çekildi. Kuşköy’de ise belgesel, reklam filmi çekiliyor ama şimdiye kadar bir sinema filmi için düşünülmemiş. Bir de anladığımız kadarıyla, ne olursa olsun,  her seferinde projelerimizi sonuçlandırarak dönüyor olmamız bir şekilde yapımcılara da güven veriyor. İşin peşini bırakmayacağımızı, yapılması gerekenin 10 kat fazlasını yapacağımızı bildikleri için güveniyorlar. Bir de tabii ikili olmamız önemli; hem kadın hem erkek, hem Türk hem de Fransız olmamız. Bir zaman sonra daha spesifik olmaktan çıkıp dünyaya yayılmaya başlıyor. O yüzden evrensel filmler yapmayı becerebiliyoruz galiba. Herkese bir şekilde hitap ediyor.

Utku Ögetürk: O bölgede uzun süre geçirdiğinizi söyleseniz de, filminizde yer alan diyaloglar özelinde değerlendirecek olursak, bölgenin kültürünü tam anlamıyla yansıtmak gibi bir misyonu olan bir film değil Sibel, bence. Bu doğrultuda Türkiye filmleri için, yurtdışından destek alan filmlerle ilgili uluslararası piyasaya sunmak adına bu tercihlerde bulunulduğu düşünülüyor. Buna katılır mısınız?

Ç.Z-G.G: Burada önemli olan sırf yabancı finansmanı elde edebilmek için kültürün özünün çarpıtılmıyor olması ki filmin bu konuda taviz verdiğini düşünmüyoruz. Sibel 25 yaşındaki bir kadının öyküsü ve Sibel Kuşköy’de yaşıyor ve bu köye özgü ıslık diliyle anlaşıyor. Bu filmin Kuşköy’de çekilmesi en doğalı. Ayrıca Kuşköylüler bu filmin her aşamasında aktif bir şekilde projenin içinde yer aldılar. Biz senaryoyu onların bize verdikleri fikirler üzerine inşa ettik, çekim aşamasında ise 6 profesyonel oyuncumuz dışında filmde görülen diğer karakterleri Kuşköylüler oynuyor, oynamadıklarında ise çekimleri izliyor, hatta yardım ediyorlar. Yani bu filmin bölgenin kültürünü yansıtmanın yanı sıra bir de hikâye anlattığının bilincindeler.

Diğer yandan birtakım klişelere de boyun eğmemeye özen göstermek gerekiyor. Sırf film Karadeniz’de çekiliyor diye oyuncularımızdan Karadeniz aksanı ile konuşmalarını talep etmedik çünkü Kuşköy’de özellikle de genç nesil Karadeniz aksanı ile konuşmuyor. Çektiğimiz mekânları da değiştirmedik, filmde görülen Sibel’in evi köyün gerçek muhtarının evi.

Tabii ki şunu da belirtmek gerekiyor: Türkiye’de doğmuş büyümüş biri olarak, sadece finansman açısından değil, hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki seyirciye ulaşabilmek açısından da evrensel bir anlatım şekli geliştirmek, hikâyeyi nereli olursa olsun seyircinin duygularına hitap edecek şekilde anlatabilmek gerekiyor. Söylediğimiz gibi buradaki en önemli unsur anlatım şeklinin kültürün özünü değiştirmiyor olması. Ayrıca biz filmi kültürünü anlattığımız insanlara göstermek, filmi önce onlarla paylaşmak istediğimiz için ilk Kuşköylülere  gösterdik ve bu yönde bir tepki almadık. Bizim için en önemli göstergelerden birisi de bu.

Utku Ögetürk: Çok teşekkürler.

Ç.Z-G.G: Biz teşekkür ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi