jlzzfR23s4I

Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı filmi Blow-up’ı analiz eden video, filmin anlatısını modern ve post modern unsurları üzerinden ele alıyor.

Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı filmi Blow-up, 1960’lı yıllarda Londra’da yaşayan moda fotoğrafçısı Thomas’ın hayatını merkezine alıyor. Thomas, parkta gördüğü bir çiftin fotoğrafını çekiyor, çektiği fotoğrafları karanlık odasında büyütüyor. Resimlere daha yakından baktığında resimlerin içinde gizlenmiş silahlı bir adam gördüğüne ve resmi çektiğinin fark edilmesiyle cinayetin önüne geçtiğine inanıyor. Bütün bunları Thomas’ın perspektifinden görüyoruz, ve film boyunca bu cinayetin Thomas’ın hayal ürünü mü yoksa gerçek mi olduğunu sorguluyoruz.

Antonioni’nin sinema hayatının ilk yılları, 1930’lardaki şiirsel gerçekçilik, II. Dünya Savaşı sonrasındaki İtalyan yeni gerçekçilik ve 1950’lerdeki sosyal gerçekçilik akımlarına denk geliyor. Antonioni’nin ilk filmlerinde yeni gerçekçilik akımının etkilerini görmek mümkünken, sinema hayatının ilerleyen yıllarında bu akımlardan tamamen kopup kendine ait bir dil geliştirdiğini görüyoruz. Blow-up bu özgün anlatının bir örneği.

Modern ve Postmodern Anlatının Birleşimi

Film algısı sanat algısı gibi yıllar içinde değişime uğradı; eski realist akımlar filmi gerçekliğin yeniden üretimi olarak algılarken, modern ve postmodern anlatının filme girmesi filmi gerçekliği anlatmakla yükümlü bir araçtan ziyade başlı başına bir sanat ürünü olarak değerlendirilen bir sanat formuna dönüştürdü. Bu algı modern bir sanat görüşünden geliyor: her şey sanat olabilir. Sürrealist ve sembolist ögeler, psikanalizin kullanımı ve kamera hareketlerinin birleşimiyle, karakterlerin hislerini ve düşüncelerini gösteren bir modern film anlatısı gelişti. Modern anlatının bir diğer ögesi de parçalı anlatım. Bu parçalı anlatım hem görselde hem de hikâyede kendini gösteriyor. Aynalar, yansımalar, parça parça görünen objeler, doğrusal bir zaman izlemeyen hikâye anlatımı, gerçekliği kırıcı bir etki göstererek gerçeği yansıtma yerine yoruma açma işlevi görüyor.

Filmde hikâyenin doğrusal bir zaman izlemesi ve kendi içinde bir nedensellik ortaya koyması modern bir anlatıya işaret ederken, Thomas’ın aksiyonlarının film hikayesinin çatışmasına bir çözüm önermeyişi ve filmin anlatmak istediği şeyin anlatılanla değil gösterilen imgelerle şekillenmesiyle postmodern bir anlatı oluşuyor. Blow-up hem modern hem de postmodern özellikler taşıyan  bir anlatıya sahip.

Thomas’ın yaptığı moda çekiminde, mankenlerin herbiri önünde cam bir kesit olacak şekilde arka arkaya dizilmiş, bu kare mankenleri birer karakter değil birer obje gibi gösteriyor. Filmin temel çatışmasını oluşturan fotoğraflar de böyle; birbirinden bağımsız görseller olan fotoğraflar bir araya gelince ortak bir anlatı oluşturuyor. Fakat bu anlatı ne kadar güvenilir bir anlatı? Thomas’ın bu resimlere yaklaşımı bu parçalı görüntüleri daha da parçalı hale getiriyor; resimlere yakından bakıyor, büyütüp yeniden basıyor, resmin her bir kısmına ayrı birer parça muamelesi yapıyor.

Roland Barthes 1967 tarihli ‘Yazarın Ölümü’ isimli denemesinde, bir yazının yazarından bağımsız düşünülmesi ve böylece okuyucunun yorumuna açık olması gerektiğini savunuyor. Modern anlatı da buna uygun olarak, ortaya çıkan ürünü izleyicinin yorumuna açıyor. Modern anlatıda anlatılmak istenilen şey net sınırlara tabi tutulmuyor. Net bir metin üzerine inşa edilmeyen eserin izleyiciye anlatmak istediği şeyleri farklı yollardan vermesi gerekiyor, bu da anlatıda daha yaratıcı olmayı zorunlu kılıyor. Semboller, gerçek dışı ve yoruma açık ögeler, klasik bir anlamsal bütünlük oluşturmayan olaylar, parçalı görüntüler ve hikayeler, klasik anlatıya dahil olamayacak yeni teknikler anlatının bir parçası oluyor modern anlatıda.

Sanat Amaçsız Mıdır?

Thomas’ın ressam arkadaşı, abstrakt resimleri hakkında ‘Yaparken hiçbir şey ifade etmiyor. Yaptıktan sonra, bağlanacak bir şey buluyorum. Detektiflik gibi’ diyor. Thomas’ın yaptığı da tam olarak bu. Çektiği fotoğraflarda bağlanacak bir nokta bulup, onu bağlayan şeyin izini sürüyor. Gördüğü şeyin gerçek olduğuna inanma çabasıyla parka gidiyor ve bir ceset buluyor. Bu sahne Thomas’ın hayalinde gerçekleşiyor; gördüğü cesetse bir vitrin mankeni. Dönemin tipik bir rock konserine gittiğindeyse bütün izleyicileri, bir fotoğraf çekimindeki modeller gibi kaskatı sahneyi izlerken buluyor. Bu kalabalık, rock konserine gitmiş herhangi bir kalabalık gibi davranıyor, müzisyen gitarını parçalayıp seyirciye parçayı yakalamaları icin fırlattığındaysa parçayı kapmak için kapışıyor herkes. Thomas da bu role katılıyor, gitarı kapan kişi o oluyor. Dışarı çıktığı anda gitar sapını yere atıp uzaklaşıyor. O gitar sadece konser bağlamında önemliydi, konserde olma rolünden çıktığı anda gitarın hiçbir önemi kalmadı. Bu sahne sanata postmodern bir eleştiri niteliğinde. Sanatı değerli kılan bağlamı mıdır? Sanatı değer gördüğü bağlamın dışına çıkardığımızda anlamını yitirir mi?

Thomas para kazanmak için moda fotoğrafçılığı yapıyor, asıl amacıysa gerçek hayattan karelerden oluşan bireysel projesini tamamlamak. Thomas’ın parkta çektiği fotoğrafları kurcalayıp içinden bir anlam çıkarma çabası da sanatla ilgili sorgulamasına işaret ediyor;Thomas, sanatının bir değişiklik yaratabileceğine, dünyayı değiştirebileceğine inanmak istiyor. Parktaki anı fotoğraflayarak bir cinayeti engellemiş olma ihtimaline sıkı sıkıya sarılması bu yüzden.  Bu ihtimal onda bir takıntı hâlini alıyor, resmin derinliklerinde gördüğü ipuçlarının gerçek mi yoksa Thomas’ın hayal gücünün ürünü mü olduğu, film boyunca belirsiz kalıyor. Thomas filmin sonuna doğru gördüğü rüyada parkta bir ceset görüyor, cinayete engel olmadığını anlıyor. Gerçekten yaşanıp yaşanmadığı belirsiz olan tüm bu süreçten çıkan bir anlam var: Thomas sanatı aracılığıyla bir şeyler değiştirme gücüne sahip değil. Sanat toplum için mi olmalı; sanat eserleri toplumu değiştirmeli mi, veya değiştirebilir mi? Eğer sanat toplumu daha iyiye götüremiyorsa, sanatın var oluş sebebi nedir? Sanat amaçsız mıdır? Sanat yalnızca kendini devam ettirmek için mi var olur? Filmin sonunda, hikâyenin anlamsal bütünlüğü açısından anlamsız görünen pandomim sahnesi sanat hakkında sembolik bir açıklama görevi görüyor. Topun var olduğuna inanırsan ve beraber oynadığın kişiler de bu topun varlığına inanırsa, o top gerçektir. Yaptığın sanatın alıcısı onun değerine inanırsa o sanat eseri değerlidir. Filmin sonunda Thomas çimlerde kayboluyor. İzlediğimiz film, karakterler ve hikâye pandomim gibi. Karakterlerin gerçekliğine inanarak resmedilen olayları izlediğimiz müddetçe bu hikâye gerçekti. Filmin izleyicisi filmi izleyip hikâyeye tanık olduğu için izlenilenler var oluyor.

Blow-up’ın çok katmanlı bir film olduğunu söyleyebiliriz. Ürettiği yapımda bir yarar ve anlam arayan bir sanatçıyı konu alan bir sanat eseri Blow-up. Görünene olduğu kadar görünmeyene de anlamlar atfedebilmesi, filmin bir başyapıt olmasını sağlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi