Fransız yönetmen Jérémy Clapin'in 2008 tarihli, bol ödüllü kısa animasyonu Skhizein, üzerine meteor düşmesi nedeniyle kendisinden 91 santimetre uzakta yaşamak sorunda kalan Henry'nin ruh hâline odaklanır. Çalan telefonu açmak için ahizeyi 91 santimetre uzağından tutmak zorunda kalan, daktilonun tuşlarına muntazam şekilde basamadığı için iş hayatı sekteye uğrayan karakterin içinde düştüğü durumu seyirciye geçirmek konusunda son derece başarılı bir iş çıkarır Clapin. Animasyon tercihlerinden, dış ses kullanımına filmdeki hemen hemen tüm unsurlar melankolik bir atmosferin inşa edilmesine hizmet eder. Yönetmen, fantastik olan ile gündelik hayatın içindeki dramayı bir araya getiren bu kısa filmden 11 yıl sonra imza attığı ilk uzun metrajlı çalışması olan Bedenimi Kaybettim'de de benzer sularda yüzüyor. Paris'teki bir laboratuvardan kaçarak ait olduğu bedeni aramaya koyulan kesik bir elin başından geçenlerle, aynı şehirde bir göçmen olarak hayatta kalmaya çalışırken diğer yandan da geçmişten gelen bir travmayla baş etmek zorunda olan Naoufel'in yaşadıklarını paralel olarak anlatıyor Bedenimi Kaybettim. "Şimdiki zamanda" geçen bu iki öyküye bir de Naoufel'in mi yoksa kesik elin mi -ya da ikisin de mi- olduğunu kasti şekilde muğlak bırakılan siyah-beyaz flashback'lerin eklenmesiyle filmin anlatısı çok katmanlı ve yaratmak istediği melankolik hissin ortaya çıkmasında daha etkili hâle geliyor. Bedenimi Kaybettim: Geçmişin, Şimdinin ve Geleceğin Peşinde Filmin henüz başında küçük Naoufel, evde pencerenin önünde uçan sineği görüp, babasına bir sineği nasıl yakabileceğini sorar. Babası, sineği yakalamak için hâlihazırda bulunduğu yeri değil, gideceği noktayı hedef alması gerektiğini söyler. Açılış jeneriğinin ardından gelen bu siyah-beyaz sahne, Bedenimi Kaybettim'in anlatısını da açık eder nitelikte. Zira filmin birçok noktasında sinek imgesini görüyor ve anlıyoruz ki açılışta yer alan bu diyaloğun varlığı o anki anlamından fazlasını ifade ediyor. Bedenimi Kaybettim'in ana karakteri olan Naoufel, bir pizzacıda kurye olarak çalışan ama teslimatları sürekli geciktiren, amcası ve kuzeniyle birlikte yaşayan genç bir erkek. Flashback'ler vasıtasıyla öğrendiğimiz, şimdikine göre daha yüksek bir refah seviyesindeki hayatı ya da aynı anda hem piyanist hem de astronot olma hayalleri çok ama çok gerilerde kalmış. Kaybettiklerinin etkisini hâlâ üzerinde taşıyor; kendisini geçmişte tutanlara meydan okuyacak o ileriye doğru adımı bir türlü atamıyor. Paris gibi devasa bir şehirde küçük işler yaparak hayatta kalmaya çalışan küçük insanlardan biri o. Hayatın ona ne sunacağına dair fikirler yürütmekten, plan yapmaktan çoktan vazgeçmiş; kendisi suyun akışına bırakmış bir bakıma. Naoufel'in edilgen bir konumda yer aldığı hayat seyri, bir gün pizza getirdiği Gabrielle'le yüz yüze değil, megafon aracılığıyla gerçekleştirdiği sohbetle değişiyor. Ona pizzasını getirirken geçirdiği kazanın ardından nasıl olduğunu soruyor Gabrielle, pek de alışkın olmadığı şekilde. Böylelikle anlatının, en azından Naoufel'in yaşadıklarına odaklanan kanalının lokomotifi konumundaki aşkın fitili ateşleniyor. Gabrielle'in hayatı da Naoufel'inkinden çok farklı değil. O da yüksek bir binanın otuz beşinci katında oturan, oradan baktığında sadece ufuk çizgisini görmekten, yalnızlığından şikayet eden, şehrin yalnızlaştırıcı kalabalığından kulaklığına sığınarak uzaklaşmaya çalışan genç bir kadın. Yağmurlu bir akşamda, megafon aracılığıyla gerçekleşen tanışmanın ardından Naoufel ileriye, Gabrielle'e doğru beklenen adımı atmaya karar veriyor. Gabrielle'in çalıştığı yeri öğreniyor, onunla teslimatı geciktiren pizzacı olduğunu söylemeden tanışıyor ve aralarında bir ilişki başlıyor. Fakat devamında öğreniyoruz ki bu çok doğru bir yol değil. Zira Naoufel, sineğin hedefini değil, bulunduğu yere doğru yapıyor hamlesini.…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Bedenimi Kaybettim, "gerçek" ve fantastik olanı, fazladan hiçbir sahne ya da cümle içermeyen son derece incelikli ve ekonomik senaryosu ile birbiri içinde eritip buradan etkisinden kolay kolay çıkmanın mümkün olmadığı dokunaklı anlar ve unutulmaz bir final çıkarmayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.61 ( 13 votes)
75

Fransız yönetmen Jérémy Clapin‘in 2008 tarihli, bol ödüllü kısa animasyonu Skhizein, üzerine meteor düşmesi nedeniyle kendisinden 91 santimetre uzakta yaşamak sorunda kalan Henry’nin ruh hâline odaklanır. Çalan telefonu açmak için ahizeyi 91 santimetre uzağından tutmak zorunda kalan, daktilonun tuşlarına muntazam şekilde basamadığı için iş hayatı sekteye uğrayan karakterin içinde düştüğü durumu seyirciye geçirmek konusunda son derece başarılı bir iş çıkarır Clapin. Animasyon tercihlerinden, dış ses kullanımına filmdeki hemen hemen tüm unsurlar melankolik bir atmosferin inşa edilmesine hizmet eder. Yönetmen, fantastik olan ile gündelik hayatın içindeki dramayı bir araya getiren bu kısa filmden 11 yıl sonra imza attığı ilk uzun metrajlı çalışması olan Bedenimi Kaybettim’de de benzer sularda yüzüyor. Paris’teki bir laboratuvardan kaçarak ait olduğu bedeni aramaya koyulan kesik bir elin başından geçenlerle, aynı şehirde bir göçmen olarak hayatta kalmaya çalışırken diğer yandan da geçmişten gelen bir travmayla baş etmek zorunda olan Naoufel’in yaşadıklarını paralel olarak anlatıyor Bedenimi Kaybettim. “Şimdiki zamanda” geçen bu iki öyküye bir de Naoufel’in mi yoksa kesik elin mi -ya da ikisin de mi- olduğunu kasti şekilde muğlak bırakılan siyah-beyaz flashback‘lerin eklenmesiyle filmin anlatısı çok katmanlı ve yaratmak istediği melankolik hissin ortaya çıkmasında daha etkili hâle geliyor.

Bedenimi Kaybettim: Geçmişin, Şimdinin ve Geleceğin Peşinde

Filmin henüz başında küçük Naoufel, evde pencerenin önünde uçan sineği görüp, babasına bir sineği nasıl yakabileceğini sorar. Babası, sineği yakalamak için hâlihazırda bulunduğu yeri değil, gideceği noktayı hedef alması gerektiğini söyler. Açılış jeneriğinin ardından gelen bu siyah-beyaz sahne, Bedenimi Kaybettim’in anlatısını da açık eder nitelikte. Zira filmin birçok noktasında sinek imgesini görüyor ve anlıyoruz ki açılışta yer alan bu diyaloğun varlığı o anki anlamından fazlasını ifade ediyor.

Bedenimi Kaybettim’in ana karakteri olan Naoufel, bir pizzacıda kurye olarak çalışan ama teslimatları sürekli geciktiren, amcası ve kuzeniyle birlikte yaşayan genç bir erkek. Flashback‘ler vasıtasıyla öğrendiğimiz, şimdikine göre daha yüksek bir refah seviyesindeki hayatı ya da aynı anda hem piyanist hem de astronot olma hayalleri çok ama çok gerilerde kalmış. Kaybettiklerinin etkisini hâlâ üzerinde taşıyor; kendisini geçmişte tutanlara meydan okuyacak o ileriye doğru adımı bir türlü atamıyor. Paris gibi devasa bir şehirde küçük işler yaparak hayatta kalmaya çalışan küçük insanlardan biri o. Hayatın ona ne sunacağına dair fikirler yürütmekten, plan yapmaktan çoktan vazgeçmiş; kendisi suyun akışına bırakmış bir bakıma. Naoufel’in edilgen bir konumda yer aldığı hayat seyri, bir gün pizza getirdiği Gabrielle’le yüz yüze değil, megafon aracılığıyla gerçekleştirdiği sohbetle değişiyor. Ona pizzasını getirirken geçirdiği kazanın ardından nasıl olduğunu soruyor Gabrielle, pek de alışkın olmadığı şekilde. Böylelikle anlatının, en azından Naoufel’in yaşadıklarına odaklanan kanalının lokomotifi konumundaki aşkın fitili ateşleniyor. Gabrielle’in hayatı da Naoufel’inkinden çok farklı değil. O da yüksek bir binanın otuz beşinci katında oturan, oradan baktığında sadece ufuk çizgisini görmekten, yalnızlığından şikayet eden, şehrin yalnızlaştırıcı kalabalığından kulaklığına sığınarak uzaklaşmaya çalışan genç bir kadın. Yağmurlu bir akşamda, megafon aracılığıyla gerçekleşen tanışmanın ardından Naoufel ileriye, Gabrielle’e doğru beklenen adımı atmaya karar veriyor. Gabrielle’in çalıştığı yeri öğreniyor, onunla teslimatı geciktiren pizzacı olduğunu söylemeden tanışıyor ve aralarında bir ilişki başlıyor. Fakat devamında öğreniyoruz ki bu çok doğru bir yol değil. Zira Naoufel, sineğin hedefini değil, bulunduğu yere doğru yapıyor hamlesini.

Filmin ikinci ana karakteri olan kesik eli Paris sokaklarında sahibini ararken takip ediyor anlatı. Bazen metroda farelerin saldırısına uğruyor, bazen köpeklerden kaçıyor. Bedenimi Kaybettim’e adını da verdiğini söyleyebileceğimiz bu kesik el, filme fantastik bir unsur eklemesi ile dikkat çekiyor. Fakat, onun macerası da Paris gibi bir metropolde hayatta kalmaya çalışan, kendine koydukları hedefe ulaşmak için var gücüyle çabalayan insanlarınkinden çok da farklı değil. Bu bağlamda film boyunca flashback‘ler vasıtasıyla gördüğümüz, piyanonun tuşları üzerinde gezinen ya da sahilde kumları karıştıran parmaklar gibi anıların Naoufel’e mi yoksa, kesik ele mi ait olduğu ilk baştaki önemini yitirmeye başlıyor bir noktadan sonra. Çünkü bu koca şehir, o kesik el ya da Naoufel gibi kendini var etmeye çalışan, koyduğu hedeflere ulaşmak için türlü badirelerle mücadele eden sayısız bireye ev sahipliği yapıyor. İki ana karakterin arasında hem hatıralar hem de gündelik hayat arasında kurulan bu yakınlık, filmde kesik bir elin şehirde dolaşmasından doğan yer yer bir B-filmini andıran fantastik unsurların, gündelik hayatın içinde erimesine yardımcı oluyor. Böylelikle geçmişinden kopamayan genç bir erkek ve kaybettiği bedenini arayan kesik bir el arasında, seyirciye de oldukça güçlü şekilde sirayet eden bir duygudaşlık kuruluyor. Bu duygudaşlık çerçevesinden bakınca geçmişte yaşadığı travmanın yarattığı etkiyi üzerinden atmaya çalışıp özgürleşmek isteyen Naoufel’in de, eskiden “birlikte” olduğu vücudun peşine düşen elin de motivasyonlarının kökenlerini geriye dönük noktalardan aldıkları görülebiliyor. Çocuklukta yaşadığı travmatik olay sebebiyle ona hayaller kurduran hayatın parçalanışı ve birçok anı yaşadıkları bedenine özlem duran kesik bir yetişkin eli… Birbirinin devamı olan iki “kayıp ruh” hikâyesi…

Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası bölümünden büyük ödülle dönerek bunu başaran ilk animasyon olan Bedenimi Kaybettim, “gerçek” ve fantastik olanı, fazladan hiçbir sahne ya da cümle içermeyen son derece incelikli ve ekonomik senaryosu ile birbiri içinde eritip buradan etkisinden kolay kolay çıkmanın mümkün olmadığı dokunaklı anlar ve unutulmaz bir final çıkarmayı başarıyor. Animasyon filmlerin son yıllardaki zirvelerinden biri olduğunu da iddia edebileceğimiz yapım, kendine ait bir dünya ve bu dünyada yaşayan herkese -ya da her şeye- sirayet etmiş bir duygu yaratıyor; geçmiş, şimdi ve geleceğin arasında sıkışıp kalmanın doğurduğu türden, adını koymanın zor olduğu bir duygu bu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information