Zihnin, fikirlerin manipüle edilmesi, üzerine çeşitli çalışmalar yapılan kompleks bir konu. Kendinden emin bir vücut dili ve net cümlelerle iletişime geçtiğimiz herhangi bir insanı manipüle edebilmek mümkünken bu tür bir zihin kontrolü için farklı frekanslarda insan beynine yöneltilen telkinlerin de kişinin zihninin kontrol edilebilmesine yönelik etkisi tartışılabilir. Sinema için oldukça ilgi çekici bir konu olan zihin kontrolü, en uç versiyonundan günlük hayatta karşılaşabileceğimiz manipülasyon yöntemlerine kadar farklı şekillerde filmlerin anlatısına etki etmiştir. Biz de bu sebeple Gaslight’tan Get Out’a farklı türlerde zihin kontrolünü işleyen filmleri sizler için bir araya getirdik.

Zihin Kontrolünü Konu Alan 10 Çarpıcı Film!

Gaslight (1944)

Evlilikleri süresince Gregory, Paula’ya sistemli söylemlerde bulunur. Unutkanlık, birçok şeyi kaybetme, sürekli yorgun olma ve en sonunda histerik tepkiler çerçevesinde gelişen bu ithamlar, Paula’nın gitgide kendisini daha fazla sorgulamasıyla içinden çıkılmaz bir hâl alır. Gerçekten de Paula nereye koyduğundan emin olduğu birçok nesnenin kayboluşunu deneyimler. Gregory bestelerine ağırlık vermek adına kiraladığı daireye gittiğinde, gaz lambalarının ışığının git gide azalması ve evde duyduğu ayak sesleri ile kendisini Gregory’nin olmadığı anlarda tekinsiz ve güvensiz hissetmeye başlar. Tüm bu tekinsiz hava, Gregory eve döndüğünde dağılır. Yavaş yavaş histerik ve hasta olduğu iddiasına inanmaya başlayan Paula, Gregory’ye bağımlı hale gelir ve onun gözüne girmeye çalışır. Bu noktada gerçek bir aşk yaşadıklarını düşünen Paula aslında sistemli bir manipülasyona maruz kalmaktadır.

The Manchurian Candidate (1962)

60’lı yılların en önemli politik/gerilim başyapıtlarından biri olan John Frankenheimer’ın yönettiği The Manchurian Candidate; filmin başrolünde yer alan Frank Sinatra’yı da 50’den fazla film ile Hollywood’un en önemli oyuncularından biri hâline getirmiş filmlerin başında geliyor. Herhangi bir sürpriz bozana girmeden anlatmak gerekirse, Richard Condon’un 1959 yılında çok satan romanından beyazperdeye uyarlanan film, önde gelen sağcı bir siyasi ailenin üyelerinden birinin beyninin yıkanması sürecine odaklanıyor. Bu durum karakteri, uluslararası bir komploda istenmeyen bir suikastçı hâline getiriyor. Frankenheimer, pek çok sinefil için bir klasiğe dönüşen bu tehditkar filminde hiciv ve alaycı kara mizahı oldukça usta bir biçimde filmine enjekte etmeyi de başarırken The Manchurian Candidate sinema tarihinin en etkileyici politik/gerilim filmlerinden birine dönüşüyor.

Fahrenheit 451 (1966)

Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin 1953 tarihli aynı adlı distopya romanından usta yönetmen François Truffaut tarafından beyazperdeye uyarlanan Fahrenheit 451; kitapların yasaklandığı otoriter ve belirsiz bir gelecekte geçmektedir. Devlet otoriteleri, okumanın ve bilgi edinmenin bağımsız düşünmeyi yaygınlaştıracağını, onun da toplumda mutsuzluğa ve kargaşaya neden olacağını düşünerek sakıncalı veya sakıncasız diye ayırmadan, ülkede o zamana kadar yazılmış ne kadar kitap varsa hepsini yasaklamış ve onları yok etmeye başlamıştır. Dev ekranlı monitörlerden gelen bilgilere bağlı yaşayan kitle toplumu; artık neredeyse duyguları yitirmiş ve beyni yıkanarak uyuşturulmuş bir topluluğa dönüşmüştür. Sahte bir huzurun içinde yaşayan insanlar, böylesi bir ortamda özgür olduklarını düşünmektedir. Televizyon insanların uyuşturulmasında büyük önem taşırken zihin kontrolü de bu monitörler üzerinden sağlanır. Fakat bir gün kitap yakmakla görevli bir itfaiye memuru bu pek derin uykusundan uyanır.

A Clockwork Orange (1971)

Stanley Kubrick’in sinema tarihinin kült eserlerinden birine dönüşen başyapıtı A Clockwork Orange, Anthony Burgess’ın aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlandığında filmin yarattığı büyü muhtemelen Kubrick tarafından bile sezilemezdi. Geleceğin Britanya’sında geçen filmde Alex ve arkadaşları şiddetin başlıca amaç olduğu bir hayatın içinde, günlük rutinlerinin dışına çıkmadan yaşamaktadır. Şiddetin şehrin her yanını sardığı bir ortamda, fiziksel güçlerini ellerine geçirdikleri herkese göstermeye çalışırken yakalanan gençler, tüm suçu Alex’in üzerine atarak onun hapse atılmasına sebep olur. Tecavüz ve cinayetten hapse mahkum edilen Alex, devletin denemekte olduğu sisteme gönüllü olarak katılmaya karar verir; zira bu sistem sayesinde mahkumiyet süresi kısalacaktır. İçinde kötülük ve şiddet olan bireylerin zihin kontrol yöntemleriyle ıslah edilerek ahlaki açıdan topluma uygun bireyler olmasını sağlamak üzerine kurulan bu metot, işin özünde, Alex’in özgür düşünme yeteneğini elinden almaktadır.

Scanners (1981)

David Cronenberg’in yazıp yönettiği 1981 yapımı Scanners; 80’li yılların korku sinemasına damga vuran bir film olarak ele aldığı konusuyla dikkat çekerken, finaliyle de şok etkisi yaratmış özgün bir eser. Jennifer O’Neill, Steven Lack, Michael Ironside, Patrick McGoohan gibi isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı film, aynı zamanda usta besteci Howard Shore’un müzikleriyle de adından söz ettirmişti. Geçmişte hamile kadınlar üzerinde denenen bir ilacın etkisiyle, Scanners adında yüksek psişik ve telepatik güçlere sahip yeni bir tür ortaya çıkmış ve bu tür, insanların düşüncelerini sahip oldukları zihin kontrolü yeteneği sayesinde manipüle ederek dünyayı ele geçirmeye çalışmaktadır. Bir bilim insanı ise tüm bu gidişata son vermek, onların hakimiyetini engellemek ve hem dünyayı hem de insanlığı bu tehditten kurtarmak için harekete geçer. Zihin kontrolü ve beyin yıkama metotları üzerine eşi benzeri pek bulunmaz bir yapım olan Scanners’ı izlemeden geçmemenizi tavsiye ederiz.

Videodrome (1983)

David Cronenberg imzalı bir diğer yapım olan Videodrome, ekranın yoğun kullanımıyla bizi Brian O’Blivion karakterine götürür. Filmde “medya peygamberi”(media prophet) olarak anılan O’Blivion Videodrome’un kurucularından biridir. İnsanlığın geleceğinin televizyon ekranında olduğunu düşünmektedir ve Videodrome ile insanların istediği halüsinasyonları görerek bu dünyadan farklı bir yaşama, kimliğe (günümüzdeki nick kavramına atıf yaparak) kavuşacağına inanmaktadır. Fakat bu gücün, insanların zihinlerini ele geçirip onları yönetmek amacında olan Spectacular Optical şirketinin eline geçmesine engel olamaz ve onlar tarafından öldürülür. Brian O’Blivion tamamen televizyonun gücüne inanmaktadır.

Brazil (1985)

Geleceğin tuhaf derecede karmaşık ve fütüristik dünyasında devlet memuru olan Sam Lowrey, etrafını saran bu bürokrasi ve teknoloji cenderesinden bunalmış bir istatistikçidir. Bu dünyadan kaçışı ise kendisini her şeyden izole etmeyi başardığı hayallerde bulur. Rüyalarında sürekli olarak aynı kadını kurtardığını gören Sam’in yaşadığı gerçek dünyayı ise, her şeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. Jill Layton isimli genç bir kadın terörist olmakla suçlandığında ise düzenli olarak hata kontrolleri yapmakla görevli olan Sam, bu işte bir yanlışlık olduğunu fark eder ve Jill ile tanıştığında onun rüyalarında kurtardığı kadın olduğunu anlar. Çıldırtıcı ve renkli bir görsel anlatı estetiği sunan filmiyle Terry Gilliam, 1984 ve Blade Runner gibi kült eserlerin distopik gerçekliğini aşan ve hangi zamanda geçtiği belli olmayan bir anti-ütopyanın ekseninde gezinmeyi başarıyor.

They Live (1988)

John Carpenter’ın yönetmenliğini üstlendiği They Live, sistem eleştirisinin sinemadaki en güzel tasvirlerinden biridir. Baş karakter Nada, bir gün bulduğu gözlüğü taktığı anda her şeyi, tüm çıplaklığıyla görmeye başlar. Reklam panoları, insanlar, medya, tüm propagandalar gözüne olduğu gibi gözükmeye başlar. Daha önce farkına varmadığı bu ayrıntıları gördükçe sistemin onları nasıl köleleştirdiğinin ve tektipleştirdiğinin farkına varır. Sistemin insanları uyutmak için nasıl hunharca çalıştığını gözler önüne seren film distopik filmler içerisinde belki de en korkutucu olanıdır.

Being John Malkovich (1999)

Charlie Kaufman’ın senaristliğini üstlendiği Spike Jonze’un yönetmen koltuğunda oturduğu ve kült filmler statüsünde yerini çoktan almış olan Being John Malkovich’in oyuncu kadrosunda John Cusack, Cameron Diaz, Catherine Keener ve tabii ki John Malkovich yer alıyor. Filmde işsiz bir kuklacı olan Cusack, sevgilisi rolündeki Diaz ile evlenme planları yapmaktadır fakat bu maddi dünyada her şey istenildiği gibi gitmez. Bu evliliğin gerçekleşmesi için Cusack başka bir iş arar ve bir binanın yedi buçuğuncu katında faaliyet gösteren bir firmada işe başlar. Bu klostrofobi yüklü ofiste işe başlayan Cusack kendi ofisinde küçük bir kapı bulur ve bu kapıdan içeri girince fark eder ki bu kapı John Malkovich’in zihnine açılır. Bu kapıyla beraber bir beyne hükmetme ve gerçeklik ile dayatılan çatışma filmde kendini göstermeye başlar. Malkovich’in kendisini canlandırmaya başlamasıyla beraber işler daha da ilginç hâle gelir. Zihin kontrolü deyince akla gelen filmlerin başında yer alan Being John Malkovich, Jonze’a üç dalda Oscar adaylığı da getirmişti.

Get Out (2017)

Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan filmlerinden biri olarak hafızalarımıza kazınan Amerikalı komedyen Jordan Peele’nin yazıp yönetiği ilk uzun metraj filmi Get Out; Afro-Amerikan Chris’in, beyaz kız arkadaşı Rosu’un ailesiyle tanışmak üzere evlerini ziyaret ettiğinde, aslında kötü niyetli bir davetin tuzağına düşmesiyle yaşanan olayları mercek altına alıyordu. Get Out, ele aldığı konunun sürprizlerini adım adım izleyiciye aktaran senaryosuyla ve ırkçılık meselesini korku-gerilim türünün yerleşmiş kalıplarını altüst eden ve sert bir şekilde eleştiren yapısıyla adeta bu yıla damgasını vurdu. Korku, mizah ve fantezi türlerini harmanlayan filmin başrolünde izlediğimiz Daniel Kaluuya’nın çarpıcı performansıyla da dikkatleri çeken film; kalıplaşmış normlar içinde yaşayan ve bu sabitleşmiş rutinin bozulmasını istemeyen toplumun, marjinalleştirilmiş kültürlerin varlığı sebebiyle yaşadıkları korku olgusunu iğdiş eden bir anlatı yapısı kurarak korku stereotiplerini yerinden ederken zihin kontrolü meselesinin ne denli vahşi sonuçlar doğurabileceğini de gözler önüne seriyordu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi