Çoğu başarılı film kişiseldir. Yönetmenlerin sadece görevlerini yapan çalışanlar olmadığı, kişisel duygularla bağlandığı bu türden yapımlar; tam da bu sebeple, yaratıcısının gösterdiği özenle daha başarılı sonuçlar verirler. Fakat bazı filmler; diğerlerinden farklı olarak, kişisel bir bağın ötesinde, yaratıcısının deneyimleri üzerinden şekillenir. Yönetmenlerin kendi sinema dilleriyle, kişisel deneyimlerini seyirciyle paylaştığı bu filmler, sinemaseverler için ayrı bir cazibe merkezi hâline gelir. Truffaut’dan Fellini’ye, Jodorowsky’den Cuarón’a usta mertebesine çoktan ulaşmış yönetmenlerin kendi hayatlarından izler taşıyan 7 kişisel film listesini sizin için hazırladık.

Yönetmenlerin Kendi Hayatlarından İzler Taşıyan 7 Kişisel Film

Les quatre cents coups (1959)

Fransız Yeni Dalgası’nın en önemli yönetmenlerinden olan François Truffaut’nun ilk uzun metrajı olan Les quatre cents coups -ya da Türkiye’de bilinen adıyla 400 Darbe-, “insan” üzerinden zamanın ve mekânın sınırlarını sert çizgilerle çizmektedir. Rivayete göre; Jean-Pierre Léaud’nün canlandırdığı Antoine Doinel karakteri, yönetmenin birebir kendi hayatından beslenilerek yaratılmıştır. Truaffaut’nun da tıpkı Antoine gibi zor bir çocukluk geçirdiği ve ıslahevine düştüğü biliyor. Bu zorlu hayattan büyük sinema kuramcısı André Bazin’in yardımlarıyla uzaklaşan Truffaut’nun ilk filminde yine çocukluğ(un)a dönmesi bu anlamda çok önemlidir. Savaş sonrası dönemi Fransız toplumunun yaşadığı dönüşümleri bizzat tecrübe etmiş olan yönetmenin ilk filmde, bu duruma dair izlerde sıklıkla göze çarpar.

8½ (1963)

Federico Fellini, kurmacanın hayal dünyasıyla dansını İtalyan sinemasının yeni gerçekçi söylemini peşine takarak yansıttı ilk başlarda. Bu yolculuk Fellini’nin sinemasını bir taraftan sokağın diline ve sıradan insanların bir akışa kapılıp giden yaşamlarına tesir eder hâlde ilerlerken, bir taraftan da sürrealizmin imkânlarıyla farklı bir dünya ortaya çıkardı. Görülenin, peşinden gidilen gerçekliğin doğasına dair rüyavari söylemlerin üretildiği bu dil, bir bakıma Fellini’nin kariyerini biçimlendiren imzası. Geçmişin ve geleceğin tam içinde bulunulan zamanda hemhâl olmasıydı onun baktığı yer. Ve bu yerde birçok zihnin ürettiği rüya saklıydı. En başta da kendi rüyası. Bu tüm bunların ışığında 8½’un Fellini’nin içinde bulunduğu mevcut durumun, tam da Fellinivari bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz. Çocukluğundan getirdikleriyle ve yaratıcılık krizi yaşayan bir yönetmenin hissettiklerini bir potada eriten Fellini, bu karışımdan bir başyapıt çıkarır.

L’armée des ombres (1969)

Daha çok Le samouraï ve Le deuxième souffle gibi suç filmleriyle tanınan usta yönetmen Jean-Pierra Melville’in filmografisinde bir savaş filmi olarak ayrı bir yerde durur L’armée des ombres (Gölgeler Ordusu). Lakin bu savaş filmi; cepheden geçen, çatışma sahnelerinin ağırlıkta olduğu anlatılardan biri değildir. L’armée des ombres, Nazi işgaline karşı yer altında organize olan Fransız direnişine odaklanır. Yönetmenin sakin ve titiz rejisinin izlerini her anında hissedebildiğimiz bu başyapıt, Melville’in en kişisel filmidir. Zira yönetmen, sinemaya başlamadan önce bu organizasyonun içinde aktif görev almış bir direnişçidir ve bu filmin anlatısını da Joseph Kessel’in romanını sinemaya uyarlarken, kendi deneyimleri üzerinden şekillendirmiştir.

Fanny och Alexander (1982)

Ingmar Bergman’ın sinemasının neredeyse tamamı otobiyografiktir ve yönetmenin kişisel kaygı ve sorgulamalarına odaklanır. Fanny och Alexander’da yönetmen izleyici karşısına aile kavramını koyuyor. Oluşturulan her ailenin farklı dinamiklerinden ve bu dinamikler içerisinde kendini var etmeye çabalayan bireyleri sorunsallaştıran Bergman bir ailenin çocukları üzerinden değişimlerin ve bu değişimlerin getirdiği hayat sınırlarını izleyicisinin karşısına çıkarıyor. Fanny ve Alexander mutlu bir ailenin iki çocuğu iken babalarının ani ölümleriyle beraber kurdukları dünya da değişiyor. Anneleri bir papaz ile evleniyor ve iki çocuk anneleriyle beraber bu papazın evine yerleşiyor. Bu yeni dünyada tutsak olarak yaşamaya başlayan iki çocuk kaderlerini -eğer öyle bir şey varsa- yeniden yaratmaya çabalıyorlar ve çocuk gözüyle dünyayı anlamaya çabalıyorlar. Çocuklara odaklanmasıyla, Bergman’ın en sıcak filmi olarak tanımlayabileceğimiz Fanny och Alexander’ın merkezindeki ailenin yaşadıkları, yönetmenin yaşadıklarına büyük benzerlikler taşır.

Edward Scissorhands (1990)

Şu an eski formundan uzak görünse de özellikle 80’ler sonu ve 90’lar başı Tim Burton’un kariyerinin altın yıllarıydı diyebiliriz. Yönetmenin bu yıllarda çektiği Edward Scissorhands’i en kişisel filmi olarak görmesinin sebebi de; gotik bir şatodan getirilerek banliyö ortamına adapte edilmeye çalışılan Edward’ın bir nevi Burton’ın yansıması işlevi görmesidir. Fakat bu noktada kişisellik meselesini otobiyografiklikle karıştırmamak gerekir. Burton’ın Edward karakterini oluştururken kendisinden esinlendiğini -özellikle dış görünüş olarak- söylememek mümkün değil; ki Edward karakterinin dış görünümünün Tim Burton’ın lise yıllarındaki bir çiziminden alındığını ve filmin isminin de bu çizimden geldiğini biliyoruz. Ama karakterin esas dayanak noktasını, filmin senaryosunu Burton’la birlikte yazan Caroline Thompson’ın köpeğinden aldığını ve Thompson’ın senaryoyu köpeği için yazılmış bir aşk mektubu olarak gördüğünü belirtmek gerekir. Yine de filmin ana karakteri Edward’la, yönetmenin gençlik yıllarında tecrübe ettiği yabancılaşma hissinin arasında bir paralellik kurulabilir.

La danza de la realidad (2013)

Gerçeküstücü sinemanın en önemli yönetmenlerinden Alejandro Alejandro Jodorowsky’nin 13 yıl aradan sonra sinemaya dönüş filmi olan La danza de la realidad (Gerçeğin Dansı), yönetmenin çocukluğuna odaklanıyor. Kişisel film kavramının akıllarda yaptığı, daha gerçeklik odaklı çağrışımın aksine, La danza de la realidad yönetmenin daha önceki filmlerinde sergilediği gerçeküstücü tavrın bir devamı niteliğindedir. Jodorowsky, zaman zaman şu anki hâliyle filme dahil olan ve çocukluğuna çeşitli öğütlerde bulunur; baskıcı babasına inat, sanata ve şiire yönelmesini söyler. Bu hâliyle yönetmenin kendi çocukluğuyla doğrudan diyalog kuracak kişisel bir filmle sinema dönüş yaptığını ifade edebiliriz. La danza de la realidad’ın, yönetmenin Türkçeye “Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer” adıyla çevrilen romanından güçlü esintiler taşıdığını ve Poesía sin fin isimli, bu kez gençlik yıllarına odaklanan, benzer sularda yüzden bir devam filmi bulunduğunu da belirtelim.

Roma (2018)

İspanyolca çekilen, 1970’lerin Meksika’sında geçen ve siyah-beyaz bir film olan Roma, aile kavramına, kadın olmaya, sınıfsal farklılıklara, toplumsal olaylara ve en önemlisi yaşama hâline şiirsel bir bakış sunuyor.  Bir bebeği istememenin içsel sancılarının bir başka hayatı kurtarmakla -aslında kendi hayatını da- dinebildiği Roma’nın garajlara sığmayan arabaları ve ilişkilere sığmayan karakterleri var. Senaryonun büyük oranda Alfonso Cuarón’un çocukluğuna dayandığı bilinse de, Cuarón’un döneme bakışı ve algılayışı, o anılardan çekip çıkardığı anların işlevselliği oldukça çarpıcı. Children of Men ve Gravity gibi ses getiren filmlerinden ardından, ülkesine dönüp Roma gibi bir projeye imza atması bile, filmin yönetmen Cuarón için ne kadar kişisel bir yerde durduğunun net bir göstergesi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi