Sosyal medyada bir arkadaşın davetiyle bir oyuna katıldım. 10 gün boyunca “beni etkilemiş” 10 film paylaştım. Uzun uzun düşünmeden, her sabah aklıma gelen ilk filmi yazıyordum. Yine de pişmanlık duymayacağım bir liste oldu.

Ümit Ünal

La Dolce Vita (1960)

Yönetmen: Federico Fellini

İlk kez 90’larda, İstanbul Film Festivali sırasında perdede görmüştüm. Sonra da defalarca seyrettim. Hâlâ yepyeni ve güncel bir film. Final sahnesinde Mastroianni’nin bakışı unutulmaz.

The Swimmer (1968)

Yönetmen: Frank Perry

Bu filmi TRT televizyonunda çocukken seyrettim. Eğlencelik ticari sinemanın dışında farklı bir dil, farklı filmler olabileceği duygusuna ilk kez bu filmle uyanmıştım sanırım. Bugünkü gözle seyrettiğimde bir parça eskimiş bulduğumu itiraf edeyim. Beni asıl çarpan ve hâlâ etkileyen şey, sanırım filmin uyarlandığı aynı adlı John Cheever hikâyesiydi.

The Passenger (1975)

Yönetmen: Michalengelo Antonioni

Antonioni’nin bu filmi, 80’lerin başında, sinema okulunda ilk yılımızdayken ticari sinemalarda gösterime girmişti. Finaldeki 7 dakika uzunluğunda plan sekansa hayran kalmış ve üst üste birkaç kere görmüştük filmi. Hâlâ sinema atölyeleri yaparken, sinema dilinin şiirsel kullanımına örnek olarak o final sahnesini gösteriyorum ve dersleri Yolcu ile bitiriyorum.

Hair (1979)

Yönetmen: Miloš Forman

Herkesin daha iyimser ve umutlu olabildiği zamanların, artık eskide kalmış bir dünyanın filmi. Benim de ilk gençliğime denk geldi. Bugüne kadar baştan sona veya parça parça herhalde yüz kere seyretmişimdir.

The Meaning of Life (1983)

Yönetmen: Terry Jones & Terry Gilliam

Doğumdan ölüme, hayatın manasına (daha doğrusu manasızlığına) dair bir başyapıt. Monty Python’u ilk kez bu filmle tanımıştım. Sonradan diğer filmlerini ve TV işlerini seyrettim. Bence yaptıkları en iyi film bu. Artık bu kadar edepsiz ve cesur filmler yapılamıyor.

Barton Fink (1991)

Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen

Bu filmi seyretmeden önce zaten Coen Kardeşler hayranıydım, seyrettikten sonra iyice coştum. Dört gün üst üste gitmiştim. Barton Fink’in senaryoyu yetiştiremediği gün yapımcıya uydurduğu acıklı mazeretlerde kendimi bulmuştum. Başkaları için senaryolar yazdığım/yazamadığım günlerde ben de beceriksiz yalanlar atardım. Hâlâ ara sıra açıp seyrettiğim, yazarlık, yaratıcılık, yazarın dünyadaki yeri üzerine yapılmış en güzel filmlerden biri.

Y tu mamá también (2001)

Yönetmen: Alfonso Cuarón

En sevdiğim yönetmen Cuarón’un, en sevdiğim filmi. Senaryo dersi, yönetmenlik dersi, kamera dersi; hayat, aşk ve arkadaşlık dersi.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

Yönetmen: Michel Gondry

Gondry ve Kaufman gibi iki dev zekanın buluşması. Gördüğüm en güzel aşk filmi. (Aşk filmi demek yetmiyor elbette, bundan çok daha fazlası.)

Children of Men (2006)

Yönetmen: Alfonso Cuarón

Cuarón’un en sevdiğim yönetmen olduğunu söylemiştim. Children of Men onun ustalık filmi. Y Tu Mama Tambien’i çok seviyorum ama bu filme her seyredişte hayranlıkla bakakalıyorum.

Synecdoche, New York (2008)

Yönetmen: Charlie Kaufman

Charlie Kaufman‘ın hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği bu filmi izlemek ve anlamak adını hatırlayıp yazmak kadar zor. Ama ikinci okuyuşta daha büyük zevk veren kitaplar gibi, film de ikinci seyredişte biraz daha açılıyor, sonra herkesin hayatına dair acayip sırlar fısıldıyor sanki.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi