Karanlık sinema salonlarını severim. Orada hiç tanımadığım hâlde birçok insanla bir arada oturup aynı duyguları hissedebilmek kadar güzel bir şey yoktur. Bu listede yer alan filmleri ya sinemada izledim ya da bir televizyonun önünde ancak hepsi beni öylesine etkiledi ki, bu filmleri ne zaman izlesem kendimi filmleri yaşıyormuş gibi hissediyorum.

Hüseyin Tabak

 The Great Dictator (1940)

Yönetmen: Charlie Chaplin

Chaplin filmin çekimlerine başladığında, İkinci Dünya Savaşı daha başlamamıştı ve Amerika’da Almanya’ya yakınlık besleyen bir lobi vardı. Ama Chaplin bu filmi yapabildi ve benim gözümde gerçekten sinema tarihinin en önemli filmlerinde birine dönüştü. Kara mizahı kullanarak dünyanın en iğrenç savaşının daha başlamadan önce, geleceğini gösterirken filmin sonunda barışa çağırmayı da ihmal etmiyordu. The Great Dictator, inanılmaz bir senaryoya ve oyunculuğa sahip olmasının yanında yaşadığımız her dönem için önemli bir filmdir.

Ladri di biciclette (1948)

Yönetmen: Vittorio De Sica

İlk kez daha birkaç yıl önce izleyebildim ve bir süre kendime gelemedim. Öylesine minimal bir senaryo ve oyunculukla hayatın ne denli acımasız olduğunu gösterebilmek açısından Ladri di biciclette oldukça başarılı bir film. Her görüntü izleyicisi için bir diken gibi ve babanın boynundaki ip, her dakika izleyicisini boğabiliyor.

Umut (1970)

Yönetmen: Yılmaz Güney

Umut, Türkiye sinemasının en önemli filmlerinden biri. Yılmaz Güney, ailesiyle yaşamış olduğu bir hikâyeyi neredeyse birebir, sinema perdesine aktarmayı başarıyor. O dönemde Yılmaz Güney‘in birçok hayranı, Güney’in filmde dayak yiyip karşılık vermemesine kızarak sinemayı terk ediyor. Ama Umut’la birlikte ilk kez Türkiye’den bir film Cannes’da gösteriliyor ve Yılmaz Güney uluslararası sinemacıların ilgisini çekiyor.

Not: O zamanlar Kültür Bakanlığı filmin Cannes’a gitmesine izin vermiyor ve buna rağmen Yılmaz Güney filmi gösterdiği için ona ve filmin yapımcısı Abdurrahaman Keskiner’e “Vatan Hainliği” suçundan dava açılıyor.

The Godfather (1972)

Yönetmen: Francis Ford Coppola

The Godfather gibi bir yapımın, en iyi filmlerin sıralandığı bir listede yer alması kaçınılmaz. Filmin üç saatlik süresince, insan hikâyeye öylesine kapılıyor ki, aile ister iyi ister kötü olsun, izleyici onlardan biri olarak konumlanıyor. Bu, ne kadar senaryonun başarısı ile ilgili ise bir o kadar da kuvvetli oyunculuklarla açıklanabilir.

Rocky (1976)

Yönetmen: John G. Avildsen

Çocukken izlediğim ilk film. Dört yaşındaydım, kuzenlerim filmi izlemişti. Ben de o gece Rocky’nin televizyonda yayınlanacağını öğrenmiştim. Evdeki herkes uyumuştu. Ben gece yarısı yalnız başıma filmi izledim ve beni inanılmaz büyüledi. Belki de bu yüzden yeni filmim Gypsy Queen bir boksör kadının hikâyesi olarak bu etkinin etrafında şekillenmiştir.

Yol (1982)

Yönetmen: Şerif Gören

Bazı filmler vardır; senaryodan yönetmenliğe, oyunculuktan kullanılan müziklerine kadar her şeyiyle başarılıdır. Ama Yol tüm bunların da üzerinde benim için başka bir konumda. Yol sinemada tarih yazdı. Belki saydığım her dalda başarılı olduğunu iddia etmek mümkün olmayabilir ama bir filmin dünyayı değiştiremeyeceği iddia edilirse Yol, benim gözümde, dünyayı değiştirmeye en çok yaklaşan filmlerden biridir. Çünkü onun sayesinde Türkiye’de faşizm altında yaşayan insanların hayatı dünya kamuoyuna yansıdı ve aynı zamanda Yılmaz Güney’i efsane bir sinemacı yaptı.

21 Grams (2003)

Yönetmen: Alejandro González Iñárritu

Kurgu ve görüntü yönetmenliği, aynı zamanda müziği ve oyunculuğu çok güçlü bir eser. Üç kişinin hikâyesi, başarılı bir kurguyla iç içe geçiyor ve izleyicinin zihninde soru işareti yaratarak merak unsurunu yüksek tutuyor. Mükemmel bir filmdir.

Un prophète (2009)

Yönetmen: Jacques Audiard

Bu filmden çok şey öğrendim. En önemlisi de elinde sadece bir tane başrol oyuncun olduğunda, anlatacağın dünyayı onun etrafında nasıl kurup, yeri geldiğinde de yıkıp yeni baştan kurabileceğini öğrendim. 

Amour (2012)

Yönetmen: Michael Haneke

Bu filme söylenecek çok bir şey yok, çünkü Amour benim gözümde, gelmiş geçmiş en samimi aşk hikâyesi olarak yerini koruyor. Bir aşk ancak bu kadar güzel ve acı bir biçimde anlatılabilir.

Sivas (2014)

Yönetmen: Kaan Müjdeci

Filmi ilk kez festivalde izledim ve diğer seyirciler gibi ben de birkaç dakika boyunca, koltuğumdan kalkamadım. Hele ki filmin sonunu, belki de şimdiye kadar izlediğim en acı sonlardan biri olarak tanımlayabilirim. Üstüne bir de Neşet Ertaş çalıyor, şimdi düşündüğümde bile, boğazım düğümlenir. Sivas yeni Türkiye sinema tarihinin en önemli filmlerden biridir!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi