Bu liste tamamen rastgele numaralandırılmıştır. Bir film diğerinden daha altta ya da üste olmasının sebebi yoktur. Bu filmleri seçmemin sebebi şunlardır; hepsinden bir şeyler öğrendim. Kimi zaman sanatçının nerede durması gerektiğini, kimisinden insan olmanın gerekliliklerini ve çoğundan da sinemanın ne kadar büyüleyici bir sanat olduğunu… Umarım bir zamanlar sinemacı olmak isteyen bir gencin hayatını etkileyen bu unutulmaz filmlerin birilerine de benzer faydalarını olur. Sinema beni her zaman şaşırttı. Şimdi beni etkileyen başka filmler de var ama bunlar devamlı değişecek şüphesiz. İşte bu yüzden “yaşasın sinema!” diye bitirelim.

Hüseyin Karabey

Mephisto (1981)

Yönetmen: István Szabó

István Szabó’nun unutulmaz eseri. İktidara (Şeytana da diyebiliriz) ruhunu satanların sonunu anlatan unutulmaz bir Faust uyarlaması. İlk seyrettiğimde galiba yeni yeni kısa filmler yapmaya başlamıştım. Bence filmin en ilginç tarafı yönetmenin, yaşadığı 1956 yılındaki Sovyet baskısında halkı ve sanatçıları inlerken kendi meslektaşları ile ilgili gizli servise bilgi verdiğinin ortaya çıkmış olması. Bu konudaki savunması ise; gizli servise, yanlış bilgiler vererek meslektaşlarımı kurtarmayı istemesi şeklindedir. Bence Mephisto, bir sanatçının gerçek anlamda yüzleşmesidir. O yüzden bütün sanatçı adaylarının seyretmesi gereken bir filmdir.

La battaglia di Algeri (1966)

Yönetmen: Gillo Pontecorvo

İlk izlediğimde sinema dilinin yalınlığı ve konuyu anlatış biçimi beni çarpmıştı. Yanılmıyorsam 1996 yılında Tansu Çiller, Mehmet Ağar dönemiydi. Cezayir’de Fransızların özel savaş yöntemleri uygulanırken, aslında benzerlerini Türkiye’de yaşıyorduk. Benim sinemaya bakışımı etkilemiştir.

Queimada (1969)

Yönetmen: Gillo Pontecorvo

Yine bir Pontecorvo başyapıtı. Tarihin en iyi siyasi filmlerinden biri olduğu kesin. Marlon Brando da “Hayatımın filmi ve en iyi oyunculuk performansım” demiştir bu yapım için. Sömürgeciliğin, kölelik sisteminden nasıl adım adım modern kapitalizme evrildiğini ders gibi anlatır süresi içinde.

Yol (1982)

Yönetmen: Şerif Gören, Yılmaz Güney

Türkiye sinema tarihinin en önemli filmi bence Yol. Sinema tarihinde de birçok yönetmeni etkilemiş olduğuna tanık oldum. Benim için ise okul gibi. Zaman zaman açıp seyrettiğim bir başyapıt. Yılmaz Güney sinemasının doruk noktalarından biri.

Sürü (1978)

Yönetmen: Zeki Ökten

Filmi seyretmeden önce, ki uzun süre yasaklıydı, işçi olan babamdan defalarca dinlemiştim. Tuncel Kurtiz ve Tarık Akan’ın performansları unutulmaz. Türkiye panoramasını, gerçek sorunlarımızı, feodal düzene mahkûm edilmiş bir halkın son çırpınışlarını, müthiş insan odaklı hikâyelerle anlatan bir başka başyapıt.

Umut (1970)

Yönetmen: Yılmaz Güney

Yılmaz Güneyin hem oynadığı hem yazdığı hem de yönettiği bir başyapıt daha. İnsanlığın temel sorunun fakirlik olduğunu kendi hayat hikâyesinden uyarlayarak anlatır Yılmaz Güney. İlk izlediğimde beni derinden etkilemiştir. Sinema tarihinde Bisiklet Hırsızları – Ladri di biciclette’ye denk düşen bir değere sahiptir benim ve birçok sinemacının gözünde.

Mon oncle d’Amérique (1980)

Yönetmen: Alain Resnais

Alain Resnais’nin sayısız başyapıtlarından biri… Diğer filmlerini de çok severim ama insan denen yaratığın, aslında belli koşullarda belli tepkiler vereceğini anlatan; ayrıca farelerin insan ırkından çok farklı hayvanlar olmadığını da gösteren harika bir film. İnsanın geçmişinin (çocukluk dönemi), hayatının bütün motivasyonunu ve yönünü belirleyen bir kılavuz olduğunu gösterir bize Resnais’nin bu filmi.

Pred dozhdot (1994)

Yönetmen: Milcho Manchevski

Milcho Manchevski’nin ilk ve tek başyapıtı. İnsan böyle bir filmle sinemaya başlarsa zaten orada bırakması gerekir diye düşünürüm hep. Zaman kavramını, sinemanın müthiş kurgusal zamanının içinde başka bir boyuta dönüştüren, karakterleri ile insanlığımızı sorgulatan, müzikleriyle ruhumuza işleyen bir başyapıt.  Film “Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir.” diye başlar.

Vozvrashchenie (2003)

Yönetmen: Andrei Zvyagintsev

Andrey Zvyagintsev’in ilk başyapıtı. Yine aynı duygular içindeyim: Eğer böyle bir film yapsaydım sinemayı dorukta bırakırdım. Özyaşamsal öyküsünden derin izler taşıyan bu başyapıt, sinemayı öğrenmek isteyeneler için adeta bir okul gibidir. Hatırladıkça hâlâ ürperdiğim bir film.

Manhattan by Numbers (1993)

Yönetmen: Amir Naderi

İran sinemasının benim gözümde politik duruşuyla gerçek temsilcisi… Hikâyesi şu anda İstanbul’da geçebilecek, kapitalizmin bireyleri nasıl zavallılaştırdığını anlatan çok çarpıcı bir film. Bir gün aniden işsiz kalırsanız ve ödemeniz gereken kira borcunuz varsa ne yaparsınız? Bir gazetecinin kirasını ödemek için bütün gün süren çabalarını görürüz ve onunla çaresizliğin girdabına kapılırız.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi