Sinema, sinemacıya neler yapacağını hayal ettirebilir. Ama bu on film, sinemayla neler yapacağını hayal edenler tarafından çekilen filmlerdendir.

Emre Erdoğdu

12 Angry Men (1957)

Yönetmen: Sidney Lumet

Bir oda, bir yargı ve çok ince düşünülmüş 12 karakterle seyir zevkinin sadece eylemden geçmeyeceğini kanıtlayan bir film. Yargılama ve yargılanma üzerine temel sorularımın tetiklendiği zamanın simgesi gibi benim için.

Great Escape (1963)

Yönetmen: John Sturges

İç kurtuluşunu, kendini bulmuş bir grup insanın bir Nazi esir kampından kaçış hikâyesi. Özgürlüğün çok daha içsel bir duygu olduğunu hatırlatıyor. Mizah ve yaşam enerjisi yakın geçmişteki büyük bir travmayı bile yıkabiliyor. Ve yine müthiş karakterler tabi… Ve tabi ki Steve McQueen!

Raging Bull (1980)

Yönetmen: Martin Scorsese

Yok oluş, özellikle de kendini yok eden karakterin hikâyesi beni hep çok etkilemiştir. Bu film sinematografisinden senaryosuna kadar bunun en iyi örneği gibi geliyor. En iyi filmler, anlatılamayacağı için çekilmiş gibidir. Sadece seyir ve seyircide oluşan histen ibaret. Ve tabii ki Robert De Niro ve tabi ki Joe Pesci…

Full Metal Jacket (1987)

Yönetmen: Stanley Kubrick

Yine bir trajedi yine trajediye kontrast bir hikâye anlatımı. Seyirciyi sadece şahit bırakarak bütün yargılardan uzak bir duyguya hapseden bir zeka örneği. Her sahnesi tek başına koca bir film gibi. Stanley Kubrick dünya sinemasının başına gelen en güzel şeylerden biri. Belki de en güzeli.

Reservoir Dogs (1992)

Yönetmen: Quentin Tarantino 

Bir ilk filmin ne yapmasını dileyebilirsem onu yapan bir film bu. Muazzam karakterler, yönetmenin kendine ait perspektifi, karmaşık kurgusu, zeka fışkıran diyaloglar, naif hissiyatın sakil anlatımı… Daha ne dileyebilirim?

Pulp Fiction (1994)

Yönetmen: Quentin Tarantino

Hikâye kurgusunu alıp, kendi canının istediği gibi tepetaklak etti Tarantino bu filmde. Hikâyenin ve estetiğin kendini yansıtan hâlini buldu. Karakterler, olay örgüleri, diyaloglar onun zihninin birer yansıması gibi beliriyor perdede. Bütün filmleri için ortak bir evren yaratıp bu konuda bana ilham olan büyük bir akıl o. Bu film de o aklın şaheseri.

Casino (1995)

Yönetmen: Martin Scorsese

Bu film hikâye anlatma şöleni gibi. Bütün film bir şölen. Bir anlatıcı olan yönetmenin, bir anlatıcı olan karakterinin perspektifinden bütün hikâyeyi süzmesi. Yönetmenin yarattığı karakterin aklına girmesi tek kelimeyle müthiş bir şey. Tabii ki Robert De Niro ve tabii ki Joe Pesci ve tabii ki Sharon Stone…

Amores Perros (2000)

Yönetmen: Alejandro González Iñárritu

Filmin kurgusu, tekniği beni içine çekmek için yeterli derecede güçlü. Ancak bu filmi unutulmaz yapan, biçemin içerikle bu denli birleşebilip, her şeyden, hatta filmin kendisinden bile bağımsız koca bir hissiyat bırakması.

Gegen Die Wand (2004)

Yönetmen: Fatih Akın

Yine biçemin içerikle muhteşem birlikteliği var bu filmde. Bir yeraltı destanı gibi. Her plan kalbe hitap ederken, yönetmenin dâhiyane keşifleri hikâyesini taşımaktan başka bir şey yapmıyor. Bize bu zeka lütuf gibi sunulmuyor. Çünkü zeki olmakla değil hikâye anlatmakla, kendi oyununu oynamakla ilgileniyor Fatih Akın. Ortadoğu kökünü, göçmen kimliğini hepsini ortaya döküp çırılçıplak kalıyor. Ve tabii ki Birol Ünel ve tabii ki Sibel Kekilli.

The Prestige (2006)

Yönetmen: Christopher Nolan

Bu film ise sanki sinemanın özünü anlatıyor. Filmin başında Micheal Caine’in sesinden bir sihir gösterisinin dramaturjisi anlatılır. Sonunda anlarız ki film baştan sona bu dramaturjiyle kurulmuştur. “Hilenin sırrını arıyorsunuz ama bulamazsınız. Çünkü dikkatli bakmıyorsunuz. Siz sırrı bulmak değil, kandırılmak istiyorsunuz.” Seyirciye söylenen bu söz sinemanın özü gibidir. “Dikkatlı bakıyor musunuz?”

Jim Jarmusch’un Sinema Evreni

Ben birçok film yapmak ve bu filmlerin toplamının da bir film olmasını istiyorum. Aynı evrenin içinde bir sürü hikâye anlatmak gibi bir derdim bir de fantezim var (Quentin Tarantino için de bunu söylemiştim ki onun da ilham kaynağı Jim Jarmusch’tur). O yüzden böyle bir ikonu tek bir filmiyle anlatmak yerine ondan bütünüyle bahsetmek lazım. Tarzımın babası diyemesem de ben ve benim gibi bir çok sinemacı için kendini/kendi tarzını bulması için ilham olmuş bıçkın bir mahalle abisidir o. Sevgimiz, saygımız ve hayranlığımız sonsuzdur ona. “Hayatın bir konusu yoktur. Neden filmlerin olsun ki?”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi