Bunlar yakın zamanda, kısa filmimiz Ablam’ı hayal ederken, tasarlarken dönüp yeniden yeniden baktığım, referans aldığım, ekiple paylaştığım filmler. Kısa yönetmenlik deneyimimin bu noktasında bana en fazla ilham verenler, yol gösterenler… 2000’lerden önce yapılan filmleri izlemiyormuşum gibi oldu, vallahi izliyorum! (Sıralama, yazma sırama göre oldu.)

Burcu Aykar

La Ciénaga (2001)

Yönetmen: Lucrecia Martel

Lucrecia Martel bir dahi bana göre, tüm filmlerini bu listeye alabilirdim. Çok yönüyle beni büyülüyor; mesela kendisini bir hikâye anlatıcısı olarak görmemesi. Bir filmi öyküsü ile tarif etmeyi, okyanusu, üzerindeki köpük ile anlatmaya benzetmesi… Tekrarlar içeren, döngüsel, gevşek yapılı ve izleyeni her daim tetikte tutan anlatıları… Lineer zaman algısından ziyade, zamanın duyusal ve duygusal algılanışı üzerine kafa yorması… Tekinsiz atmosferler yaratırken sesi, seyircinin algılarını alt üst edecek şekilde, şaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanması… Bataklık – La Ciénaga’da kamera, kendi deyimiyle, “10 yaşındaki bir çocuğun bakış açısı” olarak konumlanır. Etrafına, hayata yargılamayan, şahit olduklarını ahlaki bir süzgeçten geçirmeyen, sadece merak eden, anlamaya çalışan ve gözleyen bu bakışla Martel, hakikati net ve ölçülebilir olmaktan ziyade, belirsiz, çok yönlü ve çok sesli olarak tarif eder. Bu muğlaklık, katılımcı seyircinin muhayyilesini harekete geçirir ve özgür bırakır.

Ratcatcher (1999)

Yönetmen: Lynne Ramsay

Lynne Ramsay’in ilk filmi Sıçan Avcısı – Ratcatcher ağır çekim, şöyle bir sahneyle başlar: 10 yaşlarında bir erkek çocuk, beyaz tül perdeyi tüm vücuduna sarmış, gözlerini kapamış, kendi etrafında dönmekte. Sokaktan çeşitli sesler geliyor ama bunların ritmi çocuğun görüntüsünden kopuk- belli ki perdenin içindeki başka bir zaman-mekan. Derken kadraja bir el girip, çocuğun kafasına vurur ve bu farklı dünya illüzyonu yıkılır. Ağır çekim normale dönmüş, burgu olan perde yavaşça geri açılmış, çocuk da mecbur edildiği hayata dönmüştür. Bu sahne Ramsay’in hem tematik takıntı ve hassasiyetlerine (çocuklar ve ebeveynleri arasındaki muğlak ve iki tarafı keskin bıçak gibi ilişki) dair kilit bir an, hem de izlenimlerin peşinden adeta sürüklenen, iç dünyayı görselleştirmek üzerine kafa yoran dilinin mühim bir örneği. Bu sahne beni o kadar etkiliyor ki, Ablam’da, bundan ilham alan bir sahne de mevcut.

Wuthering Heights (2009)

Yönetmen: Andrea Arnold

Andrea Arnold’ın Uğultulu Tepeler – Wuthering Heights’ı duyusal sinemanın zirve noktalarından biri. Toprağı parmaklarınızda, rüzgarı yüzünüzde hissediyorsunuz. Elbise eteklerine, suratlara, ruhlara sıvanan çamurla, ezberleri alt üst eden, kirli bir dönem filmi hem de. Aşk, tutku ve arzunun doğayla böyle bütünleştiği, izleyeni karakterlerinin iç karanlığına böyle çeken bir film pek görmedim.

Estiu 1993 (2017)

Yönetmen: Carla Simón

Carla Simón’un ilk filmi, 6 yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden, onun hayatını değiştiren bir yazı anlatıyor. Çatışan duygular ve karmaşık ruh hâllerini, hiçbir şeyi kelimelere dökmeden, duygu manipülasyonu yapmadan, derinlik ve zariflikle anlatışında müthiş bir ustalık var. Başroldeki çocuk oyuncunun bakışları ve yönetmenin aslında tüm film boyunca seyirciyi hazırladığı olaysız-ama-büyük final aklımdan gitmiyor.

Certain Women (2016)

Yön: Kelly Reichardt

Kelly Reichardt filmleri izleyiciyi adeta zamanı genişletmeye davet ediyor. “An”lara, detaylara odaklanmak, sahneleri izleyicinin önünde katman katman açıyor. Küçücük hayat parçalarının her biri sanki yaşamın tüm zenginliğini taşımakta. Certain Women, üç kadının hayatlarından birer kesiti, sade bir şekilde sunarken, ruhu üşüten iç ıssızlığını derinlikle anlatıyor. Uçsuz bucaksız bir coğrafyada birbirine bir türlü sokulamayan, konuşsalar da anlaşamayan, kırgınlıklarını görünür ama ulaşılamaz bir yerde taşıyan insanlar arasındaki ilişkiler bunlar. Üç kadın da kendilerini beklemedikleri veya arzu etmedikleri durumlarda, hazırlıksız bulsalar da, güçlerini yırtıcı olmayan bir kararlılıkla, kaygıya kapılmayan bir olgunlukla, hayata duydukları şefkatle kullanıyorlar. Kusursuz olmasalar da, yardım etmek, tamir etmek, inşa etmek konusunda istekliler.

Virgin Suicides (1999)

Yönetmen: Sofia Coppola

Sofia Coppola’nın bu ilk filminde ergenlik, dili anlaşılmaz, uzak bir ülke. Fotoğrafçılık konusundaki birikiminin de etkisiyle, sözlerden ziyade çerçevelemeyle, ışık ve renk kullanımıyla, kostümle ve atmosfer yaratarak anlatmayı tercih ediyor hikâyesini Coppola. Rüyavari atmosferi, filmin tamamının bir anımsayış oluşunu destekliyor. Beş kızkardeş, baskı ve ahlakçılık karşısında giderek güçlenirken, bu hafıza evreninde süzülüp, adeta tekvücut oluyorlar.

Hotel (2004)

Yönetmen: Jessica Hausner

Adının daha çok duyulmuyor oluşuna şaşırdığım yönetmenlerden biri Jessica Hausner. İlk filmi Hotel, gündeliği tekinsizliğe dönüştüren, çok iyi bir atmosfer filmi. Simetrisi ve hesaplılığı insanda huzursuzluk yaratan, çok incelikle düzenlenmiş kadrajlarındaki sinema duygusu o kadar kuvvetli ki, sesi kısılarak izlendiğinde bile anlamından pek bir şey kaybedeceğini sanmam. Daha hayat mücadelesinin başında olan Irene’nin birey olma, kendini kabul ettirme, cinselliği keşfetme yolculuğu, insanın içinin her tür mekandan daha korkutucu olabileceğini gösteriyor. Açlık uçlar, seyircinin sezgilerine güven, kabusvari bir atmosfer; hep sevdiğim şeyler….

In the Cut (2003)

Yönetmen: Jane Campion

Jane Campion’ın tutku, tatminsizlik, arayış üzerine, bu erotik gerilim yorumu, kusurlarıyla güzel bir film. Şehire bir paranoya mekanı olarak kadının bakışından bakması, Meg Ryan’ı klişeleşmiş romantik komedi rolleri dışında, çok farklı resmetmesi de cabası. İzleyenin tüm duyularını harekete geçiren bir atmosfer kurmayı başarıyor. Arzuyla kabus, hafızayla kurgu iç içe geçip karışırken, sürekli olarak erkek şiddetine maruz kaldıkları bir dünyada, kadınlar arzularını nasıl şekillendirir ve yaşar konusu üzerine düşünüyoruz.

Alle Anderen (2009)

Yönetmen: Maren Ade

Maren Ade, Alle Anderen’de, sıradan, birbiriyle ilgisiz görünen, günlük olayları öyle bir şekilde bir araya getiriyor ki, eklenen her bir durum yepyeni katmanlar, derinlikler katıyor izlediklerimize. Aşık bir çiftin ilişki dinamiklerini, değişken güç dengesi, arzunun savruluşu, sınıfsal kibir, oyun ihtiyacı eksenlerinde ele alırken, oyuncularından inanılmaz performanslar çıkarıyor. Bu, hem sevilesi hem de sevilmeyesi karakterler sanki bir tahterevallideymiş gibi birbirleriyle mücadele ederken, gerçek yakınlığın mümkünlüğü sorgulanır hâle geliyor. Film de zaten gri alanlarda dolaşma, sorular sorma peşinde; cevap vermeye hiç kalkışmıyor.

Cléo de 5 à 7 (1962)

Yönetmen: Agnés Varda

Hastalığına dair çıkacak raporu bekleyen Cléo’nun iki saatini anlatırken Agnés Varda izleyiciyi, oradan oraya zıplayan bir zihnin içinde ve kah yürüyerek, kah araba ya da otobüsle Paris sokaklarında dolaştırıyor. Bir karakter gibi kullanılan 1960’ların Paris’indeki günlük hayatı, bunca ayrıntısıyla görmek harika. Varda bir de, günlük hayatın sıradanlığına, hayatın en büyük konularını sığdırmayı başarıyor ustalıkla. İnişli çıkışlı bir ruh hâli içindeki Cléo’nun dikkati, giderek içeriden dışarı doğru yönelirken, filmin hâkim duygusu olan endişe de yerini bir tür kabullenmeye bırakıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi