Bu listeyi bir oturuşta ve mümkün olan en kısa zaman aralığında, aklıma ilk gelen (ve büyük olasılık da zaten hep orada bir yerlerde dolanan) filmler ile yaptım. Bu nedenle listenin başlığını ‘Bugün aklımda dolanan 10 film’ olarak da düşünebiliriz. Sıralamayı ise yapım yılına göre yaptım.

Burak Çevik

L’Avventura (1960) 

Yönetmen: Michelangelo Antonioni

25 Haziran 2014’te L’Avventura’yı izledikten sonra not defterime şöyle yazmıştım: ‘‘Straub & Huillet çiftinin filmlerindeki metin-oyuncu ilişkisi burada sanki kadraj-oyuncu olarak mevcut. Oyuncular ve nesneler, kadrajda yerini bulan şeyler. ‘Prova edilmiş’ hissi, kurulu bir şey; bir film. Olduğundan (ya da olmasına alışıldığından) çok daha farklı bir noktaya referans veriyor. Antonioni’nin takıntılı hatta ütopik denebilecek mutlak mizansen arzusu çok kuvvetli. Bence bir filmin (çok) iyi olduğunun en somut kanıtlarından biri de; akışkan olduğu kadar tekrardan, farklı noktalardan kurgulunabilir olmasıdır. Her sekans bütün içinde olduğu gibi kendi içinde de bir şey ifade edebilmelidir. L’Avventura’yı yeniden kurgulamak istiyorum.’’

(nostalgia) (1971)

Yönetmen: Hollis Frampton

Frampton’ın (nostalgia)’sını ilk olarak videodan izlemiştim. Daha sonraları 35. İstanbul Film Festivali’nde ‘Işığın Peşinde’ adlı seçki vesilesi ile 16mm’den filmi gösterme şansım oldu. O vakit filmin aslında sadece hayaletini izlediğimizi ve video ile 16mm pelikül film arasındaki farkın ne denli ayırt edilebilir olduğunu anladım.  

Frampton, 40 dakikalık filmi (nostalgia)’da esasen çok basit bir fikirden yola çıkarak nostalji deneyimini sinemada tekrardan yaratıyor. Bir elektronik ızgaranın üstüne konulan fotoğraf kareleri eşliğinde Michael Snow’un üst sesi ile fotoğraflara ait anıları dinliyoruz. Tek bir kopyası olduğunu bildiğimiz her bir fotoğraf, saniyeler içerisinde ızgarada yanıyor. Bir süre sonra fotoğraflar da anılar da birbirine karışmaya başlıyor. 2 fotoğraf önce dinlediğimiz anının fotoğrafı, başka anılar ile karışıyor. Görüntü ve ses arasındaki bağın kopması yeni anlamları da beraberinde getiriyor. Sinemada bu kadar basit ve bu basitliğinden beslenen güçlü fikirlere çok sık rastlanmıyor. 

Sans Soleil (1983) 

Yönetmen: Chris Marker

Hayatımın farklı dönemlerinde tekrar tekrar izlediğim Sans Soleil, her izleyişte farklı bir noktasından beni yakalayabiliyor. Chris Marker’ın filmografisini genel olarak düşündüğümde ilham verici buluyorum. Onun için, ilerlenmesi gerekilen tek bir yol, tek bir film yapım pratiği yoktu. Bu nedenle Chris Marker’ın filmleri, her seferinde sinemayı ve yapım pratiğini yeniden keşfeden, biçim olarak cesur ve ilham verici filmlerdir. Sans Soleil ise bu çabanın kuvvetli örneklerinden biri. 

Klassenverhältnisse (1984) 

Yönetmen: Straub & Huillet

Klassenverhältnisse, Kafka’nın tamamlanmamış ‘Amerika’ kitabının serbest bir uyarlamasıdır. Film boyunca metni ön plana çıkaran, mimiksiz oyunculuklar Kafka’nın kitabında hissedilen yabancılaşma ile örtüşür. Straub & Huillet çifti, filmografi boyunca çeşitli metinleri (bunlar çoğunlukla marksist metinlerdi) sinemaya uyarlamaya çalıştı. Ütopik denebilecek, bir karenin bile önemli olduğu, kendilerine belirledikleri sıkı sinematografik kurallara bağlı bir sinemanın peşindelerdi. Pedro Costa’nın, 2001 yapımı Where Does Your Hidden Smile Lie? belgeseli, yönetmenlerin Sicilia (1999) filminin kurgu aşamasını belgeler. Belgeseldeki en dikkat çekici an, çiftin bir sahneden diğer sahneye geçerken önceki sahneyi nerede keseceğine dair yaptığı uzun tartışmadır. Tartışma sadece bir kare önce mi yoksa sonra mı kesilmesi gerektiği odaklıdır ve çift bir türlü anlaşamaz. Saatler sürdüğünü anladığımız bu tartışmanın ardından seyirci, saniyenin 24’te 1’i olan bu kareyi gözleriyle ayırt edemez.

 Tekerleme (1986)

Yönetmen: Merlyn Solakhan

Tekerleme, 2016 yılında !f İstanbul’da 30 yıl aradan sonra ilk defa gösterildi. 1985 yılında, Türkiye’deki askeri darbeden beş yıl kadar sonra bir kadının İstanbul sokaklarında dolaşıp, şair dostları ile gerçekleştirdiği havadan sudan sohbetlerinden oluşan film, dönemin tekinsiz atmosferini Straub & Huillet çiftinin sinemasından alışkın olduğumuz tarzda oyunculuklar ile seyirciye sunuyor. Film, tekerlemenin teklemeye dönüşümünü Türkiye sinemasında daha önce hiç karşımıza çıkmayan özgün bir estetikle sunuyor. Tekerleme’yi ilk izlediğim zaman içime dolan umudu hâlen hatırlıyorum ve bu umudu diri tutmaya özen gösteriyorum. Başka türde bir sinema 1985 yılının İstanbul’unda mümkün ise hâlen mümkün olabilir diye düşünüyorum. 

Vive L’amour (1994) 

Yönetmen: Tsai Ming-Liang

Bir hikâye anlatmak için acele etmeyen, uzun planlar ve anlar ile karakterlerin duygu durumlarını ortaya koyan Tsai Ming-Liang’ın, beni en hüzünlendiren filmidir. Ne zaman ıssız bir bank görsem aklıma gelir. 

Commingled Containers (1997) 

Yönetmen: Stan Brakhage

‘‘Sinema nedir?’’ diye sıklıkla düşündüğüm bir dönemde Stan Brakhage’in 16mm filmleri ile tanıştım. Commingled Containers ise ritim duygusu ile aklımda en çok yer eden filmlerinden biri oldu. 16mm çekilmiş, 5 dakikalık bu kısa filmi yönetmen, ciddi sağlık sorunları yaşadığı bir dönemde çekiyor. Film esasen çok basit bir fikirden yola çıkıyor ve seyirciye 5 dakika boyunca bir suya yansıyan çeşitli ışıkların ritimsel hareketlerini gösteriyor. 

Sud sanaeha (2002) 

Yönetmen: Apichatpong Weerasethakul

Tayland’ın yerel mitlerinden yola çıkarak yeni bir anlatı dili kurmayı ustalıkla başaran Apichatpong’un, günümüzün mülteci temalı filmleri daha türememişken çektiği Sud Sanaeha – Blissfully Yours’ta, bir sınır kentinde Taylandlı bir kadın ile Burmalı bir mültecinin hikâyesi anlatılıyor. Bir ırmak kenarında uyuklayan çift, uyku ile uyanıklık arasında gidip gelmeler, rüyalar, varlığı belli belirsiz aşk, gerilimi bir yükselen bir düşen cinsellik. 

Camille Claudel 1915 (2013) 

Yönetmen: Bruno Dumont

Dumont’un son yıllarda muzipleşen sineması ile ilk dönemlerindeki ağır başlı sinemasını ikiye ayırıyorum ve bu iki dönemi de ilgiyle takip ediyorum. Camille Claudel 1915, beni sinemada insan yüzü hakkında düşünmeye iten filmlerin başında geliyor. Neden hep bir suret arıyoruz ya da bir suret gördüğümüzde ekrana/perdeye kilitleniyoruz? Perdeye yansıyan ışık, bir yüz aracılığıyla biz seyircilere yansıdığında, kendimizi orada mı buluyoruz yoksa perde ile gözümüz arasındaki o boşluğu mu hissediyoruz?

Jauja (2014) 

Yönetmen: Lisandro Alonso

Sürreal bir yol ve arayış filmi olan Jauja, Patangonya’nın karasal ikliminde kayıp kızının peşinden yollara düşen adamı anlatıyor. Görüntü yönetmeni Timo Salminen’in muhteşem 16mm görüntüleri eşliğinde karanlık bir gerçeküstü masal izliyoruz. Özellikle son yıllarda sinemanın büyülü masalsılığını ve muzip coşkusunu sunan nadir filmlerin başında geliyor. Benzer bir hissi, Miguel Gomes’in Tabu (2012) filminde de hissetmiştim.

Eric Rohmer’ın Herhangi Bir Filmi

Eric Rohmer’ın filmografisini düşününce garip bir şekilde tek bir filmden bahsettiğimiz hissine kapılıyorum. Bu nedenle de Rohmer filmleri arasından tek bir film söylemek güç. (Belki burun farkıyla Le Rayon Vert (1986)) Rohmer’ın yüzeysellikte bulduğu derinlik, karakterlerin uzun sohbetleri, mühim hiçbir şey anlatmıyormuş gibi görünürken, insan hakkında yaptığı derin tahlilleri her zaman ilham verici olmuştur. Her Rohmer filmi izlediğimde, derin görünen yüzeyselliğin bol bulunduğu günlerde, yüzeysel görünen derinliğin kıymetini tekrardan hissediyorum. 

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi