Benim için film listeleri yapmak her zaman zor olmuştur. Her ay sevdiğim, üzerine düşündüğüm filmler olur. Bazı yönetmenlerin tek bir filminden bahsetmek zordur. Sanki bütün filmleri başka büyük bir film gibidir. Bugün aklıma gelen ilk filmleri yazacağım. Ne tarihsel açıdan ne de biçim açısından tutarlı bir liste olmayacak ama sinemanın bu geniş yelpazesini seviyorum.

Banu Sıvacı

La Pointe-Courte (1955)

Yönetmen: Agnès Varda

Sinemasının temellerini güçlü bir resim sevgisiyle kuran Agnès Varda’yı sevmem olağan sanırım.  La Pointe-Courte yeni dalganın ilk filmi kabul edilir. Tür sınırlamasına girmeden yarı kurmaca yarı belgesel paralel iki öyküyü izleriz. Filmin sonundan şu sözler aklımda: “Sırlarımızı eve götürüyoruz. Çifti birbirine yaklaştıran sırları. Ama kimse sırların mutlu mu, acı mı olduğunu bilmiyor.”

Le Notti di Cabiria (1957)

Yönetmen: Federico Fellini

“Dilbalığı filetosu üzerine bir film yapsam bile, bu benimle ilgili olacaktır”. Federico Fellini’nin en sevdiğim sözlerinden biri. Bizler filmlerde kendimizden bir şeyler buluyoruz çünkü yönetmenler de buluyorlar. Cabiria’nın öyküsünün senelerce bende kalmasının sebebi yönetmen ve sineması arasındaki inanılmaz organik bağ olabilir. Cabiria Fellini’inin masalsı kadın karakterlerinin arasına sığmıyor. O gerçek bir kadın. “Saf ve temiz bir karakterin başına gelenler” tanımından daha fazlası var filmde. Filmin diyaloglarına Pasolini de dokunmuş.

ll Deserto Rosso (1964)

Yönetmen: Michalengelo Antonioni

Antonioni’nin ilk renkli filmi Il Deserto Rosso, havayı kirleten petrol rafinelerinin gölgesinde yaşayan bir genç kadının varoluş sancılarını izlediğimiz, gücünü detaylardan alan bir film. Kadınlar ve erkekler arasında, birey ve toplum arasında böylesi bir iletişimsizlik varken Giuliana yaşadığı acılarla hâlâ içten bir bireysellik arayan tek karakter. Filmin çok güçlü ve renkleri bilinçli kullanan bir görüntü yönetimi var. Hatta bazen bu planlar oyuncu ile ilişki kurarak plan olmanın ötesine geçiyor. Kamera tek akışta birden fazla plan ile kurguya meydan okuyor. Yönetmen filmle ilgili “Amacım fabrikaların bile güzel görünebileceğini göstermekti” demiştir. Sinema bu güçle yerini bulur. Bir bütündür. Antonioni’nin filmlerinde bu organik bütünlük mevcut.

Skammen (1968)

Yönetmen: Ingmar Bergman

Utanç, savaşın insan ruhundaki etkilerini en etkili anlatan filmdir. Bu konuda çok fazla ortak görüş okuyabilirsiniz. Film boyunca Eva ve Jan’ın olağanüstü dönüşümü koşulların karakterler üzerindeki şaşırtan zıtlıktaki etkisi ustalıkla anlatılmış. Bu değişim ve sonrasında gelen utanç, bu filmi toplumsal belleğimizin önemli bir parçası hâline getiriyor.

Dom za vesanje (1988)

Yönetmen: Emir Kusturica

Dom za vesanje (Çingeneler Zamanı) izlediğim ilk dram filmi. Bu filmi ilk izlediğimde çocuk yaştaydım. Sonra her yıl en az bir kere izledim. Büyülü gerçekçilikten veya sinemaya, edebiyata dair olgulardan habersizken benim için güzel ve hüzünlü bir rüya görmeye benziyordu Kusturica filmleri. Belki hâlâ öyledir. Dom za vesanje gibi filmler bizlere insanı öğretir. İnsan peşin hükümlerle tanımlanabilecek kadar basit değildir. Ama aynı zamanda gösterir ki çok karmaşık olması da her zaman büyük acılar yaşamasına sebep olmuştur.

The Cook, the Thief, His Wife and Her Lover (1989)

Yönetmen: Peter Greenaway

Eğitimim resim ana sanat dalı ile başladı. Bugün hâlâ resim yapmaya devam ediyorum. Peter Greenaway çok sevdiğim, resim kökenli bir yönetmendir. Bu film kurgulanmış sahne değişikliklerinden çok bir tablodan diğer tabloya geçer gibi akar. Sembolik anlatımla toplumun tüm katmanlarını bize karakterler üzerinden aktarırken kuşkusuz sinemanın gördüğü en güçlü görsel dillerden birini deneyimletir.

Dönersen Islık Çal (1992)

Yönetmen: Orhan Oğuz

Bu filmi ilk izlediğimde başka bir şehirde yaşıyordum. İstanbul’un çok karanlık bir yer olduğunu düşünmeme sebep olmuştu. Haksız da sayılmazmış ama bu filmlerin karanlıkları da gizemleri de kendilerine ait. O filmlerin şehirleri bizim bildiğimiz şehirlerin başka versiyonları sanki. O şehirlere ancak o filmleri izleyerek gidebiliriz.

Mia aioniotita kai mia mera (1998)

Yönetmen: Theodoros Angelopoulos

Bağımsız sinemanın en büyük ustalarından Angelopoulos. Varoluş hakkında düşünmeye yarın hakkında sıra dışı fikir yürütmelere kapı açan sineması benim için hep özel olacak. Mia aioniotita kai mia mera (Sonsuzluk ve Bir Gün) yarın ve yarının sonsuzluğu hakkında kendine has kurgusuyla zamana meydan okuyan, zamanı yeniden tanımlayan bir film.

L’Humanité (1999)

Yönetmen: Bruno Dumont

Sakin ve mütevazi bir komiserin hayatını anlatmak ancak Bruno Dumont gibi ters köşelerde başarılı bir yönetmenin elinden böyle inandırıcı bir şekilde çıkabilirdi. Küçük bir Fransız kasabasında bir kıza tecavüz edilip öldürülmesi ve bunu çözmekle görevlendirilen sıradan bir kasaba polisinin başkalarına karşı önlenemez duygudaşlığı yüzünden çektiği eziyet sizi düşündürüyor.

Post Tenebras Lux (2012)

Yönetmen: Carlos Reygadas

Bir hikâye anlattığı tartışılır, Reygadas’ın zihninin perdeye yansıması olarak tanımlanabilecek bu film seyircide ancak bu yansımadan kendi zihinlerinde ince ipliklerle kurabileceği ilişkilerde yerini bulabiliyor. Gücünü hikâyeden değil bu tekinsizlikten ve özgün görsel yolculuktan alıyor. Yönetmen: “Aradığınız basit yanıtları vermeyerek aslında size seyirci olarak ne kadar saygı duyduğumu anlayacağınızı umuyorum.” diyor.  Film fazlasıyla kişisel ancak sinemanın bir bilgi kaynağı olduğu yanılgısında olmadan bu deneyimlerin ölümsüzleşmesine şahit olmak bana yeterli geliyor.

*Filmler yapım yılına göre sıralanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi