2000’ler sonrası sinemayla uyumsuzluğumun olduğunu itiraf etmeliyim. Ne bileyim bir şeyler eksildi sanki. Ne varsa eskilerde var demeyi hiç sevmem ama maalesef sanat veya sinema deyince çaresiz bu söz aklıma geliyor. Listemin en başıyla en sonunun değişmeyeceğini düşünüyorum. Aradakilerin sıralaması hep değişebilir, belki yerine bir başka film de gelebilir. Ne gelirse gelsin açılışı ilk sırada yer alan Carl Dreyer yaparken kapanışı da Tsai Ming-Liang yapacaktır.  

Ali Kemal Çınar

10- Ni na bian ji dian (2001)

Yönetmen: Tsai Ming-Liang

Uzun plan sekans deyince aklıma gelen ilk yönetmendir. Tavizsiz sinema dilinden ilham almamak imkânsızdır. Filmi izlerken ne zaman kesme yapacak diye gerim gerim beklediğimi hatırlıyorum. Bir daha bu dünyaya gelmeyecek bir sinemacıdır.

9- Mies vailla menneisyyttä (2003)

Yönetmen: Aki Kaurismäki

Absürd mizahın en sevdiğim yönetmenidir Aki Kaurismäki. Bu filmde de her şey istediğim gibidir. Başlarına ne gelirse gelsin karakterlerinin aynı ifadeyi takınması ve hayat hiç de umrumuzda değil derken ki yüz ifadeleri beni gülmekten öldürür. Çok yaşasın Aki Kaurismäki.

8- Cléo de 5 à 7 (1962)

Yönetmen: Agnes Varda

Filmin zaman mefhumunu doğrudan hissettiren hikâyesi olumlu manada hep beni germiştir. Cleo adlı kadın karakterinin kanser sonucunu beklediği iki saatlik süreyi, inişli çıkışlı, Cleo’nun ruh hâline göre izleriz. Hem Yeni Dalga’nın hem de Varda’nın en iyilerindendir.

7- Zéro de conduite: Jeunes diables au collège (1933)

Yönetmen: Jean Vigo

Bazı filmleri ilk kez izleme deneyimi bile çok önemlidir. Zéro de conduiteJean Vigo’yu tanıdığım filmidir ve o tanışıklığın değeri hiçbir zaman azalmadı bende. Sadece dört film yapmış olması ve erken yaşta ölmesi de beni çok etkilemiştir. Şiirsel sinemaya yakınlığım hiç yokken bile beni kendine hayran bırakan filmdir.

6- 2001: A Space Odyssey (1968)

Yönetmen: Stanley Kubrick

İnsanın bütün bir tarihi, bir filme ne kadar sığabilirse o kadarını sığdırmıştır Kubrick. Farklı türlerde yaptığı filmleri kendime örnek almışımdır. O her şeyin en mükemmelini yapmışsa ben de en kötüsünü yapabilirim, derim. O ne kadar büyüğünü yapmışsa ben de o kadar küçüğünü yapabilirim.

5- Persona (1966)

Yönetmen: Ingmar Bergman

Bir film izlediğimizi en çok hissettiren filmlerden olmasına rağmen filmden hiç kopmamak da nedir? Yabancılaştırmanın Bergman gibi sanatçıların elinde tam tersi bir işlev görüyor olması da çok ironiktir. Karl Dreyer’daki yakın yüz çekimleri Bergman’ın da en büyük aracı hâline gelmiştir.   

4- Stalker (1979)

Yönetmen: Andrey Tarkovski

Zaman içinde Tarkovski’yle bağım ne kadar zayıflasa da Stalker’a bağım hiçbir zaman azalmadı. Yarattığı duygu ister gizemden ister bilinemezcilikten gelsin, hatta tanımlanmasın. Her ne olursa olsun Stalker asla bıkmayacağım dönüp dönüp tekrar dinleyeceğim bir şarkı gibidir.

3- Au hasard Balthazar (1966)

Yönetmen: Robert Bresson

Sadece yakın planlarla film çekilebileceğini göstermiştir Bresson. Sinematografisinde bolca el yakın planları görürüz. Bresson’un yakın planları karakterlere ait olmaktan çıkıp artık tek başına birer karakter gibi olur. Filmlerinin çekiciliği bu serbestlikten gelir. Bir eşeğin başrolde oynaması gibi.

2- Metropolis (1927)

Yönetmen: Fritz Lang

İzlerken hayretler içinde kaldığım filmdir. “Nasıl olur? Bu kadar da olmaz?” dedirte dedirte tam ne olduğunu ancak birkaç kez daha izleyerek kavrayabildiğim filmdir. Muazzam bir gelecek öngörüsü ve sistem eleştirisi, hep baki kalacaktır.

1- La passion de Jeanne d’Arc (1928)

Yönetmen: Carl Theodor Dreyer

Kimler Dreyer’ın paltosundan çıkmadı ki? Gelecekten gelmiş bir film gibidir Jeanne d’Arc’ın Tutkusu. Ama hangi bin yıldan geldiğini anlamak da imkânsızdır. Maria Falconetti’nin yakın yüz planları sonradan Bergman’da da göreceğimiz üzere aşılması imkânsız etkileyiciliktedir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi