Gizemli bir orman ve sürekli fırtınalı bir denizin arasında sıkışıp kalmış küçük bir kasabanın taşlık sahilinde bir grup erkeğin gözlerini denize, açıklarda demirlemiş büyük bir gemiye baktığı bir sahneyle açılıyor Yol Kenarı. Kalabalığın yüzlerine yapılan kesmeyle birlikte, güruh içindeki birinin diğerlerinden farklı olduğu anlaşılır hâle geliyor. Diğerleri gözlerini ayırmadan, ifadesiz bir şekilde gemiye bakarken o çevresinde olan bitene dair bir sorgulama içinde. Gemiye bakmakta olan insanların bunu tam olarak hangi amaçla yaptığını anlamlandıramıyor belli ki. Çok geçmeden, birkaç saniye sonra oradan ayrılıp kasabaya doğru yürüyor zaten. Bu açılış sekansından sezildiği üzere Tansu Biçer’in canlandırdığı bu genç adam, bu kasabanın “öteki”si. Devamında neden orada olduğu belirsiz, ufuk çizgisinde adeta asılı duran gemiye başka tuhaflıklar ekleniyor. Kasabada sık sık nereden geldiği belli olmayan bir uğultu duyuluyor. Yangınlar çıkıyor, hastane gibi kasabanın önemli tesisleri kullanılamaz hâle geliyor. Elektrik gidip geliyor. Kasaba sakinleri, çok yakında bir şeylerin geleceğini, bir şeyler olacağını söyleyen rüyalar görüyorlar, bu fikri pekiştirecek karamsar bir ruh hâline bürünüyorlar. Böyle bir kasabada neden var oldukları başka bir soru işareti olan bando ortadan kayboluyor. Türkiye sinemasının önemli yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu’na İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran son filmi Yol Kenarı’nın anlatısını şekillendiren belki de en önemli unsur olan isimsiz, nerede olduğu belli olmayan kasaba, böyle belirsizliklerin hüküm sürdüğü bir yer olarak sunuluyor. Kasaba ahalisi, tüm bu gelişmeleri kıyamet alametleri olarak yorumluyor ve başına gelecekleri beklemeye başlıyor. Ne yapacaklarını bilmeden, gelmekte olduğunu düşündüklerinin nedenlerine dair fikir sahibi olmadan bekliyorlar. Bu belirsizlik hâli, kasabayı toptan bir paranoyaya sürüklüyor. Yol Kenarı’nın asıl meselesi de bu paranoya ya da bu delilik durumu. Yaklaştığını düşündükleri kıyamet karşısında ne yapacağını bilmeyen kasaba, en sıradan sakininden en yetkili kişisine kadar bu belirsizlik hissine kendisini kaptırıyor ve bu noktadan sonra bu kasabada gerçeklik yeniden tanımlanmaya başlıyor. Bireylerin eylemlerinin nedenselliğin sınırlarında dolaşması, hatta bu sınırların dışına taşmasıyla anlatı alabildiğine absürtleşiyor. Gerçekliğin absürtle harmanlandığı anlatı, filme keskin bir komedi tonu katıp Yol Kenarı’nı günümüzün zıvanadan çıkmış, bir nevi kıyametin eşiğindeki dünyasının bir alegorisine dönüştürüyor. Fakat bu durum filme hem olumlu hem de olumsuz, yani çift taraflı bir etki yapıyor. Yol Kenarı: Kıyameti Beklerken Pirselimoğlu’nun kurduğu kasabanın günümüz dünyasının bir alegorisine dönüşümü, birincil olarak filmin başında gemiye bakmaktan ilk vazgeçen kişi olan genç adamın konumlanışıyla temelleniyor denebilir. Kısa bir süre önce kasabaya gelen bu genç adamın kimliği sorgulanmaya başlanıyor yerel insanlar tarafından. Ama o, kasabaya sadece iş bulmak için geldiğini söylüyor. Fakat bu, kasaba halkı için, hiçliğin ortasındaki böyle bir yere gelmek için geçerli bir neden değil. Ahali kıyamet alametleriyle akli dengesini öylesine yitirmiş durumda ki bu yabancıya fazladan bir önem atfetmekte gecikmiyor ve onun bir kurtarıcı olup olmadığını merak etmeye, sorgulamaya başlıyor. Genç adam ise böylesi ulvi bir görevin çok uzağında. Bir kahvehanede çalışıyor, konaklama ihtiyacını gidermek için bir otelin temizliğini yapıyor. Ama yetkililer dahi bu adama bir tür mesih muamelesi yapmakta ısrarlı. Zira yetkililer de genel gidişata dair en ufak bir fikre sahip değiller. Alametlerin varacağı yeri beklerken kendilerine yardımcı olacak üst bir gücün varlığına ihtiyaç duyuyorlar. Bu durum, günümüzde her geçen gün daha kaotik bir…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Hem fikren hem de görsel olarak şık bir yapı kuran, kara mizah tonuyla zaman zaman keyif veren Yol Kenarı, seyirciyi içine almamakta, denklem dışında tutmakta ısrar ettikçe, kıyametin yanı başında kendiyle başbaşa kalmış bir film olmanın ötesine gidemiyor.

Kullanıcı Puanları: 1.5 ( 2 votes)
55

Gizemli bir orman ve sürekli fırtınalı bir denizin arasında sıkışıp kalmış küçük bir kasabanın taşlık sahilinde bir grup erkeğin gözlerini denize, açıklarda demirlemiş büyük bir gemiye baktığı bir sahneyle açılıyor Yol Kenarı. Kalabalığın yüzlerine yapılan kesmeyle birlikte, güruh içindeki birinin diğerlerinden farklı olduğu anlaşılır hâle geliyor. Diğerleri gözlerini ayırmadan, ifadesiz bir şekilde gemiye bakarken o çevresinde olan bitene dair bir sorgulama içinde. Gemiye bakmakta olan insanların bunu tam olarak hangi amaçla yaptığını anlamlandıramıyor belli ki. Çok geçmeden, birkaç saniye sonra oradan ayrılıp kasabaya doğru yürüyor zaten. Bu açılış sekansından sezildiği üzere Tansu Biçer’in canlandırdığı bu genç adam, bu kasabanın “öteki”si. Devamında neden orada olduğu belirsiz, ufuk çizgisinde adeta asılı duran gemiye başka tuhaflıklar ekleniyor. Kasabada sık sık nereden geldiği belli olmayan bir uğultu duyuluyor. Yangınlar çıkıyor, hastane gibi kasabanın önemli tesisleri kullanılamaz hâle geliyor. Elektrik gidip geliyor. Kasaba sakinleri, çok yakında bir şeylerin geleceğini, bir şeyler olacağını söyleyen rüyalar görüyorlar, bu fikri pekiştirecek karamsar bir ruh hâline bürünüyorlar. Böyle bir kasabada neden var oldukları başka bir soru işareti olan bando ortadan kayboluyor. Türkiye sinemasının önemli yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu’na İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran son filmi Yol Kenarı’nın anlatısını şekillendiren belki de en önemli unsur olan isimsiz, nerede olduğu belli olmayan kasaba, böyle belirsizliklerin hüküm sürdüğü bir yer olarak sunuluyor.

Kasaba ahalisi, tüm bu gelişmeleri kıyamet alametleri olarak yorumluyor ve başına gelecekleri beklemeye başlıyor. Ne yapacaklarını bilmeden, gelmekte olduğunu düşündüklerinin nedenlerine dair fikir sahibi olmadan bekliyorlar. Bu belirsizlik hâli, kasabayı toptan bir paranoyaya sürüklüyor. Yol Kenarı’nın asıl meselesi de bu paranoya ya da bu delilik durumu. Yaklaştığını düşündükleri kıyamet karşısında ne yapacağını bilmeyen kasaba, en sıradan sakininden en yetkili kişisine kadar bu belirsizlik hissine kendisini kaptırıyor ve bu noktadan sonra bu kasabada gerçeklik yeniden tanımlanmaya başlıyor. Bireylerin eylemlerinin nedenselliğin sınırlarında dolaşması, hatta bu sınırların dışına taşmasıyla anlatı alabildiğine absürtleşiyor. Gerçekliğin absürtle harmanlandığı anlatı, filme keskin bir komedi tonu katıp Yol Kenarı’nı günümüzün zıvanadan çıkmış, bir nevi kıyametin eşiğindeki dünyasının bir alegorisine dönüştürüyor. Fakat bu durum filme hem olumlu hem de olumsuz, yani çift taraflı bir etki yapıyor.

Yol Kenarı: Kıyameti Beklerken

Pirselimoğlu’nun kurduğu kasabanın günümüz dünyasının bir alegorisine dönüşümü, birincil olarak filmin başında gemiye bakmaktan ilk vazgeçen kişi olan genç adamın konumlanışıyla temelleniyor denebilir. Kısa bir süre önce kasabaya gelen bu genç adamın kimliği sorgulanmaya başlanıyor yerel insanlar tarafından. Ama o, kasabaya sadece iş bulmak için geldiğini söylüyor. Fakat bu, kasaba halkı için, hiçliğin ortasındaki böyle bir yere gelmek için geçerli bir neden değil. Ahali kıyamet alametleriyle akli dengesini öylesine yitirmiş durumda ki bu yabancıya fazladan bir önem atfetmekte gecikmiyor ve onun bir kurtarıcı olup olmadığını merak etmeye, sorgulamaya başlıyor. Genç adam ise böylesi ulvi bir görevin çok uzağında. Bir kahvehanede çalışıyor, konaklama ihtiyacını gidermek için bir otelin temizliğini yapıyor. Ama yetkililer dahi bu adama bir tür mesih muamelesi yapmakta ısrarlı. Zira yetkililer de genel gidişata dair en ufak bir fikre sahip değiller. Alametlerin varacağı yeri beklerken kendilerine yardımcı olacak üst bir gücün varlığına ihtiyaç duyuyorlar. Bu durum, günümüzde her geçen gün daha kaotik bir hâl alan dünyanın gidişatına dair olumlu en ufak hamle yapmaktan aciz mevki sahiplerini akla getiriyor. İnsanlık, üzerinde yaşadığı dünyada o kadar çaresiz bir hâlde ki, birden ortaya çıkacak bir kurtarıcıyı bekliyor sanki. Bekledikçe daha da çıldırıyor ve kurtarıcı sıfatını herhangi birine yapıştıracak kadar kontrolü kaybetmeye meyilli.

Belirsizliğin doğurduğu bu absürtlük, böylesi zengin bir düşünme pratiğine alan açarken Tayfun Pirselimoğlu’na da kurduğu dünyada ya da dünyayla istediği gibi oynayabilme imkânı sağlıyor. Ne yazık ki yönetmen bu oyun alanın çekiciliğinde anlatının iplerini elinden kaçıracak kadar kendini kaybediyor. Kasabada süregiden olayların absürtlük düzeyinin, hâkim olan paranoya hâline paralel olarak yükselmesi bekleniyor doğal olarak. Lâkin bu absürtlükler silsilesinin filmin temelinde yatan kıyametin eşiğinde kontrolünü yitiren dünya fikrine ne ölçüde hizmet ettiği, bir yerden sonra soru işaretleri doğurmaya başlıyor. Çünkü bir yerden sonra gelişmeler, delirme hissini köpürtecek şekilde dikey eksende gerçekleşeceği yerde yatay eksene düşmeye başlıyor. Tam da bu sebepten, filmin absürt komedisi zıvanadan çıkarken oluşan paranoya hâlini seyirciye daha yoğun bir şekilde geçiremiyor; sık sık tekrar hissi doğuruyor. Bu da kasabada yükselen tansiyonun seyirci nezdinde karşılığını bulamamasıyla sonuçlanıyor. Delilik hâlini daha uçarı bir şekilde yükseltmek yerine daha dingin bir tonda vermek elbette ki bir yönetmen tercihi. Ama herhangi bir anlam yaratamayan sahneler, absürtlükle işlevsizlik arasında salınan diyaloglar, Yol Kenarı’nı başlangıçta kurduğu fikir ve atmosferi geliştiremeyen, kendi fikrinin çekiciliğine ve teknik yetkinliğine takılıp kalmış eksik bir film hâline getiriyor.

Filmin Angelopoulos’un da sıklıkla birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Andreas Sinanos imzalı kusursuza yakın siyah-beyaz sinematografisi, Pirselimoğlu’nun ağırbaşlı anlatım tercihiyle iyi bir uyum yakalıyor. Bireylerin ve mekânların adının dâhi olmadığı bu dünya tasviri, tüm şıklığına rağmen renksizlikle de birleşince seyircinin ilişki kurmasının son derece güç olduğu bir hâl alıyor. Tam olarak neye hizmet ettiği belirsiz kimi sahne ve diyalogların iyice gevşettiği anlam dünyasında seyirciye tutunacak güçlü bir dal kalmıyor bir bakıma. Hem fikren hem de görsel olarak şık bir yapı kuran, kara mizah tonuyla zaman zaman keyif veren Yol Kenarı, seyirciyi içine almamakta, denklem dışında tutmakta ısrar ettikçe, kıyametin yanı başında kendiyle başbaşa kalmış bir film olmanın ötesine gidemiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi