Tür sinemasının bir süredir en parlak günlerini yaşamadığı aşikâr. Bazı istisnai filmleri dışarıda bırakacak olursak, tür sinemasının iyiden iyiye bağımsız yapımlarla nefes almak durumunda kaldığını ya yoğun dramatik yapılarla ya da insanlığa dair derinlikli sorular sormaya niyetlenen yaklaşımlarla melezlenmek zorunda kalarak saflığını yitirdiğini söyleyebiliriz. Alex Garland, söz konusu bağımsız damarın güçlü temsilcilerinden 2014 tarihli Ex Machina’nın ardından, ikinci filmi Annihilation’la daha büyük bir projeyle, daha iddialı bir şekilde seyirci karşısına çıkıyor. İlk yönetmenliğinden önce de 28 Days Later ve Dredd gibi kalburüstü tür filmlerinin senaryolarına imza atarak bilimkurgu ve korku sinemasına olan yatkınlığını kanıtlamıştı Garland. Annihilation’da bu iki janrı harmanlayıp, saf bir tür sineması örneği ortaya koyma hedefiyle yola çıkıyor. Jeff Vandermeer’in Türkçeye de çevrilmiş Southern Reach Üçlemesi’nin aynı isimli ilk kitabından uyarlanan Annihilation, ıssız bir sahildeki deniz fenerinin görüntüsünün ardından ekrana gelen sorgu sahnesiyle açılıyor. Bu sahnede Natalie Portman tarafından canlandırılan, filmin ana karakteri Lena’nın radyasyondan etkilenmemek için giyilen koruyucu ekipmanlara benzer kıyafetler içindeki biri tarafından sorgulandığını ve aynı şekilde giyinmiş başka kişilerin bu sorgulamayı bir camın arkasından izlemekte olduğunu görüyoruz. Kişilerin Lena’ya karşı olan tavrının, bilinmeyen bir maddeye karşı alınacak önlemlere taşıdığı benzerlik, Annihilation’ın temel aldığı bilinmezlik temasını, filmin henüz başında seyirciye sunuyor. Lena’nın sorgulama esnasında soruların çoğuna “Bilmiyorum” şeklinde yanıt vermesiyle güçlenen bilinmezlik duygusu, Garland’ın filmde başarıyla kurduğu ürkütücü atmosferin de birincil bileşeni olarak işlevselleşiyor. Bu açılış sekansının ardından zamanda geriye dönerek Lena’yı yakından tanımaya başlıyoruz. Önce başarılı bir biyolog olduğunu, sonrasında da bir yıl önce katıldığı gizli bir görevden dönmeyen ve hayatını kaydettiği varsayılan asker eşinin yasını hâlâ yoğun bir şekilde yaşadığını öğreniyoruz. Lena’nın yatak odasını boyayarak kendini oyaladığı bir hafta sonunda, Oscar Isaac’in hayat verdiği eşi Kane’in bir anda evde belirivermesiyle olay örgüsü yeni bir yola giriyor. Hissizleşmiş, bir tür hafıza kaybından muzdaripmiş gibi görünen Kane’in sağlık durumunun aniden daha da kötüleşmesiyle kendimizi filmin başında gördüğümüz deniz fenerinin yakınına konumlanmış Southern Reach üssünde buluyoruz. Kane’in sağlık durumunun kontrol altına alınmaya çalışıldığı bu tesiste, Lena da eşinin başına gelenler hakkında bilgi sahibi oluyor. Filmin başında kısa bir süreliğine görünen deniz fenerinin etrafında sürekli genişleyen ve “The Shimmer” (parıltı) olarak adlandırılan bir alan olduğu ve oraya giren kimsenin geri dönemediğini Lena ile beraber biz de öğreniyoruz. İçinde bilinmeyen, kendine ait kurallara sahip bir yaşam barındırmasıyla Tarkovski başyapıtı Stalker’ın “Bölge”sini akla getiren bu alana, insanlığın yaşadığı dünyayı tehdit eder hâle gelmesiyle birlikte araştırma amaçlı askeri operasyonlar düzenleniyor. Orduda çavuş olan Kane’in, bu askeri girişimlerden geriye dönen ilk kişi olmasının etkisiyle Lena, hem eşinin yüzleştiği tecrübeyi kendisi de deneyimlemek, hem de bilimsel kaygılarla dört bilim kadınıyla birlikte sıradaki keşif operasyonuna dahil oluyor. Annihilation: Bilinmezin Ortasında Annihilation’ın temelinde yatan bilinmez unsurunun dümeni, söz konusu bölgeden geri dönen kimsenin olmamasıyla sert bir şekilde gerilim ve korku sularına kırılıyor. “Parıltı”dan geriye dönülememesiyle ilgili iki tez var ortada: Ya orada girenleri öldüren bir yaşam formu var, ya da keşif ekibindeki kişiler karşılaştıkları sonucunda aklî dengelerini yitirip birbirlerini öldürüyorlar. Korku unsurunun böylesi bir bilinmezlik durumu üzerine inşa edilmesi, Annihilation’ı ünlü korku yazarı Lovecraft’ın evrenine yaklaştırıyor. Yazarın üslubunu ifade etmek için türetilmiş “Lovecraftiyen” terimi, insan…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Annihilation, son yılların en başarılı bilimkurgu-gerilim filmlerinden biri. Hem tür sineması örnekleri hayranlarının hem de sonuna kadar doyurucu bir seyir zevki deneyimlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken çölde vaha niteliğinde bir film.

Kullanıcı Puanları: 3.65 ( 12 votes)
70

Tür sinemasının bir süredir en parlak günlerini yaşamadığı aşikâr. Bazı istisnai filmleri dışarıda bırakacak olursak, tür sinemasının iyiden iyiye bağımsız yapımlarla nefes almak durumunda kaldığını ya yoğun dramatik yapılarla ya da insanlığa dair derinlikli sorular sormaya niyetlenen yaklaşımlarla melezlenmek zorunda kalarak saflığını yitirdiğini söyleyebiliriz. Alex Garland, söz konusu bağımsız damarın güçlü temsilcilerinden 2014 tarihli Ex Machina’nın ardından, ikinci filmi Annihilation’la daha büyük bir projeyle, daha iddialı bir şekilde seyirci karşısına çıkıyor. İlk yönetmenliğinden önce de 28 Days Later ve Dredd gibi kalburüstü tür filmlerinin senaryolarına imza atarak bilimkurgu ve korku sinemasına olan yatkınlığını kanıtlamıştı Garland. Annihilation’da bu iki janrı harmanlayıp, saf bir tür sineması örneği ortaya koyma hedefiyle yola çıkıyor.

Jeff Vandermeer’in Türkçeye de çevrilmiş Southern Reach Üçlemesi’nin aynı isimli ilk kitabından uyarlanan Annihilation, ıssız bir sahildeki deniz fenerinin görüntüsünün ardından ekrana gelen sorgu sahnesiyle açılıyor. Bu sahnede Natalie Portman tarafından canlandırılan, filmin ana karakteri Lena’nın radyasyondan etkilenmemek için giyilen koruyucu ekipmanlara benzer kıyafetler içindeki biri tarafından sorgulandığını ve aynı şekilde giyinmiş başka kişilerin bu sorgulamayı bir camın arkasından izlemekte olduğunu görüyoruz. Kişilerin Lena’ya karşı olan tavrının, bilinmeyen bir maddeye karşı alınacak önlemlere taşıdığı benzerlik, Annihilation’ın temel aldığı bilinmezlik temasını, filmin henüz başında seyirciye sunuyor. Lena’nın sorgulama esnasında soruların çoğuna “Bilmiyorum” şeklinde yanıt vermesiyle güçlenen bilinmezlik duygusu, Garland’ın filmde başarıyla kurduğu ürkütücü atmosferin de birincil bileşeni olarak işlevselleşiyor.

Bu açılış sekansının ardından zamanda geriye dönerek Lena’yı yakından tanımaya başlıyoruz. Önce başarılı bir biyolog olduğunu, sonrasında da bir yıl önce katıldığı gizli bir görevden dönmeyen ve hayatını kaydettiği varsayılan asker eşinin yasını hâlâ yoğun bir şekilde yaşadığını öğreniyoruz. Lena’nın yatak odasını boyayarak kendini oyaladığı bir hafta sonunda, Oscar Isaac’in hayat verdiği eşi Kane’in bir anda evde belirivermesiyle olay örgüsü yeni bir yola giriyor. Hissizleşmiş, bir tür hafıza kaybından muzdaripmiş gibi görünen Kane’in sağlık durumunun aniden daha da kötüleşmesiyle kendimizi filmin başında gördüğümüz deniz fenerinin yakınına konumlanmış Southern Reach üssünde buluyoruz. Kane’in sağlık durumunun kontrol altına alınmaya çalışıldığı bu tesiste, Lena da eşinin başına gelenler hakkında bilgi sahibi oluyor. Filmin başında kısa bir süreliğine görünen deniz fenerinin etrafında sürekli genişleyen ve “The Shimmer” (parıltı) olarak adlandırılan bir alan olduğu ve oraya giren kimsenin geri dönemediğini Lena ile beraber biz de öğreniyoruz. İçinde bilinmeyen, kendine ait kurallara sahip bir yaşam barındırmasıyla Tarkovski başyapıtı Stalker’ın “Bölge”sini akla getiren bu alana, insanlığın yaşadığı dünyayı tehdit eder hâle gelmesiyle birlikte araştırma amaçlı askeri operasyonlar düzenleniyor. Orduda çavuş olan Kane’in, bu askeri girişimlerden geriye dönen ilk kişi olmasının etkisiyle Lena, hem eşinin yüzleştiği tecrübeyi kendisi de deneyimlemek, hem de bilimsel kaygılarla dört bilim kadınıyla birlikte sıradaki keşif operasyonuna dahil oluyor.

Annihilation: Bilinmezin Ortasında

Annihilation’ın temelinde yatan bilinmez unsurunun dümeni, söz konusu bölgeden geri dönen kimsenin olmamasıyla sert bir şekilde gerilim ve korku sularına kırılıyor. “Parıltı”dan geriye dönülememesiyle ilgili iki tez var ortada: Ya orada girenleri öldüren bir yaşam formu var, ya da keşif ekibindeki kişiler karşılaştıkları sonucunda aklî dengelerini yitirip birbirlerini öldürüyorlar. Korku unsurunun böylesi bir bilinmezlik durumu üzerine inşa edilmesi, Annihilation’ı ünlü korku yazarı Lovecraft’ın evrenine yaklaştırıyor. Yazarın üslubunu ifade etmek için türetilmiş “Lovecraftiyen” terimi, insan zihninin gücünün kavramaya yetmeyeceği, yeni ortaya çıkan ürkütücü bir durumu tanımlar. Bu tanımdan yola çıkarak baktığımızda Annihilation’da korkunun bu yolla üretildiğini görebiliyoruz. Karakterler gizemli bölgeye adımlarını atar atmaz, aşina oldukları her şeyin sıfırdan tanımlandığı, mevcut materyallerle tüm Dünya’nın yeniden, bambaşka bir şekilde dizayn edildiği bir yaşamla karşılaşıyorlar. Bu yeni evrende, yüzleştikleri belirsizlik ve bilinmezlik hâlini karakterlerle doğrudan paylaşan seyirci onlarla özdeşlik kurarken de zorlanmıyor. Filmin kurduğu gerilim yüklü ve çok zengin detaylarla inşa edilmiş yeni atmosferin ne kadar güçlü olduğunu, karakterleri ne kadar az tanıdığımızı düşündüğümüzde daha da iyi görebiliyoruz. Lena dışındaki karakterlerin geçmişine, neden bu göreve katılmayı kabul ettiklerine dair birkaç cümlenin ötesinde bilgi sahibi olmasa da bu deneyimi onlarla paylaştığı için yaşadıkları gerilimi seyirciye de sonuna kadar hissettirebiliyor yönetmen Garland. Hem görsel anlamda hem de fikren incelikle tasarlanmış bu yeni bölgede, atılan her adımın kendisine, adımların sonunda varılacak noktadan daha fazla önem veriyor. Bu yaklaşım, hem anlatının alt metnini zenginleştirme anlamında, hem de anlatının üzerinden şekillendiği, çok farklı okuma kapılarını aralayabilecek deniz feneri imgesinin işlevselleşmesi noktasında kısmen zayıflatıyor Annihilation’ı. Yine de deneyimin kendi çekiciliğini söyleyeceği iddialı sözler yolunda feda edip sıradanlaştıran bilimkurguların aksine, karakterlerin çıktığı bu tekinsiz yolculuk, seyirciye fazlasıyla doyurucu bir seyir keyfi sunarken, akıllara korku ustası John Carpenter’ın The Thing ya da In the Mouth of Madness gibi Lovecraft’a çok şey borçlu klasiklerini getirerek saf tür filmlerini özleyenlerin yüreğine su serpiyor.

 Son yılların öne çıkan bazı bilimkurgu filmlerini hatırlarsak, hem saf tür filmi tanımlamasıyla ifade etmek istediğim şey, hem de Alex Garland’ın Annihilation’da seyirciye sunmak istediği yaklaşım daha netleşebilir. Örneğin, Christopher Nolan, 2014 yapımı Interstellar’da bir aile dramından yola çıkarak insanlığın kurtarılışını bolca bilimsel referansla anlatıyordu. Annihilation’da Garland bunun tam tersi bir yöntem izliyor. Ne Lena’nın atıldığı maceranın motivasyonu koyu bir dramla süslüyor, ne de içine girilen yeni dünyanın bilimsel dinamiklerini uzun uzadıya açıklayıp filmini daha gösterişli kılmak adına seyirciyi biyoloji tezi bombardımanına maruz bırakıyor. Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi Garland’ın filminde yapmak istediği birincil şey, çok güçlü bir dramatik yapı kurmaktan ya da insanlığın gidişatına dair büyük laflar üretmek yerine, karakterlerin çıktığı serüvenin gidişatını ve bilinmezin ürkütücülüğünü öne çıkarıp seyircinin “Parıltı” içindeki yeni dünyanın içine çekilmesini sağlamak. Bu dengeyi başarıyla kuruyor film boyunca yönetmen. Lena’nın geçmişine yapılan kısa ama etkili flashbacklerle karakter hakkında gerektiği kadar bilgi sahibi olurken, kurduğu atmosferin gücü sayesinde “Parıltı” içindeki, kağıt üzerinde fazla yapay görünebilecek sahnelerin perdeye son derece çok güçlü bir şekilde yansıdığına şahitlik ediyoruz. Son dönemin öne çıkan bir başka bilimkurgusu Arrival, dünya dışı bir oluşumun istilasını konu edinmesiyle de Annihilation’a benzer bir noktada duruyor. Fakat, o filmde iletişim temasının öne çıkarılmasıyla, anlatı tür sinemasının normlarından alabildiğine uzaklaşarak felsefi bir bakış inşa etmeye çalışıyordu. Annihilation’da ise, istilacı yaşam formunun tüm özellikleri, merak ve bilinmezlik unsuruyla sunuluyor. Bu tercihler sonucunda ortaya çıkan film, son yılların en başarılı bilimkurgu-gerilim filmlerinden biri. Hem yukarıda andığım tür sineması örnekleri hayranlarının, hem de sonuna kadar doyurucu bir seyir zevki deneyimlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken çölde vaha niteliğinde bir film Annihilation.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi