Yavuz Turgul Sinemasının Âşık Kadın ve Erkekleri başlıklı yazı dizisinin önceki bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.

Turgul’un 2004 yapımı filmi Gönül Yarası, Dünya’nın hikâyesinin bitmesiyle sona erer. Yavuz Turgul, sonraki filmi Av Mevsimi’nde ölen bir karakteri anlatıcı olarak seçer. Ormanlık bölgede kesik bir elin bulunmasıyla cinayet soruşturması başlar. Kesik el, on beş-on altı yaşlarında olan Pamuk’a aittir. Ailesi, zengin iş insanı Battal Çolakzade’nin yanında çalışan Pamuk’un katilinin bulunmaya çalışıldığı genel anlatı, av-avcı ilişkisi üzerine kurulur ve yan anlatılar da bu genel anlatıya eklemlenirken bu ilişki temelinde biçimlenir, anlatı kişilerine de farklı sonlar hazırlar. Soruşturma boyunca verilen ifadeler, varsayımlar ve tahminler, çeşit çeşit hikâyeler oluşturur. Annesi ilk ifadelerinde çoğunlukla susar. “Ölümü hak ede bir hayat yaşadı” diyen babasının ağzından yazılan hikâyede Pamuk, Battal’la evlendirilmiştir; ancak ona sunulan bütün olanaklara rağmen o, uyuşturucu satıcısı sevgilisi Ömer’e kaçmıştır. Kadını kötüleyip erkeği mağdur gösteren klasik, ataerkil hikâyelerden biridir babasının anlattığı. Yavuz Turgul imzalı ilk film Fahriye Abla’da da Fahriye’nin zorla evlendirildiği adam, Pamuk’un babası Müslüm’le benzer bir tümce kurmuştur Fahriye’nin intihar girişiminden sonra. Müslüm, konuştukça Gönül Yarası’nın Halil’inin sesi duyulur adeta. Cinayet soruşturmasında verdiği ifadede Pamuk’u “akıllansın” diye ağabeyleri Abbas ve Vakkas’la birlikte dövdüklerinden bahseder. Yuvası yıkılmasın diye verdiği çabaya kanıt olarak Dünya’nın kemiklerini kırdığını söyleyen Halil’le ne kadar benzerdir zihniyetleri. On beş-on altı yaşındaki Pamuk’un kendisinden en az kırk beş-elli yaş büyük kocası Battal ise yaşamındaki kadınlar üzerinde kurduğu hegemonyayı daha ilk tümcelerinden ele verir. Kendini “boşandığı kadını bile kaderine terk etmeyen, koruyan bir adam” olarak tarif eden Battal, yeni eşi Pamuk’un evi terk etmesinin bedelini ölerek ödediğini söyler. Battal ve Müslüm, ağız birliği ederek Pamuk için “ölümü hak ettiğini, bedelini ödediğini” savundukları bir hikâye yazarlar. Pamuk’un arkadaşı ise Ömer’in ona torbacılık yaptırmak istediğini, bu isteği yerine getirilmeyince Pamuk’un göğsünde sigara söndürdüğünü anlatır. Elbette Ömer her şeyi inkâr eder, Pamuk’un kendisine çok âşık olduğundan söyler. Cinayet soruşturmasında görevlendirilen komiser Ferman, filmin ilk sahnelerinde cinayet masasına yeni gelenlere eğitim verirken arkadaki panoda bazı tümceler dikkat çeker. Bunlardan biri, “İnkâr, yiğidin (!) kalesidir” tümcesidir. İfadeler verilirken Battal’dan Ömer’e bütün erkekler, işledikleri çeşitli suçları inkâr ederlerken “yiğitlik kaleleri”ni de her anlamda canla başla koruma gayretindedirler. Peki, asıl hikâye nedir? Yüzünü geri dönüşlerle çok az görebildiğimiz Pamuk’un sesi, Pamuk’un asıl hikâyesini anlatır. Anlatıda bir “masal anlatıcısı” gibi konumlandırılan Pamuk, yaşamak zorunda kaldığı, çevresindeki erkeklerin şiddetiyle örülü olandan başka ihtimallerin olduğu masallara kaçarak kendine nefes alacağı bir alan yaratır; ancak o alan da ya babası, ya ağabeyleri, ya hayatındaki sevgi boşluğunu doldurmak istediği Ömer tarafından darmadağın edilirken Pamuk, sonunda “Hayalet olurum, kaybolurum” der. Sanki bu sözü, sağlığında onu kendine tutsak eden, bununla da yetinmeyip bedenini parçalayarak hayatına son veren kâtili Battal’ın Pamuk’tan geriye sadece bir kesik el bırakmasına, başka bir deyişle, Pamuk’un bu dünyada neredeyse hiçbir iz bırakmadan yitip gitmesine gönderimde bulunur. Dünyalarının erkek şiddetiyle altüst olmaları açısından Pamuk’la Dünya’nın hikâyeleri, gerçekleri ne çok yerde birbiriyle kesişir. Dünya gibi Pamuk da her şeye rağmen direnmiş, kendine yeni yol açmayı denemiştir ve o da Dünya kadar masumdur. Battal, Müslüm, Vakkas, Abbas ve hatta Ferman’ın yardımcısı İdris, aksini iddia etse bile!

…ve “Biz Gölgesiz Kaldık”

Teşkilata yeni giren, antropoloji mezunu, “çömez” dedikleri Hasan, Pamuk’un fotoğrafını görüp “Ne kadar masum bakıyor” dediğinde İdris, ona “Lan bana bir masum kadın göster, hemen orada bileğimi keseyim” diye çıkışır. Battal’da olduğu gibi İdris’te de söylem, zihniyeti ele verir bir kez daha! Kadına bakışı budur İdris’in, bu kadardır. Çocukluğundan beri tanıdığı Asiye’yle, aileleri engel olunca kaçarak evlenmişler, iki çocukları olmuş ama boşanmışlardır. İdris, Hasan’a neden boşandıklarını anlatırken suçu önce mesleğine yükler. Önceleri, Asiye’yi tek suçlu ilan etmez. Hatta ondan çok çektiğini bile itiraf eder; ancak her şeye rağmen kendi hatalarını tamamıyla kabullenmekten kaçar. Kendi dışındaki nedenlerle evliliğinin bittiğini savunur. Sık sık deliliğinden dem vuran İdris için delilik, hatalarını örtbas etmesi için “sevimli” bir kılıftır. Pamuk’un dedesi, “Eller masal anlatır, her elin bir hikâyesi var” dermiş. Kamera, bir sahnede İdris’in ellerine odaklandığında üstünde kan izleri vardır. Boşanmalarına rağmen Asiye’yle görüşmek için bahaneler üreten İdris, Asiye’nin çalıştığı butikte patronuyla yakınlaştığını görünce patronu döver, üstünde bir de adamın şikayetçi olmasını engellemek için gözünü korkutmak amacıyla kimliğini gösterir. İşte o kan izleri, Asiye’nin patronuna aittir. Asiye’yi sürekli göz hapsinde tutup psikolojik ve duygusal şiddet uygularken kendine rakip olarak gördüğü adamı fiziksel şiddetle sindirmeye çalışır. Asiye’nin patronunu rakip olarak görmüştür; çünkü İdris’in aşktan anladığı, Cumali gibi, Halil gibi, âşık olduğunu iddia ettiği kadının üzerinde egemenlik kurmaktır. Rakibi bu yolla sindirmeyi denerken âşık olduğu Asiye’nin direnci, başkaldırması, sinmemesi, kadın üzerinde mutlak bir egemenlik elde edemeyen İdris’i rahatsız eder. Kızını “Senin dilin pek uzadı. Gittikçe annen olacak o kadına benzemeye başladın” diye azarlarken itaat etmeyen, boyun eğmeyen, onun deyişiyle “dili uzun” olan kadının İdris’i huzursuz ettiğini ve bunun söylemine de yansıdığını görürüz. Karşısında Halil’e ne pahasına olursa olsun kafa tutan Dünya gibi direnç gösteren Asiye vardır. İdris’e yaptıklarının hesabını sormak için çekinmeden kapısına dayanır. “Sen de kuyruk sallama o zaman” diyen İdris’ten cinsiyetçi bir tavır gördüğünde de hiç geri adım atmadan ona sınırlarını aşmaması gerektiğini hatırlatır. Sınırı çizenin Asiye olması, İdris’e gücünü yitirdiğini hissettirir. Bir başka tartışmalarında İdris, erkekliği kadını “himaye” altına almakla betimleyen Battal’a benzer biçimde, “Benim egemenliğimin altına girmezsen sonun Pamuk gibi olur” der özetle. Yavuz Turgul sinemasının âşık erkeklerinden Cumali, Halil ve İdris, sanki aynı sokakta yetişmiş gibidirler. Bu sokak, üzerlerinde tahakküm kuramadıkları kadınları önce dil aracılığıyla şeytanlaştırıp sonra da hak ettiklerini düşündükleri bedelleri ödeten ataerkil zihniyetteki erkeklerin yetiştiği yerdir ve âşık olduklarını sandıkları kadınları “ölesiye” sevdiklerini söylerlerken onların hayatları dahil bütün haklarını ellerinden alma düşüncesi, bu adamların akıllarının ucundadır. İdris, bir gün Asiye’nin kapısına dayanır ve açık açık “Ben buraya seni öldürmeye geldim” der. Asiye, “İyi, öldür o zaman” diye karşılık verdiğinde ikisinin de hesap etmediği bir şey yaşanır ve o gece birlikte olurlar. İdris, bunu ilişkilerini düzeltmeye başladıklarına dair bir işaret kabul eder; ancak Asiye, o gece yaşananları bir anlık zaaf olarak görür. Daha önce Eşkıya’da Emel – Cumali, kadın karaktere kendi hikâyesini anlattığı bir sahne yazılsa da Gönül Yarası’nda Dünya – Halil ilişkisinde, birinde çok, birinde az görülen hata, Asiye ile İdris’in hikâyesinde de karşımıza çıkar ve kadın, yine erkeği suça sürükleyen ya da gelgitleriyle onun dengesini bozan bir “suçlu”ya dönüştürülür. Asiye’yle son konuşmalarından sonra Hasan’la meyhaneye gittiklerinde Hasan, müstakbel kayınpederinin lokantasında müdürlük teklifi aldığı için teşkilattaki işini bırakacağını söyler. İdris ise ona şöyle karşılık verir: “Yine bir kadın, kanına girdi değil mi? Böyledir ağabey, bunlar işte! Güzelavrat otu nedir, bilir misin Hasan’ım? Bir bitkidir. Arsenikle karıştırılıp suya katılınca kokusu olmayan bir zehir hâline dönüşür. Bak, adı ne kadar manidar: Güzelavrat otu. İşte kadınlar budur. Güzeldirler ama zehirleyerek öldürürler. Sana da zehir yavaş yavaş zerk ediliyor. Bünyen hissetmiyor bile.” Hâlâ “Ben bir şey yapmadım. Beni Asiye bu hâle getirdi” düşüncesinde olan bir İdris vardır karşımızda. Oysa İdris’in zaten dengesi hiçbir zaman yoktur ve dengesizlikleri, Asiye’nin hayatını da altüst etmiştir. Hiçbirinin masum olmadığına inandığı, sinsi, zehirli, öldürücü olduğunu savunduğu kadınlardan birine karşı hissettiği şey, sahiden aşk mıdır İdris’in? Arzuladığı şeyle yalnızca Cumali’ye değil, Keje’yi otuz beş yıl evinde tutsak eden Berfo’ya da benzeyen İdris’in hissettiği şey, kadını esaret altında tutmak isteyen marazî bir hâldir. Bir an, o sondan hemen önceki an, aslında neye ihtiyacı olduğunu belli belirsiz anlamaya başlar İdris. Asiye’yle aralarındaki bütün köprülerin yıkıldığını anladığında ölümü göze alarak Battal’ın evine gizlice girer. O son anda az da olsa fark ettiği şeyi de Battal’a anlatır. İdris, Asiye’yi öyle bir hâle getirmiştir ki Asiye, İdris’in yüzüne bile bakmak istemez, baktığındaysa onu görmez. İdris, onu kendinden bu denli soğutmuştur, onun gözünde bitmiştir. İdris’i hayatından vazgeçirecek duruma getiren de bu bitiş, bu görünmez hâle geliştir. Bu, aynı zamanda Asiye üzerindeki gücünü kaybettiğinin de göstergesidir ama bir yandan da Asiye’nin ona karşı hiçbir duygusunun kalmaması, onun dengelerini böyle bozduysa İdris’in kendine bile itiraf edemediği, bütün güç ilişkilerinden uzak bir sevgi beklentisi olduğunu gösterir. Aşk, kadını tahakküm altına almayı dert edinen erkekliğin altında önce gizlenip sonra heba olur. İdris, güç telaşına düşerek Asiye’yle sürekli çatışmalara neden olan yollarda her şeyi kaybetmek yerine önce kendiyle çarpışarak dengesini sağladığında Asiye’ye bir adım atsa belki ikisi için de başka bir hikâye yazılabilecektir ama İdris’in seçimleri aşka dair bütün ihtimalleri ortadan kaldırır. Av Mevsimi’nde aşktan söz edeceksek, anlatıda çok yer almayan ama dikkatli izleyicinin gözden kaçırmayacağı bir aşkı, Müzeyyen’in Ferman’a olan aşkını hatırlayabiliriz. Ferman’ın böbrek hastası olan karısı Müzeyyen, ölümünden sonra Ferman’ın hayatını kolaylaştırmak için yapacaklarının listesini çıkarır. İdris’in Asiye’ye karşı hissettiği şey, eril tahakkümün bir varyasyonuyken ve ölüm, bu hissin sürekli etrafındayken Müzeyyen’in Ferman’a karşı hissettiği şey, çok nahif ama hakiki bir aşktır. “Ya benimsin ya kara toprağın” zihniyetine sahip olan İdris’in aksine “Ben ölürsem Ferman hayatını nasıl sürdürür”ün telaşına düşen Müzeyyen’in sesini duymak, ancak İdris’in her seferinde hiddetle yükselen sesini kısıp başka yan hikâyelerdeki kişileri dinlemekle mümkündür. Filmin sonunda hikâyelerin bittiğini Pamuk, şöyle anlatır: “İyilik de bitti, kötülük de. Aşk da bitti, nefret de. Ne güzellik kaldı, ne çirkinlik… Yaramız artık kanamıyor… Biz beyazlara büründük. Biz gölgesiz kaldık”. Lale Kabadayı, “Av Mevsimi Filminin Felsefesi: ‘İnsan İnsanın Kurdurur’” başlıklı makalesinde filmin felsefesini Hobbes üzerinden çözümler. Hobbes, insanın sürekli birbirini kemirip yok etmesine dikkat çeker. Yavuz Turgul da gölge ve iz metaforları temelinde Hasan Ali Toptaş’a gönderimde bulunan bu sonla, anlatı boyunca karşımıza çıkan çatışmalardan, güç telaşlarından, bir başkasının hayatını kolayca altüst edebilen, birbirini kemiren insanların hikâyesinden kaldıysa bir gölge, bu gölgenin ya da izlerin ne olduğunu sordurmak ister izleyiciye adeta!

Yeni Hayat ve Aşkın Şavkıdığı Dünyaya Talip Bir Adam

Yavuz Turgul, 2017’de önceki birçok filminden ayrı yerde duran bir hikâye anlatmayı seçer. Yol Ayrımı, gerek biçemi gerek ele aldığı konuyla, hatta karakter temsilleriyle, sanki Yavuz Turgul sinemasında yeni bir dönemin habercisidir. Hayatını şirketine adayan ve yalnızca daha çok kazanma odaklı yaşayan Mazhar, en yakınlarına bile oldukça acımasızdır. İnsanların hayatlarını hiç tereddüt etmeden harcar. Ailesiyle iletişimi asgari seviyededir. Paylaştıkları tek şey, belki de hırslarıdır ama bu hırs, onların da aralarında çatışmalara, rekabete neden olur. Annesi, Firdevs Hanım, eşi Vakkas Kozanlı zamanında da şirkette söz sahibi olmuş ve hiçbir zaman arka planda kalmamıştır. Eşinden sonra oğlu şirketin başına geçtiğinde de şirketin gizli patronu hâlâ odur. Mazhar, Forster’ın Roman Sanatı’nda roman kahramanlarını tasnif ederken saptadığı “yuvarlak” kişilere bir örnektir. Forster, yuvarlak kişilerin olay ve durumlar karşısında beklenmedik tepkiler verebildiğini, deneyimlerinin onun değişmesine neden olduğunu belirtir. Bu değişimden önce Mazhar’a “Sanıyor musun ki böyle bin bir rezillikle ele geçirdiğin bir yer sana yâr olacak? Tam tersine sonun olacak!” diye hatırlatır biri ve bu konuşmanın ardından, insanların hayatlarını makas ata ata altüst eden Mazhar’ın bu acımasız süratini makas atarak giden bir araç keser. Geçirdiği trafik kazasından sonra söz konusu değişim başlar. Önceki hayatında ne kadar önemsiz olan bir sürü şeyi, mesela mevsim dönümlerinde ışığın eve yansımasını fark eder Mazhar. Hırstan, sahip olduğu gücü korumak adına insanların hayatlarında hasarlar bırakmaktan uzak bir hayat düşüncesi belirir. İlk defa insanî ilişkiler kurmayı dener. İşten attığı birinin mahallesine gider. Bıraktığı hasarların ne kertede olduğunu görmesi için attığı ilk adımdır bu. İlk adım, hatalarını telafi etmek için atacağı adımları da beraberinde getirir. Şirkette sahip olduğu yüzde altmış hissesini şirketin çalışanlarına eşit olarak pay etmeye karar verir. Çalışanlar aynı zamanda hissedar olacaktır. Mal varlığını da işçilerin ve beyaz yakalıların yararlanacağı bir vakfa devretmek ister. Mazhar’ın yeni hayatında aldığı kararlar, ailesinin büyük tepkisine yol açar. Önce şirketin gizli patronu Firdevs Hanım, hemen Mazhar’a had bildirir. Sonra, karısı ve çocukları, kendi çıkarlarının peşine düşerler. Kazadan önceki hayatında onca güç savaşının, hırsın arsında kaybolduğunu bile fark etmedikleri şeyler vardır. Mazhar, karısı Belgin’le konuşurken bunlardan birini fark eder. Evi de terk edip kendine tamamen yeni bir hayat kurmak isteyen Mazhar’a Belgin, “Birine âşık mı oldun?” diye sorduğunda Mazhar, “Aşk mı? Ben nasıl âşık olunur, bilmem ki” diye yanıtlar. Mazhar’la Belgin’in hayatlarının geri kalanında korumak isteyecekleri bir aşk hikâyeleri bile yoktur. Mazhar’ın deyişiyle onlar, ailelerinin projeleridir. “Babam babanı kumar borçlarından kurtardı. Sayın pederin de servetimize servet katmamız için bütün devlet olanaklarını seferber etti. İşte biz bu ilişkinin ürünüyüz” diye hatırlatır bu gerçeği. Yeni bir sayfa açmak için çok geç kalmasının da kendi kusuru olduğunu kabul eder. Belgin’in derdi ise farklıdır. Etrafın ne diyeceğinden endişelenir. Yıllarca etrafa izlettirdikleri sahte bir tabloyu daha uzun yıllar izlettirmekten rahatsız değildir. Onu öfkelendiren bir başka nedense Mazhar’ın mirasını ailesine bırakmayacak olmasıdır. Mazhar’daki bu keskin dönüşümü şaşkınlıkla karşılarlar; çünkü onlar da yıllar içinde Mazhar gibi olmuşlardır. Kızı Defne, “Miras hakkımızdan vazgeçmeyiz. Neden mi? Baba, kendimi bildim bileli seni mutlu etmeye çalıştım. Buna karşılık sevginin kırıntısını ne bana ne ağabeyime ne anneme verdin. Bir gün bile yüzün gülmedi… Her şeyi annemin sırtına yıkıp işin peşinden gittin… Hepimizi kendine benzettin. Eğer tersi olsaydı gerçek bir baba olabilseydin belki bugün ben de senin yanında olabilirdim ama hiç kusura bakma sen bizim için sadece gücü ve parayı temsil ediyorsun ve bu nedenle haklarımızdan asla vazgeçmeyi düşünmüyoruz” diyerek babasına rest çeker. Oğlu Barlas ise alkol sorunundaki payını Mazhar’a hatırlatır. Hatalarıyla yüzleşmekten, bunu dile getirmekten çekinmez Mazhar. Ailesini de kendi gibi bir robota çevirdiğinin farkındadır ve bu benzeyiş, şimdi önüne bir engel olarak çıkar. Mazhar, ortaokuldan sıra arkadaşı Altan’ın evine giderek başladığı yeni hayatında bir düzen sağlamaya çalışırken Firdevs Hanım, somut olarak tüm yetkiyi alır ve organizasyona başlar. Mazhar kararlarından vazgeçmezse servetine tedbir konacak, yönetimden el çektirilecektir.

kaygan biçimlere tutuldum
biçim kaygım en kırık yanımdı
AŞKı sesten olmuş bir gölgeye yükledim.[1]

Firdevs Hanım, aldığı kararları uygular. Mazhar’ın parasını kullanması bile şirket çalışanlarından Besim’in iznine bağlıdır. Bütün bunlar, Mazhar’a geri adım attırmaz ama Besim’le çocukluk fotoğraflarına bakarlarken bu noktaya nasıl geldiklerini sorar ve sorusunu kendi, “Mal, mülk, kazanma hırsı bütün masumiyetimizi yok etti” diyerek yanıtlar. Hırstan, hesap kitaplardan, daha fazla kazanmak uğruna başkalarının hayatlarını hiç saymaktan ne çok şey yok olmuştur. Evden ayrıldığında sığındığı Altan’ı neredeyse on yıldır ziyaret etmemiştir. Bu yüzden ilk çaldığında suratına kapanan kapı, ikincisinde açılır. Birbirlerinden çok farklıdırlar. Mazhar’ın önceki hayatından olan insanlarla uzaktan yakından alakası yoktur Altan’ın. Mazhar’ın geldiği gece, evde olan arkadaşına aralarındaki farkı şöyle anlatır: “O karıncadır, ben ağustos böceği. O paraları istifler, ben aşklarımı biriktiririm. O pazarları da çalışır, ben sevgilimin kulağına aşk şiirleri okurum. O buzdan yapılmıştır, ben ateşten. O başarıya koşar, ben yârin dudağına. Onun tutkusu binlerce insanı yönetmektir. Benimki dünyanın en güzel şarabını aramak. Onun bedeni soğuktur. Benimki sıcak sıcak. Onun derdi rakamlarla, benimki şiirle.” Bu karşılaştırma, yalnızca aralarındaki farkı değil, Mazhar’ın ıskaladığı hayatı da ortaya koyar. Altan’ın sahnelerinin başlamasıyla Yavuz Turgul’un Tolstoy’dan Frost’a, Gülten Akın’dan Hasan Ali Toptaş’a birçok şair ve yazarın metinleriyle diyalog kurduğu ve aynı zamanda aşkın da olduğu bir dünyayı izlemeye koyuluruz. Altan, Mazhar’ın kendindeki hissettiği ama anlamlandıramadığı değişimin kaynağını da gösterir, nelerin değerli, nelerin değersiz olduğunu da. Önceki filmlerde aşkı Altan gibi yaşayan bir erkek kahraman yoktur Yavuz Turgul’un. “Bize hayatın anlamsızlığını unutturan tek şey aşktır” diyecek kadar aşkı hayatının merkezine almıştır Altan. Tutkuludur, aşkı pervasızca yaşamaktan yanadır ama yaşadığı ve yaşattığı, yıpratıcı, yok edici bir hâl değildir. Okuduğu Gülten Akın şiirindeki gibi aşkın mekânsızlığının, kabına sığmazlığının farkındadır ve ne kendini ve âşık olduğu kadını bir yere hapseder. Şairin deyişiyle Altan, “AŞKın şavkıdığı dünya”ya taliptir sadece. Eşkıya’da erkeklik ve şiddet, babasından Cumali’ye bir miras gibi geçmişti, oysa Altan, annesini mutsuz eden babasının yaptığı hataları başka kadınlara yapmamak için evlenmez ve böylece “baba mirası”nı da reddeder. Altan’ın farkındalıkları, Mazhar’a da yol gösterir. Mazhar, kalbine dönüp bakmayı da Altan sayesinde hatırlar, ailesinin verdiği gözdağına karşı hangi yolu seçeceğine de yine onun sayesinde karar verir. “Daha az geçilmiş yoldan geçmek” için Altan’dan cesaret de alır. Altan’ın evi, Mazhar’ın elinden kaçırdığı her şeyi kazanabilme cesaretini bulduğu yerdir. Mazhar, Kozanlı olmanın verdiği ve yıllarca taşıdığı yükten bu yeni hayatında kurtulmayı başarır. Âşık olmak, babasının çocukken kırdığı bisiklete binmek, kahkaha atmak, birini arzulamak ister. Birileri için endişelenmekten, kısacası robot olmaktan kurtulup insan olabilmekten mutludur Mazhar. Son anda Altan, onun yanında olamasa da Mazhar, artık daha az geçilen yolda inatla yürümeyi sürdürecek cürete sahiptir. Hikâye tamamlanırken çıkar değil, sevgi üzerinden bağ kurduğu iki kişiyle özgürce yoluna devam eder. Artık belki de Mazhar’ın aşk için bile bir şansı vardır!

Mutsuz Âşıkların Sinemasal Tarihi

Dönüyoruz bu yazı dizisin en başına! Yavuz Turgul, 1984’ten bu yana “Mutlu aşk yoktur” diyen Aragon’u, “Mutlu Aşk’ın yazılı tarihi yoktur” diyen Rougemont’u ve “Aşk, kişiye varoluşunun uçlarını anımsatır ve ölüm güdüsünü devreye sokar” diyen Batur’u haklı çıkaracak birçok aşk hikâyesi anlatır sekiz filminde. Yavuz Turgul sineması, mutsuz âşıkların sinemasal tarihidir. Fahriye Abla’da hem çevre hem çevreye çıkarları için uyum sağlayan Mustafa nedeniyle aşkı Batur’un sözünü ettiği uçlarda yaşamak zorunda kalan Fahriye, aşkı korkuyla yaşayan Muhsin Bey, aşkı yaşamayı bile becerememiş aşk filmlerinin yönetmeni Haşmet, kaybeden ve mutsuz kahramanlardır. Gölge Oyunu’nda ise aşkı bambaşka bir çehrede anlatarak insanı olgunluğa eriştirecek bir değer olarak alan Yavuz Turgul, Eşkıya, Gönül Yarası ve Av Mevsimi’nde Cumali, Berfo, Halil ve İdris üzerinden aşkın ya da bu karakterlerin aşk sandıkları duygunun en marazî hâlini anlatır. Bu karakterlerin hiddetinin karşısına da Baran’la Keje’nin destansı aşkını, Dünya’nın aldığı onca yaradan sonra şefkati bulduğu Nâzım’a hissettiği masum ve nahif aşkı koyar. Yol Ayrımı’nda ise ilk defa önceki kuşaktan ya da ataerkil toplumdan miras kalan erkekliği ve bunun getirdiği “hiddetli aşk”ı reddederek aşkı yaşayan ve hayatının merkezine koyan bir erkek karakter vardır Yavuz Turgul sinemasında. Hırsları uğruna hayatını harcayan Mazhar’ın karşısına karşıtlıklarıyla çıkarılan Altan, sanki Cumali, Halil ve İdris’in yaşadığı şeyin aşk değil, marazî bir hâl olduğunu göstermek için karşımıza çıkar ve yönetmenin sinemasında ayrı bir yerde durur. Aşkı ölmekten, öldürmekten, esaret altına almaktan, hasarlar bırakmaktan uzak bir yerden yaşama ihtimalinin de hatırlatır.

Kaynakça

Akın, G. (2013). Beni Sorarsan. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.

Batur, E. (2011). “Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha”. Cogito: Aşk. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.

Kabadayı, L. (2016). “Av Mevsimi Filminin Felsefesi: ‘İnsan İnsanın Kurdudur’”. Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler 12. Deniz Bayrakdar (Yay. Haz.). Bağlam Yayıncılık: İstanbul.

[1] Gülten Akın, “Ses-Gölge”, Beni Sorarsan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, s. 59, 60.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information