Yavuz Turgul Sinemasının Âşık Kadın ve Erkekleri başlıklı yazı dizisinin ilk üç bölümününe buradan ulaşabilirsiniz.

Yavuz Turgul, Eşkıya’da otuz beş yıl bedel ödeyen Baran’la kendi sesini unutan Keje’nin destansı, Berfo’nun ve Emel’e karşı sözde sevgisini “Gebereceğim lan bu sevgiden” diyerek anlatan Cumali’nin marazî aşkından sonra Gönül Yarası’nda (2004) yine patolojik bir erkekliğin şiddetiyle aşkın çakıştığı yerde aşkın var olup olamayacağını sorgulatan bir dünya kurar. Filmde temel karakterlerden yan karakterlere her birinin kendine kurduğu dünya da bu genel anlatı izlencesinde birbirinin yolunu değiştirir, bazen çıkmaza sokar, karşı tarafın bedeller ödemesine neden olur. Hikâye, temel karakterlerin İstanbul’a yolculuğuyla başlar. Her birinin yola çıkma nedeni farklıdır. Emekli olan ilkokul öğretmeni Nâzım, memleketine döner ama İstanbul’a en son on beş yıl önce, torunu doğduğunda gelmiştir. Önceki Yavuz Turgul fimleri Muhsin Bey ve Eşkıya’da olduğu gibi yine değerlerini ne pahasına olursa olsun savunan ve yeni düzene, yeninin değerlerine uyum sağlayamayan bir karakter vardır Gönül Yarası’nda. Nâzım, hayatını öğrencilerine adarken özelinde birçok şeyi ıskaladığının, görmezden geldiğinin ve bu yüzden en yakınlarının hayatlarında tedavisi pek mümkün olmayan yaralar bıraktığının farkında değildir. İstanbul, başka gerçeklerin dışında bu gerçekle de yüzleşmesine neden olacaktır. Öğretmenlik hayatı boyunca tanıklıkları, emekli olduğunda “Artık hayata dair öğrenecek bir şeyim kalmadı.” demesine neden olurken kapandığını sandığı defterler kapanmamış, yapılması gereken bir hayli alacak verecek muhasebesi kalmış, dahası İstanbul’da tanışıp bir anda parçası olacağı bir dünyayla hayata dair öğrenecek çok şeyin, yeni yenilgilerin, çaresizliklerin olduğunu görmüştür hikâye tamamlandığında. Emekli maaşı bağlanana kadar arkadaşı Takoz’un taksisinde şoförlük yaparken bir gün taksisine Dünya’nın binmesiyle Dünya, Nâzım ve Halil’in hikâyeleri, artık tek bir çizgide ilerlemeye başlar. Dünya, evliliği boyunca şiddetine maruz kaldığı için boşandığı eşi Halil’den kendini ve kızı Melek’i korumak için İstanbul’dadır. Halil de memleketi Gaziantep’ten İstanbul’a onları bulmak için yola çıkmıştır. Melek’i Dünya’nın elinden almak için geldiğini iddia etse de aslında derdi, Dünya’yla aralarında bitmiş her şeyi yeniden başlatmaktır. Peki, Dünya’yla Halil’in hikâyesi, varsa bir aşk, nasıl başlamıştır?

Dünya, on üç yaşına iki adamın tecavüzüne uğradığında “namuslarının” derdine düşen ailesi, önce Dünya’yı öldürmeyi dener, başaramayınca sokağa atarlar. Önceki bölümlerde Yavuz Turgul sinemasındaki başka kadın kahramanlar için yapılan saptama, Dünya’nın ayakta kalma mücadelesini de açıklayabilir niteliktedir. Evet, Dünya da bütün ahlak ölçütlerinin, normların erkeğin lehine erkekler tarafından belirlendiği bir düzende var olmaya çalışmaktadır. Çocuk yaştayken dünyayı, ataerkinin arka çıkmasıyla hiçbir ceza almayacağını bilen iki adamın cinsel şiddeti ve sonrasında ataerkil düzenin normlarına göre cezanın uygulayacağı kişiyi seçen ailesinin fiziksel şiddetiyle tanıyan Dünya’nın hikâyesi, Nâzım’ın bütün ezberlerini, savunduklarını, ideal olanın gerçekleşeceğine dair hayallerini tepetaklak eder. Dünya’yla karşılaşıp bu hikâyeyi dinleyecek birçok insanın verebileceği son derece yüzeysel öğütleri, Nâzım da sıralar. Oysa ideallerle on üç yaşından itibaren şiddetin türlü yüzlerini gören Dünya’nın gerçekleri uyuşmaz. Verilen öğütlerin hiçbiri çözüm olmaz. Dünya’nın yaşadıkları, onun ayaklarını yere ne kadar daha sağlam basmasına neden olduysa Nâzım’ın ezberlerinin zemini bir o kadar kaygandır. Ailesi evden kovduktan sonra pavyonda türkü söyleyerek geçimini sağlayan Dünya, karşısına Halil çıktığında hayatında o zamana kadar açılmış yaraları iyileştirecek birini tanıdığını sanır. Halil’in onda hem fiziksel hem ruhsal, çok daha derin yaralar açacağını en başta bilemez. Kendi yaşayamadıklarını Melek’in yaşamasını isterken onun için kurduğu dünyanın betimlemesi, Dünya’nın canının ne kadar yandığının göstergesidir. Bütün erkekler, Melek’e hayran olsa ve onun tarafından “seçilmek” istese de Melek’in hiçbirine yüz vermemesini hayal ederken Nâzım’ın hiçbir somut deneyime dayanmayan öğütlerinin tersine, kendi yaşadıklarından sonra şu öğüdü verir Melek’e: “Sakın yakışıklılığa falan kanma. Yakışıklılık geçicidir, güzellik geçicidir. Seni şöyle seviyorum, böyle tapıyorum lafları, laftır! Önemli olan, şefkattir, merhamettir. Bence erkekte yiğitlik budur ama çok geç anladım. Sen sakın geç kalma.” Dünya, Halil’i kendini “pavyondan kurtaran kahraman” olarak değil, yaralarını iyileştirecek biri olarak görmüş ve ona âşık olmuştur. Dünya’nın Halil’e karşı yolun başında hissettiği şey, hesapsız kitapsız bir aşktır ve Dünya’nın ölümüne kadar kaybetmediği masumiyeti, bu aşkı da bir yere kadar yaşatmıştır; fakat Halil’in şiddeti, her şeyi olduğu gibi aşkı da tuzla buz ettiğinde geriye Dünya için tek yol, Halil’den yakasını kurtararak kendine ve kızına yeni bir hayat kurmak kalır. Buna gücü yeter; ancak onun dışında gelişen olaylar ve değiştirmeye gücünün yetmediği durumlar, bu hayatın uzun sürmemesine neden olur.

Masalın Sonunda Dünya, Ölüme Aşkını Anlatırken.[1]

Halil, İstanbul’da çalıştığı pavyonda Dünya’nın yeniden karşısına çıkar. Onu ve Melek’i alarak memleketine dönmek isteyen Halil’in tartışırlarken attığı tokat, Dünya’nın yaralanmasına neden olur. Bu olayın tanıklarından biri Nâzım’dır. Sorumluluklarının her daim bilincinde olan “idealist öğretmen” Nâzım, Dünya’yı hemen hastaneye götürür; ancak Dünya, ondan Halil’in Melek’i kaçırmaması için yardım istediğinde “Benim elimden ne gelir ki kızım? Bu sizin aile meseleniz.” diyerek daha baştan Dünya’nın elini gerçekten tutmaktan korktuğunu gösterir. Oysa Dünya, o an Nâzım’dan sadece çalıştığı pavyonun sahibiyle konuşup hastaneden çıkana kadar Melek’e sahip çıkmasını söylemesini ister. Bu ricası bile Nâzım’ı tedirgin eder. Hem ezberleri, sorumluluklarında ve birine yardım ederken bile cetvelle çizilip kesilmiş sınırları hem de çevresinin yavaş yavaş ona Dünya’yla aralarında duygusal bir bağın olmaması “gerektiğini” hatırlatmaya başlaması, Nâzım’ın hep ürkek davranmasına yol açar. Dünya için ise Nâzım, Melek’e verdiği öğütte dile getirdiği asıl ihtiyacını, yani şefkati ve merhameti bulduğu insandır. Yıllar önce Halil’le tanıştıklarında da aslında buna ihtiyacı vardır ama o, bu ihtiyacını Nâzım’la tanıştığı günlerde, Halil’in yok ettiği aşktan geriye kalanlarla hesaplaşırken fark eder. Nâzım’ın muntazam olduğunu sandığı sistemin dayattıklarına karşı Dünya’nın bulduğu şefkati ve merhameti hayatı boyunca koruyacağına dair az da olsa umudu vardır. Onca fiziksel ve ruhsal yaradan sonra Nâzım’ın yanındayken gülebildiğini görürüz Dünya’nın. Hâlâ onun için bir ihtimal vardır! Dünya, Halil’le yaşadığından çok başka bir duyguyu Nâzım’a karşı hissederken bir yandan Halil’in Melek’i kaçırmaya kalkışması ve devam eden tahakkümü, bir yandan da Nâzım’ın çevresinin Dünya’ya “olur”ları, “olmaz”ları hatırlatması, hatta bunu Nâzım’ın oğlu Mehmet gibi nobran bir tavırla yapması, Dünya’yı zamanla pes etmeye sürükler. Direnmek için bulduğu gücü yitirdiği an, ilk vazgeçişidir ve bu vazgeçiş, Nâzım’ın ona “münasip” olanı söylemesi sayesinde olur. Halil’in Nâzım’a Dünya’yı çok sevdiğine ve bir daha ona şiddet uygulamayacağına dair kurduğu büyük tümcelere Nâzım da inanmaz ama yine kurallar, ona ikna olması gerektiğini söyler. Sonunda karar vermesi gerektiği anda Dünya, Nâzım’a “Ne yapmalıyım sence?” diye sorar. Almak istediği yanıt nettir. Nâzım’ın “Benimle kal” demesini bekler; fakat Nâzım’ın korkuları galip gelir. Dünya’nın önünde iki yol vardır: Ya pavyona gidecek ya Halil’e dönecek. Dünya’nın “Bir üçüncü yol yok mudur?” sorusuna yanıt verecek cesareti yoktur Nâzım’ın. Dünya, Melek ve Halil’le memleketine dönerken Nâzım’ın eline türkü barda, doğum gününde Nâzım’ın ona hediye ettiği karanfili koyar. Filmin önemli sembollerinden biri olan karanfil, birçok anlatıda olduğu gibi, aşkla beraber kırgınlığı, ayrılığı ve sonunda ölümü simgeler. Sanki, Dünya’nın yaşadıklarının toplamıdır ve onu Nâzım’ın eline bıraktığında Dünya, hayatı boyunca aldığı yaraların sonuncusu olan bu “gönül yarası”nı da diğerleriyle beraber Nâzım’ın avucuna bırakır. “Sen böyle korkak olmasan herkes için başka bir ihtimal vardı.” demenin kırık ve zarif bir yoludur bu. Nitekim, Halil verdiği onca söze rağmen yine değişmez. Sorunsuz geçen birkaç günün ardından içmeye ve Dünya’yı dövmeye başlar. Bununla da kalmaz. İşe gittiğinde bile telefonla saat başı Dünya’nın evde olup olmadığını denetleyerek onu yine kendine tutsak etmek için uğraşır. Dünya, Nâzım’ın neden olduğu hayal kırıklığına rağmen yine de ondan yardım ister ve Melek’le beraber kaçıp otogara gider. Nâzım’ın da ilk defa Dünya ve Melek’le bir hayat kurmak için cesareti olur ama hâlâ ters düşmeye korktuğu şeyler vardır. Dünya, “Halil’inki aşk değil” der ve bu, son kertede haklı bir saptamadır. Oysa Nâzım, “Aşkın ne kadar çok yüzü var” diyerek son anda bile Dünya’yla Halil’in arasına tam anlamıyla girmekten çekinir. Halil, otogara gelip onları bulduğunda sözünü tutmayıp şiddet uyguladığı için ona çıkışsa da son kez konuşmalarına engel olmayarak son ve en büyük hatasını yapar Nâzım. Buna karşı bu kadar çok deneyim, Dünya’ya aşkın ne olduğunu ve olmadığını öğretmiştir. Yaşadığı dünyada kimlere arka çıkıldığını, işledikleri suçlara göz yumulduğunu ve kimlerin görmezden gelindiğini de! Bunlar, sanki onu daha da korkusuzlaştırır ve Nâzım’ın asla dile getiremeyeceği, gözlerini hep kaçırarak görmezden gelmeye çalıştığı duygularının karşılığını Dünya, ölmeden önce Nâzım’ın gözlerinin içine gülümseyerek bakarken söylediği türküyle verir. Halil’in bunu fark etmesiyle Dünya için bütün ihtimaller biter.

Dünya ve Halil’in Hikâyesinde Sevda, Ne Yana Düşer?[2]

Halil’in Dünya üzerinde kurduğu tahakküm de Eşkıya’da Berfo’nun Keje’ye yaptığının Cumali’nin ise Emel’in üstünde kurmaya niyetlendiği egemenliğin başka bir biçimidir. Yavuz Turgul sinemasının patolojik erkek kahramanlarından Cumali, Berfo, Halil ve daha sonra İdris, erkekliklerini şiddet ve tahakküm temelinde inşa ederlerken yok ettikleri aşk çevresinde birleşir. Dördünün de aşk sandıkları şey, hemen hemen aynıdır. Halil, Nâzım’ın oturduğu mahalledeki kahveye giderek Melek’i kaçırmaya çalıştığı gün yaşananlara tanık olanlara kendini haklı çıkartmaya çabalayan bir hikâye anlatır. Halil’in yazdığı hikâyede o, “pavyona düşmüş kadını kurtaran kahraman erkek”tir. Cumali’den de duyduğumuza benzer bir söz çıkar Halil’in ağzından. O, Dünya’yı pavyondan “kurtarmış” ve üstüne bir de resmî nikah kıyıp “evinin kadını” yapmıştır. Halil’e göre sunduğu bu koşullardan Dünya’nın şikayetçi olması için hiçbir neden yoktur ama Dünya, bir süre sonra gitmek istemiştir. Halil, öncesinde gece gündüz şiddet uyguladığını söylemez. Ona göre Dünya, tekrar eski hayatına dönmek istemiştir. Bunu uyguladığı şiddeti meşrulaştıracak bir neden olarak öne süren Halil, “Ne yapsam kâr etmedi. Ben bunun kemiklerini kırdım, biliyor musun? Bana mısın demedi” diyerek uyguladığı şiddeti, evliliğini kurtarmak için harcadığı çabanın bir göstergesi olarak sunar adeta; fakat ardından söylediği şu söz, hegemonik erkekliğin şiddetle ilişkisini bir kez daha ele verir: “Hangi erkek karısının onun bunun karşısında türkü söylemesini, masasına oturmasını kaldırır eğer kodoş değilse?”. Anlattığı hikâyede kadını, erkeği suça sürükleyen kişi olarak konumlandırır ve sonunda amacına da ulaşır. Kahvedekiler, olan biteni Halil’den dinleyince ona hak verir duruma gelirler. Erkeği temize çekip kadını şeytanlaştırmaya her daim hazır olan ataerkil düşünce, Dünya’nın neler yaşadığını aklına getirmez olmuştur. Halil’in yanında saf tutmaya zaten meyillidir. Kadınların başlarına ne “belalar” açtıklarını birbirlerine anlatmaya koyulurlar. Eşkıya’da Emel için “Böyle bir dünyada o çamura değmeden geçip gitme olanağı ne kadardır?” diye sorarken Dünya için de “Böyle bir dünyada Dünya’nın önce hayatta kalma, sonra mutlu olma şansı ne kadardır?” diye sormak gerekir. Nâzım, emekli olurken özellikle kız öğrencilerine ne pahasına olursa olsun eğitimlerine devam etmeleri gerektiğini söyler. Hatta bu haklarını ellerinden almaya kalkan olursa buna isyan edip her şeyi göze almalıdırlar. Nâzım, “Size ‘Bizim kaderimiz budur. Yapacak başka bir şey yoktur’ diyenlere inanmayın” der; ancak “Artık hayattan öğreneceğim bir şey kalmadı” dediğinde karşılaştığı insanın hayatında oldukça etkili bir konumdayken kendi, öğrencilerine verdiği öğütlere uyup Dünya’nın yaşadıklarına somut olarak başkaldırıp vaktinde birlikte yeni bir hayat kurmak için cesur bir adım atabilmiş midir? Nâzım’ın Dünya’nın gerçeğiyle ters düşen soyut idealleri, kaygıları, Halil’in aşk sandığı tahakküm, Dünya’nın Melek kaçırıldığında başına gelenleri anlatıp “Halil’i kimse engellemeyecek mi?” sorusuna aldığı yanıt, hep beraber, Dünya’nın hikâyesinin sonunu hazırlamışlardır.

Yavuz Turgul Sinemasının Âşık Kadın ve Erkekleri yazı dizisi devam edecek.

Notlar:

[1] Sözlerini küçük İskender’in yazdığı “Yara” adlı şarkıda geçen bir söze gönderimde bulunulmuştur.

[2] Refik Durbaş’ın “Çırak Aranıyor” şiirine gönderimde bulunulmuştur.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information