Yavuz Turgul Sinemasının Âşık Kadın ve Erkekleri yazı dizisinin ilk bölümününe buradan ulaşabilirsiniz.

Aşk Filmlerinin Aşkı Becerememiş Yönetmeni

1990 yılına geldiğimizde önceki filminde değişen değerleri, beğeni ölçütünü, yozlaşmayı müzik üzerinden veren Yavuz Turgul, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nde bu defa kendi disiplinini, sinemayı sorunsallaştırır. Temel anlatı kişisi, Muhsin Kanadıkırık gibi yanlış yaptığında bile bedel ödemeyi göze alabilen, savunduğu değerlerin de ne pahasına olursa olsun arkasında duran bir adam değildir. Yıllarca melodramlar çeken, son dönemdeyse zamanın revaçta olan türkücü / arabesk şarkıcıların filmlerinin yönetmeni olan Haşmet Asilkan, sinemada bazı şeylerin değişmekte olduğunu fark ettiğinde hiçbir temeli olmadan kendini “politik filmlerin yönetmeni” olmaya adar. Kararı nettir, bir daha türkücü filmi çekmeyecektir. Yazdığı senaryodan emindir. Gel gör ki adından yazdığı senaryoya olan güvenine kadar her şey sahtedir. Hedefe ulaşmak için filmi çekmeye başlamadan önce sol çevrelere girip kendini göstermeye çalışır. Resimden hiç anlamadığı hâlde sergilere gider. Bu sahnelerde Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası romanının Bihruz Bey’inin 1990 model hâli gibidir. Üstüne olmayan bir elbiseyi geçirmiştir. Peki, vasat da olsa onca yıl aşk filmleri yöneten Haşmet Asilkan’ın hayatında aşk var olabilmiş midir? Yavuz Turgul sinemasını genel olarak düşündüğümüzde çoğu karakterinde gördüğümüz o çatışmalı, marazî aşk hâllerini adında aşk sözcüğünün geçtiği bu filmin hiçbir kahramanında göremeyiz. Aşk da hasbelkader, hatta alelade yaşanmıştır. Daha doğrusu yaşamış gibi yapmıştır kahramanlar. Turgul’un diğer kahramanlarında gördüğümüz aşka dair hâllerin gerçekten aşk olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur; ancak Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ndeki kahramanlarının yaşantılarındaki yüzeysellik, aşka da sirayet etmiştir. Çekmeye başladığı film için paraya ihtiyacı olduğunda Haşmet’in aklına ilk evliliğinden olan kızı  gelir. Kızıyla olan konuşmasından baba-kız arasında iletişimsizliğin yanı sıra ilk eşinin onun yüzünden öldüğünü öğreniriz. O kapı kapanınca diğer iki çocuğunun annesi Hilkat’ten para istemeye gider. Eskiden yönettiği filmler nedeniyle Hilkat’i zamanında etkilemiş ve iki çocuk sahibi olduktan sonra evliliklerini bitirmişlerdir. Sinemada kariyer planları olan Hilkat’in hayalleri, yaptığı her şeyi eline yüzüne bulaştıran Haşmet nedeniyle suya düşmüştür. Hâlâ onun öfkesini taşır içinde. Yine de geçmişin hatırına Haşmet’i geri çevirmez, ihtiyacı olduğu parayı verir. Çıkar üzerine kurduğu ilişkileri, etrafına kendini olduğundan başka bir adam gibi göstermeye çalışması, hayatının büyük bir bölümünde hiçbir şeyde dikiş tutturamamasına neden olmuştur Haşmet’in. İki evliliğinden sonra anlatının geçtiği zamanda aralarında yakınlaşmanın olduğu tek kişi, çektiği filmin başrol oyuncusu Jeyan’dır. Jeyan’ı bir gün evine davet ederek yere serdiği Bob Dylan plakları, teybe koyduğu Vivaldi kaseti, saklamaya çalıştığı Kerime Nadir romanlarının önündeki Orhan Kemal kitapları ve düşünceleri yüzünden bir dönem cezaevine girdiği yalanıyla etkilemeye çalışır. Aralarında belli belirsiz bir yakınlaşma olsa da Jeyan, Orhan Kemal romanlarının arkasındaki Kerime Nadir romanlarını görmüştür! Duygu sömürüsüyle seyirci çeken arabesk şarkıcı filmlerinde anlattığı aşk hikâyeleri gibi kendi yaşadıkları ya da yaşamaya çalıştıkları da sığ, özensiz ve yarım yamalaktır. Bu yüzden Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nin âşık değil, hayatındaki birçok şeyi olduğu gibi aşkı da becerememiş bir “kaybeden” kahramanı vardır.

Rüya Pavyon’un Rüya Gören Âşıkları

Yavuz Turgul izleyicisi, yönetmenin arka arkaya gelecek karanlık anlatılarıyla henüz tanışmadan önce hem Turgul sinemasının kimi ortak izleklerini taşıyan, benzer mekânlarda geçen ve birbiriyle ilişkili temaları işleyen hem de birinci dönemini kapatan bir film olan Gölge Oyunu, fantastik ögeler içeren, geleneksel tiyatronun motiflerini çağdaş bir anlatıda bambaşka biçimde ele alan bir anlatı ve bence Yavuz Turgul sinemasının en özgün örneği. Önceki filmlerinde dünyevi boyutta anlattığı aşkı bu defa tasavvuf felsefesi temelinde işleyen Turgul, anlatının yüzey yapısında Rüya Pavyon’da komedyen olarak çalışan ve birbirine karşıt özelliklere sahip Mahmut ve Abidin’in pavyona konsomatris olarak getirilen; ancak sağır ve dilsiz olduğu için kovulan Kumru’yla çıktıkları bir yolculuğu anlatır. Kumru’nun elinde ulaşmak istediği annesinin bir fotoğrafı ve bu fotoğrafın arkasında okunması zor bir yazı vardır. Bu fotoğrafla başlayan yolculuk, anlatının arayış temasıyla ilişkilidir. Peki, kimdir bu karakterler? Her biri hakikatte neyi aramaktadır? Anlatı kişileri neleri temsil etmektedir ve tabii ki aşk, bu hikâyenin neresindedir? Geleneksel tiyatromuzda olduğu gibi bir meddahın anlatımıyla başlar hikâye. İzleyicilere kişi ve olaylar hakkında önden bilgi verir. Rüya Pavyon’un saz heyeti olan anlatıcılara göre izleyeceğimiz, “tuhaf” bir hikâyedir. Akıllara durgunluk verecek bu hikâyenin kaynağına gönderimde bulunan anlatıcı, anlatının derin yapısına izleyiciyi hazırlar. Böyle bir hikâye, neden bir pavyonda geçmektedir? Yanıtı, bu derin yapıdadır. Adı, Arapça “övülmeye değer” anlamına gelen Mahmut; diğerkâm, etik değerleri olan, öbürüne göre utangaç ve vicdanı temsil eden bir adamken Abidin, anlatıcının deyişiyle alçak tabiatlı, sahtekâr, güvenilmez bir adamdır. Sağır ve dilsiz olduğu anlaşılınca pavyondan kovulan Kumru’yu sokakta fark eden ve onu orada bırakmak istemeyen, Mahmut’tur. Abidin’e göre Kumru başlarına bela olacaktır. Turgul, sonraki filmlerinde sıklıkla bir güce sahip erkek kahramanlar yaratırken Gölge Oyunu’nda olumlu özelliklerle betimlediği Mahmut’a bile böyle bir güç vermez. Tersine, tedirgin, ürkek, başkasının işleyeceği suçtan da korkan bir anlatı kişisi buluruz. Korkularından biri de cinsellikle ilişkilidir. Abidin, birçok defa, özellikle kavga ettiklerinde, Mahmut’un daha önce kimseyle birlikte olmadığını dillendirir. Oysa Mahmut, bunu sadece sonradan âşık olacağı Kumru’ya anlatır. Kimsesiz olan Mahmut, arkadaşları onu bir kadınla zorla birlikte olmasına neden oldukları için on dört yaşındayken yetiştirme yurdundan kaçar. Feminist alanyazında erkeğin kadın bedenine yönelik korkusu, farklı kuramcılar tarafından farklı biçimlerde açıklanır. Örneğin, Kristeva, Korkunun Güçleri adlı kitabında bu korkunun, kadının doğurma gücünden duyulan bir korku olduğunu söyler. Mahmut, cinsiyetçi bir düşünce yapısına sahip olmasa ve hegemonik erkekliğin bir temsilcisi olarak inşa edilmese bile ataerkil kodlar, çocukluğundan yetişkinliğine kimlik inşasını belli ölçüde etkilemiştir. Mahmut’un bu korkusu, anlatı boyunca hiçbir zaman bir öfke hezeyanına dönüşüp kadına yönelmez. Kadını tehlike olarak gören taraf hep Abidin’dir. Bununla birlikte Mahmut’un Kumru’nun sokakta kalmasına gönlünün razı olmaması da onu kahraman yapmaz. Anlatı ilerledikçe görürüz ki Kumru, Mahmut ve Abidin’in her şeyi başka bir gözle görmesini ve bir arayışın başlamasını sağlamıştır.

Anlatı kişilerinin yüzey yapıda izlediğimiz yolculukları ve Kumru’nun annesini arayışları, anlatının derin yapısında çözülmeyi bekleyen kodlarla ilişkilidir. Bununla birlikte Mahmut ve Abidin’in yola çıkmalarının bir başka nedeni, evden atılmalarıdır. Anlatının metafizik özelliklere sahip kişilerinden olan ev sahibesi büyükhanım öldükten sonra evden atılmaları, yetiştirme yurtları, sokaklar, pavyonlar derken hiçbir yere ait olamamış bu iki kişinin günlerce motosikletle şehri tavaf etmeleri, Kumru’nun annesini aramalarının dışında bir arayışı, onların kişisel nedenlerini temsil eder. Yolculuk ve arayış temaları, anlatının temelini oluşturan tasavvuf felsefesinin temel konularındandır. Bu bağ, söz konusu temaların öne çıkarıldığı sahnelerdeki göstergelerle kurulmuştur. Kumru, Mahmut ve Abidin’i bir sahnede şehri kuş bakışı gören bir yerde üstlerine güneş doğarken görürüz. Öncesinde yine metafizik özelliklere sahip fotoğrafçı Mahir’in, insanların yüzlerine baktığında öleceklerini görebildiğini anlattığı karanlık sahnenin devamında bu üç anlatı kişisine yönelik bir aydınlanmaya gönderimde bulunur güneşin doğduğu sahne. Öte yandan bu gösterge, gelecekte olacakların habercisidir; çünkü hâlâ anlatı kişilerinin tasavvuf temelinde “bir” olma hâli gerçekleşmemiştir. Abidin ve Mahmut kavga ederler. İlerleyen sahnelerde ise Mahmut’un Abidin’e attığı tokat, bu birliğin gerçekleşmesini bir süreliğine geciktirir. Aralarının düzelmesi, Abidin’in intihara kalkışmasından sonra mümkün olur. Mahmut’un hastaneye ziyarete geldiği sahnede Abidin’in değişmeye başladığının ilk işaretlerini görürüz. Neyi, neden yaptığını anlatmaya başlar. Neden kaçmayı alışkanlık hâline getirmiştir? Neden bu kadar bencildir? Çocukluğunda herkesin onu terk etmesinin neden olduğu tahribatı anlatırken şunları söyler: Terk edilme duygusu öyle içime işlemiş ki çocuk yaşta diyordum ki ‘Nasılsa bırakıp gidecekler. O zaman sen daha önce tüy!'” Yaptıkları yolculuklar, kavgalar; fakat en başta Kumru’nun hayatlarına girişi, Abidin’i olumlu yönde etkiler. İtiraflar gelir, çözülür ve törpülenir. Bu ikiliden aşkı yaşayan ise Mahmut’tur. İlk defa âşık olur, Kumru’yu sevdiğini söyler. Aşk, Mahmut’un korkularını imha etmiştir. Değişimden sonra üstündeki o korku yükünü atmış, yeni bir Mahmut vardır artık. Dönmez ve Becerikli, “Gölge Oyunu Filminde Geleneksel Türk Seyir Sanatları’nın Yansımaları” başlıklı makalelerinde filmde anlatı kişilerinin hakikate Tanrı’nın gönderdiği bir temsil aracılığıyla ulaştıklarını belirtirler. Bu temsil, Kumru’dur. Filmin sonunda Kumru ortadan kaybolur. Her yerde onu arayan Abidin ve Mahmut, pavyondakilere Kumru’yu sorarlar. Kimsenin Kumru diye birinden haberi yoktur. Hiçbiri görmemiştir. Oysa ellerinde birlikte çektirdiklerini düşündükleri bir fotoğraf vardır. Fotoğrafı çıkarıp göstermek istediklerinde ise Kumru, bir anda o kareden de çıkıp gider ve Abidin, Mahmut’a şu soruyu sorar: “İki kişi aynı rüyayı görür mü?” Kumru’nun varlığı akıl ve gözle görülebilecek bir boyutta değildir. Mahmut, aşk sayesinde görebilmiştir. Peki ya Abidin? Abidin, intiharından sonra hastanede Mahmut’la aralarındaki bağı açıklarken “Ruhunda asil bir yan vardı. Sanki benim kalbimin iyi tarafıydın” der. Abidin’in Mahmut’la ilgili bu sözleri, anlatı kişilerinin hem neyi temsil ettiğini hem de er geç “bir”liğe ulaşacaklarını gösterir. Yavuz Turgul, bu ikiliyi şöyle açıklar: “Aslında o iki komedyen tek komedyen, tek insan parçalanmış hâlde. Biri ruhunun karanlık tarafını, diğeri aydınlık tarafını temsil etmekte tek bir insanın. İkisinin bu elle tutulamayan, gözle görülemeyen, ‘ilahi aşk’ diye adlandırabileceğimiz noktada birleşmeleri ve onun karşıtı olan şeyin de ortadan yok olması söz konusu burada.” Nitekim filmde, Mahmut ve Abidin, Kumru’nun gelişiyle çıktıkları yolculukta cismani olanın dışındakini de görmeye başlamış ve ister yüzey yapıda dünyevi bir aşk olarak, isterse derin yapıda tasavvuf temelindeki bir aşk olarak okunsun, aşk, iki kişi olarak gördüğümüz Mahmut ve Abidin’i “bir”leştirerek “insan-ı kâmil”e ulaştırmıştır. Sonrasında hiç bu denli “akıllara durgunluk verecek” bir aşk hikâyesi izlemeyeceğimiz Yavuz Turgul sinemasında kahramanların aşk olarak yaşadıkları ya da öyle zannettikleri şeyin en marazî hâllerini göreceğiz 1996 yapımı Eşkıya sonrasında!

Kaynakça

Dönmez, A, Becerikli, R. (2019). Gölge Oyunu Filminde Geleneksel Türk Seyir Sanatları’nın Yansımaları. Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi, 7 (1) , 430-455.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information