Enis Batur, “Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha” başlıklı yazısında “Aşk, kişiye varoluşunun uçlarını anımsatır ve ölüm güdüsünü devreye sokar” der ve yine aynı metinde Rougemont’nun “Mutlu Aşk’ın yazılı tarihi yoktur” tümcesine gönderimde bulunur. Rougemont, haksız da değildir. Masallar, efsaneler, âşık hikâyeleri, kavuşamayan âşıklar ve onların önlerine çıkarılan engellerle doludur. Bu anlatıları Greimas’nın eyleyen şeması çerçevesinde değerlendirdiğimizde karşımıza yardımcıdan çok engelleyici çıkar. Gel zaman git zaman, arkaik metinlerde kullanılan motifler, biçim değiştirerek çağdaş anlatılarda da karşımıza çıkar. Çok gerilere de gitmeye gerek yok. Söz gelimi, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i pek çok kez farklı coğrafyalarda farklı adlardaki kahramanlarla yeniden yazılmıştır. Anlatı kişilerinin aşka ulaşmaktaki engelleyicileri de hep dış engelleyicilerdir. Oysa yirminci yüzyıl sonrasının insanına baktığımızda iç engelleyiciler de âşıkların kavuşamamalarına, hatta her şey bir kenara, birbirlerini anlamamalarına, dahası ölümlerine bile neden olur ama bu noktada muhakkak girişilmesi gereken bir sorgulama da aşkın ölümle yollarının kesişme meselesidir. Neden bu ikisinin yolları bir biçimde kesişir ve Batur’un söylediği gibi aşk, neden ölüm güdüsünü devreye sokar? 1984 yapımı Fahriye Abla filminden bugüne filmleriyle sinemamızın hatırı sayılır bir izleyici kitlesi edinen yönetmenlerinden Yavuz Turgul sinemasında önemli izleklerden biridir aşk; ancak yönetmenin anlattığı aşklar, alabildiğine marazî, çatışmalı ve tekinsizdir. Bence bu yüzden Turgul’un kahramanlarının yaşadığı şey gerçekten aşk mıdır, diye sormak gerekir. Öyleyse, aşkla ölümü, şiddeti, tekinsizliği kapsayan yok oluşların rastlaşma ihtimalleri ve imkânları üzerine bir sorgulamaya 1984 yılına dönerek başlayalım.

Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirinden uyarlanan Fahriye Abla, insanların birbirini göz hapsinde tuttuğu bir mahallede aşkın var olabilme ihtimali ve böyle bir ihtimal varsa nereye kadar, hangi koşullara dayanabileceği üzerine bir anlatı kurar. Fahriye’yle Mustafa’nın “büyülü ev” dedikleri metruk bir evde mahallelinin gözünden ırak bir müddet devam eden ilişkileri, ailelerin çocuklarına “münasip” olduklarına karar verdikleri birilerini bulmalarıyla ilk engelle karşılaşır. Fahriye’ye Erzincan’ın “en muteber” kuyumcularından birini, Mustafa’ya dükkânı olan Asım Efendi’nin kızını uygun görürler. Aileler ve mahalleli, Fahriye ve Mustafa’ya sorulmadan verilen bu kararlardan memnundurlar. Mustafa da çıkarları için bu karara uyum sağlar. Fahriye, Mustafa’ya ailesinin kendisini başka bir adamla evlendirmek istediğini söylediğinde esip gürleyen Mustafa, o konuşmanın ardından Fahriye’yle seviştiklerinde kendine ailesinin uygun gördüğü yolda yeni bir sayfa açmaya hazırdır; çünkü onun için aşk, cinsel doyuma ulaşmaktan ibarettir. Fahriye’yle birlikte kaçma sözünden cayar. Böylece yolları bir süreliğine de olsa ayrılır. Tekrar bir araya geldiklerinde Fahriye’nin ödediği bedeller vardır. Evlendiği gece intihara teşebbüs eden Fahriye, “Bir başkası vardı” dediğinde evlendiği adamdan “Ölümü hak etmişsin” karşılığını alır. Kadının evlenmeden önce bir başkasına âşık olmasının, onunla sevişmesinin bedeli, erkek egemen toplumun gözünde ölümdür. Fahriye, kocası ve kayınvalidesinin uyguladığı sözlü ve psikolojik şiddete karşılık ölümü de göze almıştır aslında. İçinde eril tahakkümün saklı olduğu “mutlu aile tablosu”nda hâlinden memnun gibi görünen bir kurban olmaktansa ölmek evladır Fahriye için. Tam da Batur’un söylediğine denk düşer Fahriye’de aşk hâlleri. Tutkuyla yok olmak arasında bir yerde durarak hayatta kalmayı sürdürürken bekâret diye bir değer ölçütü üreten ataerkil toplumun cezasından sonra Fahriye, tel cambazının tel üstündeyken onu izleyenlere kahkahasını korkusuzca attığı, onların genel geçer değer yargılarını alt üst ettiği uçlardadır. Mustafa’nın korkup yan çizdiği aşkı Fahriye, başka bir yerden yaşamayı sürdürür. Fahriye’nin zorla evlendirildiği adamın “Malın bozuk çıktı” tümcesiyle anlattığı duruma ailesi, bir utanç nedeni olarak bakarken evlenmeden önce âşık olduğu adamla birlikte olduğunu herkesin içinde söyleyebilecek kadar gözü karadır Fahriye’nin. Aşk, âşık öznenin her türlü tahakküm biçimine karşı cesaret, meydan okuma ve belki de deliliğin iç içe geçtiği bir tavır almasına yol açar.

Hatırada Kalan Şeyler de Değişir Zamanla!

Fahriye, dönüşünü “Nasıl gittiysem öyle döndüm” tümcesiyle açıklar ama döndüğünde Mustafa, zengin bir adamın kızıyla nişanlanmıştır. Mustafa’da değişmeyen şey ise yine cinsel hazlarını karşılamak için büyük tümceler kurması, yeminler etmesidir. Bu defa tamamdır, Fahriye’yle evlenecektir. Hatta Fahriye gelmese o Fahriye’ye gidecektir; ancak Fahriye, onu göz hapsinde tutan mahalleliye rahatlıkla kafa tutarken ve onların dedikodu kazanını kaynatmaları umurunda olmazken Mustafa, babasının karşısında Fahriye’yle ilişkisini inkâr eder. Fahriye’nin ödediği bedelleri ödeyecek cesareti yoktur. Mustafa’nın nişanlısı Gülay, Fahriye’ye hesap sorduğundaysa annesi araya girip aralarındaki ilişkiyi inkâr etse bile Fahriye, Gülay’ın karşısında da yaşadığı her şeyin arkasında durur. Mustafa’ya olan güveni de öylesine çoktur ki kahvede herkesin önünde Mustafa’nın ona olan aşkını itiraf edeceğinden emindir. Mustafa, bir kez daha babasıyla ters düşmekten korktuğunda Fahriye, Mustafa’yı yaralamaktan hapse girer. Güven duygusunun yok olması ve arka arkaya yaşadığı hayal kırıklıkları, Fahriye’ye aşk ve benzeri kavramların gerçekten var olup olmadığını sorgulatır. Zihnindeki Mustafa imgesi, yerle bir olur. O güne kadar ödediği ve bundan sonra ödeyeceği bedellere rağmen gebeliğini de sürdürmeye karar verir. Gebeliği, kendi isteğinin dışında sona erdiğinde hiçbir suçu olmadığı hâlde ödediği bedeller, onu hırçınlaştırır. Hapishanede kaldığı sürece tek ziyaretçisi olan Mustafa’nın çırağı Mehmet, hapisten çıktığında da Fahriye’yi karşılar. Mahallede pek çok şey değişmiştir. Babası, delirip ortadan kaybolmuş, Gülay, Mustafa’yı terk etmiştir. Bu ikinci ayrılıktan sonra Fahriye, bir kez daha mahalleye dönmek istemez. Aşk ve ölüm ilişkisi, Fahriye’nin hayatında aşkın bir dönemi kapatarak yeni bir Fahriye’nin var olmasına, başka deyişle, eski Fahriye’nin ölümüne neden olacak biçimde karşımıza çıkar. Mehmet, çocukça bir hayranlık duyduğu Fahriye’ye “Gel bizde kal. İleride ben evlenirim seninle” dese de Fahriye, hiç kimseye güvenmeden, kimsenin vaatlerine de kanmadan kendi ayaklarının üstünde durduğu bir yolu tercih etmiştir artık. Mustafa’dan başkasını gözü görmeyen, körkütük âşık Fahriye gider ve yerine kalbinden vazgeçip aklıyla hareket eden bir Fahriye gelir. Hapishanede tanıştığı birinin yardımıyla fabrikada işe girer. Bir gün Mehmet, ailesinin oturduğu evin yıkılacağı haberini verdiğinde annesini almak için mahalleye gider. Mustafa daha önce yaptığı gibi aniden çıkar karşısına. Onu yine ikna edeceğini zanneder. Gülay onu terk ettiğinde ve elinde kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında Fahriye’yle bir ilişkiye başlama cesareti olur. Mustafa’ya göre birlikte olmaları için önlerinde bir engel kalmamıştır. Neden birlikte olamayacaklarını ise Fahriye, “Çünkü ben istemiyorum” diyerek açıklar. Filmin ilk bölümünde onu var eden Mustafa’ya olan aşkıyken, tecrübeleri, Fahriye’nin “Şimdi tek başıma varım” diyecek güce sahip olmasına yol açmış ve her şeyin sonunda Mustafa’yla yaşadıkları, “büyülü ev” dedikleri metruk eve gömülmüştür. Başka bir deyişle, Fahriye’nin hayatında Mustafa’nın ölümü gerçekleşmiştir. Mustafa, bu ölümü kabullenemez. Fahriye’nin hayatına yeni birinin girmesine öfkelenir. Yine filmin başlarındaki esip gürleyen Mustafa’dır Fahriye’nin karşısındaki; fakat “Kimsenin senin namusuna göz dikmesine izin vermem” diyen Mustafa’nın karşısında “Sen kim oluyorsun da benim namusumun bekçiliğini yapıyorsun?” diyen bir Fahriye vardır. Fahriye’nin dimdik durup hesap sorma hakkının olduğu, Mustafa’nın çöktüğü bir andır bu. İlerleyen sahnelerde Mustafa, babasına ilk kez sarhoşken diklenebilir ve korkularını, duygularını, çıkarları için bir insanı ne kadar kolay satabildiğini dile getirebilir; ancak yine ucuz kahramanlık peşindedir. Korkularını öldüreceğini iddia ederek kendini vurur. İyileşip hastaneden çıktığında babası, evden kovmuştur. Gidecek bir yeri olmayan ve iş arayan Mustafa’ya “Seni ortada bırakacak değiliz ya” diyerek Fahriye kapıyı açar. Fahriye öyle bir şey yapar ki bu son verdiği destekle, bir yandan “Ödediği tüm bedellerin sonunda yeniden Mustafa’ya elini uzatarak değişimden sonraki Fahriye’ye ters düşmüyor mu?” dedirtir, ama bir yandan yaşadığı her şeyi atlatmış, belki Mustafa’yı affetmiş, o değişimden sonraki Fahriye’yle ters düşmeyecek olgunlukta bir söz ve bakış vardır filmin son sahnesinde.

Sevdasını Çiçeklere Anlatan Bir Âşık: Muhsin Bey

Yavuz Turgul, ilk filminde kahramanını yıkan, yenilgiye uğratan ama bir yerden sonra da değiştiren, dönüştüren bir öge olarak irdelediği aşkı, ikinci filmi 1987 yapımı Muhsin Bey’de farklı bir sosyoekonomik sınıftan seçtiği insanlar üzerinden anlatır. Filmin temel anlatı kişisi Muhsin Bey, 1980’lerin ikinci yarısında dönemin parlatılan ve sattırılan müzik anlayışına direnen, âşık olduğu komşusu Sevda Hanım’a açılamayan, yine o dönemle hiç uyuşmayacak ölçüde romantik bir müzik organizatörüdür. Filmin temel hikâyesi, Urfa’dan türkücü olmak için İstanbul’a gelen Ali Nazik’in, Muhsin Bey’in yardımıyla ünlü olmak mücadelesi gibi görünse de anlatının iletileri, çatışmasının üzerine kurulu olduğu kavramlar ve değerler, başka hikâyeleri de anlatıya katar. Bu hikâyelerden biri de aşktır. İnsanlara çaresizliği kanıksatan bir tür olan arabeske karşı alaturka müziği savunan Muhsin Bey, dinlediği müzikten Sevda Hanım’a olan aşkına kadar, kendine kurduğu, “eski İstanbul masalı”nı sürdüren bir dünyada yaşar. Muhsin Bey’in kökleri, Darülaceze’de yaşayan, eski Türk sanat müziği solisti Afitap Hanım’a içini dökerken saydığı müzisyenlere bağlıdır adeta. Zamanı ve dünyası, o insanların yaşadığı döneme aittir. Bu insanların yaşamındaki etkisinin farkındadır. Afitap Hanım’a “Belki de sizin yüzünüzden bu işi seçtim. Belki de sizin yüzünüzden hep bekar kaldım” diye bir itirafta bulunur. Muhsin Bey’e göre evlenememesinin bir nedeni, Afitap Hanım gibi bir kadını tanıyıp onu konumlandırdığı yerde olacak bir kadın bulamamasıdır. Aklında Afitap Hanım’a koşut olarak betimlediği ideal bir kadın imgesi vardır. Yavuz Turgul sinemasının 96 sonrası döneminde ne yazık ki karşımıza birden çok çıkan ve erkek tarafından normları belirlenen ideal kadın / norm-dışı kadın ikiliklerinin ilk örneği belki de bu sahnedir; çünkü ilk filminde Yavuz Turgul, kadın kahramanlar üzerinden böyle bir ikilik yaratmaz. Muhsin Bey filminin âşık kahramanı olan erkek, kadınları ona da benimsettirilmiş değer yargıları üzerinden tasnif eder etmesine ama Afitap Hanım’a utana sıkıla Sevda Hanım’a olan duygularını anlatır. Bir yandan beğenir Sevda Hanım’ı ama bir yandan da deli dolu, ağzı bozuk ve evlenip boşanmış olması, Muhsin Bey’i korkutur. Bunları söyledikten sonra Afitap Hanım konuşsa sanki ona “Bu kadının nesini beğendin?” diyecektir Muhsin Bey’e göre. Anlatının âşık kahramanı, duygularını bile bütün normlarını içselleştirdiği ve yılmaz savunucusu olduğu bir zamanın ve düzenin sınavına tabi tutma gereği duyar. Sevda Hanım’a açılamamasının başlıca nedenidir bu. Kalbinden önce “normlar” diye hemen herkesin başında dikilen güruhun onayını almak ister; fakat tüm ürkekliğine rağmen, Sevda Hanım’ı Afitap Hanım’a benzettiği için sevdiğini ‘sessiz’ Afitap Hanım’a sonunda itiraf eder. Daha fazla kişinin bu duygudan haberinin olmasından duyduğu korku elbette vardır hâlâ!

Afitap Hanım’la Sevda Hanım arasında bir benzerlik var mıdır? Bunu o sahnede bilemez izleyici. İlerleyen sahnelerde Sevda Hanım’ı Muhsin Bey’in aracı olmasıyla şarkıcı olarak çalıştığı pavyonda şarkı söylerken görürüz. Pavyonun sahibi, Sevda Hanım’ın çok kötü bir sesi olduğunu söyler ama o kötü ses, Muhsin Bey’i rahatsız etmez. Sonraları da Muhsin Bey’i hem kendisine açılmaktan hem söz konusu ölçütlere uymadığını düşündüğü için korktuğu Sevda Hanım’a hayranlıkla bakarken yakalar kamera. Filmdeki aşka ilişkin çatışmaya baktığımızda Muhsin Bey’in korku ve hayranlık gibi birbiriyle bazen çelişen iki duygu arasında gelip gitmesinin Muhsin Bey ve Sevda Hanım’ın temsil ettiği düşünce yapısı arasındaki farkla da ilişkili olduğunu görürüz. Arabesk müziğe düşman olan Muhsin Bey ve o günlerde çok tuttuğu gerekçesiyle kendisi bile arabesk söylemeyi düşünen, Muhsin Bey’in arabesk düşmanlığını anlayamayan Sevda Hanım aşkı ne kadar mümkündür? Anlatının kadın ve erkek temsillerinin karşılık geldiği değerler, bir yerden sonra filmde kadınlara ve erkeklere biçilen roller açısından ciddi bir handikaba yol açar. Yönetmenin önceki filminde çıkarlarını önceleyen kahraman erkekken Muhsin Bey’den itibaren çıkarlarına göre hareket eden, çevresine de bunu öğütleyen, kolay yoldan bir şeyleri elde etmenin peşinde olan kadınları görmeye başlarız. Başka bir deyişle, temsiller yer değiştirir ve Turgul’un diğer filmlerinde de farklı bağlamlarda benzer kadın temsillerine rastlarız. Bu meseleyi aşk temelinde irdelersek, Muhsin Bey’de ne pahasına olursa olsun savunduğu değerler olan anlatının “başkahramanı” Muhsin Bey’in karşısına “Utanma. Dolandırıcılık yaptıysan sebebi vardır” diyen, şöhret olmak için her şeyi göze alabileceğini söyleyen bir kadın temsili çıkar ve Muhsin Bey, bu kadına âşık olur. Âşık erkek kahramanın idealize edildiği anlatıda kadın, değişen düzenin bir parçası olmaya hazır biri olarak betimlenir. Esen ve Kayador, “Yavuz Turgul Sinemasında Nostalji” başlıklı makalelerinde Sevda Hanım’la ilgili şu çözümlemeyi yaparlar: “Sevda Hanım anlatının en sıradan, değişimin en az hissedildiği bir kahraman olarak beliriyor. O kadındır, edilgendir, kurallarını erkeklerin belirlediği bir dünyanın nesnesidir, sömürülmek ve ezilmek onun yazgısıdır”. Esen ve Kayador’un Sevda Hanım’a ilişkin bu çözümlemelerine katılmakla beraber anlatıda âşık olunan kadın, aynı zamanda, kim güçlüyse onun yanında duran ve ona âşık olan “ideal” kahramana sırtını dönen biri olarak da resmedilmiştir. Muhsin Bey, dolandırıcılıktan hapse girmeden önce çiçeklerini Sevda Hanım’a emanet eder. Hapisten çıktığında çiçekler ölmüş, Sevda Hanım ise artık ünlü bir türkücü olan Ali Nazik’le gitmiştir. Ezen, sömüren tarafta değildir elbet. Şöhretle beraber gücü de elinde bulunduran Ali Nazik tarafından ezilmektedir. Buna Ali Nazik’in sahneye çıktığı yerlerde sahneye çıkabilmek için katlanmaktadır. Son anda Ali Nazik’in tahakkümünden kurtulur ama başka bir erkeğe, anlatının idealize ettiği Muhsin Bey’e “sığınır”. Turgul’un ilk filminde âşık olduğu için ağır bedeller ödeyen ama kendi ayakları üstünde duran kadın gitmiş, yerine oradan oraya savrulan, çıkarlarına göre hareket eden ve günün sonunda kendini bir erkeğe sığınmak zorunda hisseden kadın gelmiştir. Sevda Hanım, Yavuz Turgul sinemasının sonraki filmlerinde izleyeceğimiz kadın kahramanlardan da izler taşır. Bir anlamda onların prototipidir. Tam anlamıyla femme fatale temsilini göremeyiz Sevda Hanım’da; ancak yönetmenin sinemasını feminist film kuramı çerçevesinde değerlendirdiğimizde yüceltilen erkek imgelerine karşılık kadın temsillerinde sorunlar söz konusudur. Bakalım, ilerleyen yıllarda Emel’in, Keje’nin, Dünya’nın hikâyelerinde izleyiciyi neler bekler?

Yavuz Turgul Sinemasının Âşık Kadın ve Erkekleri yazı dizisi devam edecek.

Kaynakça

Batur, E. (2011). “Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha”. Cogito: Aşk. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.

Esen, H., Kayador, V. (2009). “Yavuz Turgul Sinemasında Nostalji”. Selçuk İletişim. 6(1). 154-171. https://dergipark.org.tr/tr/pub/josc/issue/19019/200658.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information