Maden ve Demir Yol gibi filmleriyle sınıf çatışmasını sömürülenin cephesinden anlatan Yavuz Özkan, Büyük Yalnızlık gibi birkaç filmi dışında, hep politik bir söylemi olan filmler üretti. Yönetmenin adı anılınca Maden filmi hemen ardından anılır. Evet, bu film hâlâ günceldir, ele aldığı konu ve elbette bu konuyu anlatma biçimi açısından sinemamızda önemli bir yeri vardır, geniş bir izleyici kitlesine ulaşmıştır ama yine güncelliğini koruyan ve eleştirilecek yönleri olsa da irdelediği konuyu bundan neredeyse otuz sene öncesi için başka bir yaklaşımla anlatmayı deneyen ama çok geniş bir izleyici kitlesine henüz ulaşmamış bir filmi vardır Özkan’ın; 1992 tarihli İki Kadın. Filmde evlat edindiği görme engelli kızıyla yaşayan bir kadının, bir politikacının tecavüzüne uğraması sonrasında verdiği hukuk mücadelesi anlatılır. Kate Millett’in Cinsel Politika adlı kitabında ileri sürdüğü gibi en keskin ama aynı zamanda en görünmez hâle getirilen sınıf ayrımı, ataerkil bir düzende kadınla erkek arasında inşa edilen sınıf ayrımıdır, başka bir deyişle toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir.

İki Kadın, bir yandan bu eşitsizliği temel alarak anlatıyı kurarken bir yandan da anlatı kişilerinin mesleklerinin neden olduğu bir başka ayrım ve çatışma üzerinden sorunu derinleştirir. Anlatıda tecavüz eden erkek, bir politikacıyken tecavüze uğrayan kadın, seks işçisidir. Yalnızca 1990’lar ve öncesini değil, bugün bile özellikle televizyon dizilerinde seks işçilerinin stereotipleştirilerek temsil edildiğini düşündüğümüzde Özkan’ın bu hataya düşmediğini görürüz. Bu, filmin olumlu özelliklerinden biridir. Erendiz Atasü, Bilinçle Beden Arasındaki Uzaklık adlı kitabında kadın kimliğinin bölünmesinden söz ederken anlatılarda olumsuzlanan kadın karakterlerin de kendi içinde ayrıldığını, bir kısmının femme fatale imgesiyle yansıtılırken bir kısmının da “kurban” olarak konumlandırıldığına dikkat çeker. Bu anlatı kişilerine, her iki durumda da, anlatının olumlanan kadın karakterine, örneğin iyi ve fedakâr eş olarak temsil edilene, karşıtlık oluşturması amacıyla yer verilir. Yardımcı kişilerdir. Oysa İki Kadın’da kadın karakter, ne stereotipleştirilmiştir ne de yardımcı konumdadır. Özkan, kadının öyküsünü anlatının merkezine çeker.

Kadını tanıştıkları ilk dakikadan itibaren bedeni, cinselliği ve mesleği üzerinden aşağılamak isteyen adam, hiç beklemediği yanıtlar almaya başlar. Tartışmanın şiddeti yavaş yavaş yükselirken en başından “Sen benim kim olduğumu biliyor musun peki?” sorusuyla gücünün altını çizmek ve kadına kabul ettirmek ister; ancak adamın “Göründüğün kadar aptala benzemiyorsun sen” tümcesine karşılık kadının “Sen de görünmek istediğin kadar kendine güvenmiyorsun” yanıtı, güç dengelerini sarsar. Kadının bu sözü, erk sahibi olana erkini her an yitirme korkusu içinde olduğunu ve bu korkusunu dışa vurduğunu hatırlatır. Aralarındaki tartışma, giderek hararetlenir ve adamın ilk dakikalarda kadına uyguladığı sözlü ve psikolojik şiddete fiziksel ve cinsel şiddet eklenir. Kadın, tartışmayı bitirmek için otel odasından çıkmak istediğinde adam, ona tecavüz eder. Connell’ın “hegemonik erkeklik” kavramının temsilidir filmdeki bu erkek karakter. Hegemonik erkekliğin temsilcisi, bütün ast grupların üstünde bir egemenlik kurarken elindeki güce koşut biçimde suç işleme gücülüne de sahiptir; çünkü onu yargılayacak, cezalandıracak bir yaptırım mekanizmasının olmadığını bilerek hareket eder. Her şeyden önce cinsel şiddet uyguladığı insanın hakkını arayacağı olasılığı aklına gelmez ama tartışmaları boyunca beklemediği yanıtlar aldığı kadın, ona hiç beklemediği bir tepki verir: hakkını aramak için bir hukuk mücadelesi başlatır. Kadının boyun eğmek yerine mücadele yolunu seçmesi, gücü elinde bulunduran tarafın egemenlik kurabildiği alanların daralmasına ve yıllardır yaratmaya çalıştığı imajın zedelenerek maskesinin altındaki gerçeklerin, yani hem bir suçlunun hem de erkini kaybetme korkusu yaşayan bir adamın ortaya çıkmasına neden olur. Adam, kadının kendisine dava açtığını gazeteden öğrendiğinde gücünü kullanarak medyanın da desteğiyle üstünlüğünü korumaya çalışır. Önce karısını ikna etmeyi dener. Sonra bir basın toplantısı düzenleyerek insanları bunun kendisine rakiplerince düzenlenen bir komplo olduğuna inandırmak için uğraşır. Söylemi, yine kadını değersizleştiren, suçlayan ve bir araç olarak konumlandıran ataerkil söylemdir. Rakiplerinin kendisine komplo kurduğu savında bile hayali rakiplerine “Bir fahişeyle işbirliği yapacak kadar düzeysiz” sözüyle karşılık verirken herkesten önce kadını aşağılamayı sürdürür.

Hegemonik Erkekliği Köşeye Sıkıştırmak

Kadın, sessiz kalmayıp dava açtığında adam, ilk kez onu köşeye sıkıştıran birinin olabileceğini görür. Adamı ikinci ve üçüncü kez köşeye sıkıştıranlar da yine kadınlardır. Basın toplantısında bir kadın gazeteci, taraflardan birinin rızası dışında gerçekleşen her cinsel eylemin cinsel şiddet olduğunu hatırlatır. Bilindiği gibi, feminist hareket, yıllardır bunun mücadelesini verir. Serpil Sancar’ın editörlüğünü yaptığı, Nermin Abadan Unat’a armağan olarak hazırlanan kitap, on dokuzuncu yüzyıldan beri devam eden bu mücadeleye gönderimde bulunarak “Birkaç Arpa Boyu…” başlığını taşır. Feminist mücadele birkaç arpa boyundan fazla yol kat etmiştir; ancak bu mücadelenin birikimini özümseyecek, haklılığını kabul edecek alıcıların bilişsel düzeyi hâlâ yeterli olamadığı için bir arpa boyu bile yol kat edememiştir. İki Kadın filmini önemsememin nedenlerinden biri de budur. Bugün hâlâ evlilik içi cinsel şiddetten söz edildiğinde kabaca “O ne demek?” diye bakan insanların olduğunu düşünürsek ve yine yazının başında dile getirdiğim, medya aracılığıyla yeniden üretilen ataerkil kodlar ve stereotipleri göz önünde bulundurursak Yavuz Özkan’ın filminin kimi eksikleriyle beraber “Bir kadına cinsel şiddet uygulamak suçtur ve rızası dışında gerçekleştiğinde seks işçilerine uygulanan eylem de cinsel şiddet kapsamındadır” biçiminde özetlenebilecek bir söyleminin olması oldukça değerlidir. Kadın gazeteci aracılığıyla bu gerçek, söylem düzlemine aktarılır. Adamı, köşeye sıkıştıran üçüncü kadın ise eşidir. Kadın, kocasının tecavüz ettiği kadınla tanışmak ister. İki kadının ilk kez bir araya geldiklerinde konuştukları, adamın eşinin kafasını kurcalar. Kısa zamanda aralarındaki gerginlik sona erer ve birbirlerini anlamaya başlarlar. Adamın sahip olduğu gücü, aslında yaşamındaki her kadının üzerinde egemenlik kurmak amacıyla kullandığını görürüz. Davanın açılmasıyla birlikte eşi, adamla ayrı yataklarda uyumak ister. Bu isteğine adam, “Seni istiyorum, ‘hayır’ diyemezsin. Sen kendini ne sanıyorsun?” diyerek karşılık verir. Sözlü ve psikolojik şiddet, bu denli sıradanlaşır ve özel alanda yaşanılan birçok ana sirayet ederken cinsel şiddet tehdidi de hep beraberinde gelir. Adamın verdiği bu karşılık, ataerkil zihniyeti özetlemek için de oldukça yeterli bir örnektir; fakat önce beklemediği bir biçimde kadının hakkını aramak için adım atması, sonrasında karısıyla aralarında kısa süreli de olsa bir dayanışmanın, en azından birbirlerini anlama çabasının, olması, ataerkil düzenin öznesi olan erkeğin sınırlarını ihlâl eder ve egemenliğinin sarsılmasına neden olur. İki kadını birlikte gördüğünde kadına saldırmaya kalkan adama eşi engel olur ve adam, o an, eşi üzerinde kurduğu egemenliği yitirdiğini anlar.

İmaj – Onur Ekseninde Kurulan Karşıtlık

Adam, sahip olduğu erki ve yıllardır yarattığı imajını korumak isterken kadın, başka bir şeyi korumak ister. Avukatıyla bir konuşmasında kadın şöyle der: “Ben bir fahişeyim. Döverler de, ırzıma da geçerler, onurumu da kırarlar. Onur… Bir fahişe için ne lüks”. Onur, yalnızca gücü elinde bulunduran tarafın mı koruma hakkına sahip olduğu bir değerdir ya da asıl soru, bu filmde gücü elinde bulunduranın onurunu korumak gibi bir amacı var mıdır? İki Kadın imaj – onur ekseninde kurulan karşıtlık, suçlu ile haklı arasındaki ilişkiyi sunarken oldukça doğru biçimde yapılandırılmıştır. Bütün geleneksel anlatılarda, mekân üzerine çalışan Aslı Zengin’in saptamalarında dikkat çektiği gibi mekânlarda dışlanan, çeperlere itilen bir kimlik, bir tip değil, karakter olarak yaratılırken ataerkil bakış açısından uzak bir dramaturjiyle ete kemiğe büründürülmüştür. Yazının birkaç yerinde belirttiğim eksikliklere gelirsek Nermin Orta’nın Tecavüzü Seyretmek adlı kitabında belirttiği gibi filmin ikinci yarısında kadının verdiği hukuk mücadelesi geri planda kalır ve maalesef alternatif bir final üretemez. Aynı zamanda yine bu ikinci yarıdaki kimi sahnelerde kullanılan kamera açıları, Mulvey’in yöntemiyle çözümlendiğinde eleştirel bir yaklaşım gerektirir. Bunlara karşın, filmin ele aldığı konuyu işleme biçimini, karakter yapılandırmaları ve temsillerini değerlendirdiğimizde yalnız 1992 yılı değil, 2010 sonrası televizyon dizilerini ya da popüler sinemayı düşünürsek bugün için bile erken ya da ayrıksı sayılabilir. Feride Çiçekoğlu, Vesikalı Şehir adlı kitabında Lütfi Ö. Akad’ın Vesikalı Yarim filminden “bir ihlal filmi” diye söz eder. Yavuz Özkan da Çiçekoğlu’nun saptaması üzerinden gidersek, İki Kadın’da ataerkil normları ve geleneksel anlatıları ihlal etme, en azından bu yapıyı bir ucundan sarsma girişiminde bulunmuştur.

Kaynakça

Atasü, Erendiz, Bilinçle Beden Arasındaki Uzaklık, Everest Yayınları, İstanbul, 2009.

Connell, R. W., Toplumsal Cinsiyet ve İktidar Toplum, Kişi ve Cinsel Politika, çev. Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998.

Çiçekoğlu, Feride, Vesikalı Şehir, Metis Yayınları, İstanbul, 2007.

Millett, Kate, Cinsel Politika, Çev. Seçkin Selvi, Payel Yayınevi, İstanbul, 1973.

Orta, Nermin, Tecavüzü Seyretmek: Türk Sineması Üzerine Eleştirel Bir Analiz, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2016.

Sancar, Serpil (Yay. Haz.), Birkaç Arpa Boyu…: Nermin Abadan Unat’a Armağan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi