Hemen hemen tüm çizgiroman anlatıları, özünde iyi ve kötünün çatışması üzerine kuruludur. Supermen Lex Luthor'u, Batman Joker ya da Penguen'i, Spider-Man Kingpin'i alt etmeye çalışır. Bu bilindik hikâyelerin -Spider-Man'e Venom'un musallat oluşu gibi- varyasyonlarını saymazsak, mutlak iyi ve mutlak kötünün çarpışmasıdır bu anlatılar. Fakat iş, bu çizgiromanların sinemaya aktarılmasına geldiğinde işler daha karmaşık bir hâl alır. 2000'de ilk X-Men filmi ile başlayan furyanın öncesindeki çizgiroman uyarlamaları da iyi-kötü üzerine kuruludur büyük ölçüde. Fakat içinde bulunduğumuz çağ, iyinin ve kötünün bu kadar net çizgilerle ayrılmış olmasının demode kaçtığı bir ortam getirmiş durumda. Tam da bu sebeple Christopher Nolan'ın Batman filmleri, Tim Burton'ın 90'larda yarattığı kusursuza yakın karnavalesk atmosferden uzaklaşıp, kahramanın zihninin karanlık noktaları üzerine temellendirdiği kopkoyu dünyası ile öne çıkıp başarı kazandı; ya da Avengers'ın kötüsü Thanos'un gri bölgeye denk düşen motivasyonu, seyirciler nezdinde tartışılmaya değer bulundu. Tüm bunlar ışığında, çağdaş bir sinema anlatısı için en elverişli malzemeyi sunan çizgiroman serisinin X-Men olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Zira bu serinin temelinde, doğrudan bir iyi-kötü mücadelesinden fazlası yatar. Serinin tüm ana karakterleri, iyi taraf gibi konumlanan X-Men ya da kötülerin tarafı Kardeşlik'e (Brotherhood) mensup olsun, mutanttır. Ve insanlar, mutantları kendilerine düşman görürler. Yani X-Men'deki iyi-kötü arasındaki sınır, mutantların üzerindeki bu türden baskılarla muğlaklaşır ve anlatı temelinde bir "öteki" hikâyesine doğru meyleder. Bu çizgiromanların sinema uyarlamalarının birkaç istisna hariç, hemen hemen herkesçe başarılı bulunmasının sebebi de bu kompleks yapının başarılı rejilerle beyazperdeye aktarılmasında yatar. Bu bağlamda X-Men: Dark Phoenix'in ciddi bir sinematik potensiyel taşıdığı söylenebilir. Zira filmin merkezinde sahip olduğu akıl almaz güçlerin etkisiyle iyilik ve kötülük arasında gidip gelen Jean Grey, nam-ı diğer Phoenix karakteri var. X-Men: Dark Phoenix: Hiçbir Şey Hakkında Bir Film Film, sahip olduğu potansiyelin hakkını vereceği izlenimini yaratarak, merkezine aldığı karakterin çocukluğundan gelen ve tüm hayatını doğrudan etkileyecek travmasına seyirciyi ortak ederek başlıyor. Küçük Jean'in gücünü kontrol edememesiyle tetiklediği bu hazin olayın ardından James McAvoy'un canlandırdığı Profesör Xavier'ın Jean'i kurduğu okul bünyesine katılmaya ikna edişini kısaca izliyoruz; ve artık X-Men: Dark Phoenix'in şimdiki zamanındayız. Söz konusu okulda işler yolunda görünüyor, Profesör'ün başını çektiği mutantların arası devletle iyi, hatta devlet mutantları zor anlarında göreve çağırarak yardım isteyecek kadar güveniyor onlara. Filmin aksiyonu da bu türden bir yardım çağrısıyla tetikleniyor. Yaşanan teknik aksaklık sonucu uzayda mahsur kalma riskiyle karşı karşıya gelen astronotların yardımına X-Men ekibi koşuyor; filmde bu andan itibaren -yani henüz başından- itibaren önü alınacak şekilde uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlıyor. Filmin açılışındaki kazanın ardından, Jean Grey'in X-Men'e dâhil oluş süreci nasıl oldu bittiye geliyorsa, olay örgüsünün tamamı karakterlerin ağzından dökülen sakil cümleler, hiçbir şekilde nedenselleşmeyen ve sadece gerçekşiveren kararlar üzerinden şekilleniyor. Öyle ki, karakterlerin yıllarını harcadıkları bir kuruma, hatta bir fikre olan bağlılıklarından uzaklaşmaları havada da kalıyor, sadece senaryoda öyle yazdığı için bu gerçekleşiyor gibi bir hissiyat oluyor, daha doğrusu hiçbir hissiyat oluşmuyor, bizler perdeye bakarken birtakım olaylar oluveriyor işte. Söylediğimiz gibi film çatısı, Jean Grey'in iyi taraftan, sahip olduğu güçlerin ve edindiği farkındalıkların etkisiyle karanlık tarafa doğru geçişi üzerine kurulu. Ama bu yapının kesinlikle çalışmamasının senaryonun zayıflığı dışında da çok büyük iki nedeni var. Birincisi, Game of Thrones'daki rolüyle…

Yazar Puanı

Puan - 15%

15%

Elle tutulur hiçbir şey sunamayan bir film X-Men: Dark Phoenix. Tüm bu curcuna sona erdiğinde ise "Bu filmin bir yönetmeni var mı?" diye sormak kaçınılmaz oluyor neredeyse.

Kullanıcı Puanları: 2.89 ( 16 votes)
15

Hemen hemen tüm çizgiroman anlatıları, özünde iyi ve kötünün çatışması üzerine kuruludur. Supermen Lex Luthor’u, Batman Joker ya da Penguen’i, Spider-Man Kingpin’i alt etmeye çalışır. Bu bilindik hikâyelerin -Spider-Man’e Venom’un musallat oluşu gibi- varyasyonlarını saymazsak, mutlak iyi ve mutlak kötünün çarpışmasıdır bu anlatılar. Fakat iş, bu çizgiromanların sinemaya aktarılmasına geldiğinde işler daha karmaşık bir hâl alır. 2000’de ilk X-Men filmi ile başlayan furyanın öncesindeki çizgiroman uyarlamaları da iyi-kötü üzerine kuruludur büyük ölçüde. Fakat içinde bulunduğumuz çağ, iyinin ve kötünün bu kadar net çizgilerle ayrılmış olmasının demode kaçtığı bir ortam getirmiş durumda. Tam da bu sebeple Christopher Nolan’ın Batman filmleri, Tim Burton’ın 90’larda yarattığı kusursuza yakın karnavalesk atmosferden uzaklaşıp, kahramanın zihninin karanlık noktaları üzerine temellendirdiği kopkoyu dünyası ile öne çıkıp başarı kazandı; ya da Avengers’ın kötüsü Thanos’un gri bölgeye denk düşen motivasyonu, seyirciler nezdinde tartışılmaya değer bulundu. Tüm bunlar ışığında, çağdaş bir sinema anlatısı için en elverişli malzemeyi sunan çizgiroman serisinin X-Men olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Zira bu serinin temelinde, doğrudan bir iyi-kötü mücadelesinden fazlası yatar. Serinin tüm ana karakterleri, iyi taraf gibi konumlanan X-Men ya da kötülerin tarafı Kardeşlik’e (Brotherhood) mensup olsun, mutanttır. Ve insanlar, mutantları kendilerine düşman görürler. Yani X-Men’deki iyi-kötü arasındaki sınır, mutantların üzerindeki bu türden baskılarla muğlaklaşır ve anlatı temelinde bir “öteki” hikâyesine doğru meyleder. Bu çizgiromanların sinema uyarlamalarının birkaç istisna hariç, hemen hemen herkesçe başarılı bulunmasının sebebi de bu kompleks yapının başarılı rejilerle beyazperdeye aktarılmasında yatar. Bu bağlamda X-Men: Dark Phoenix’in ciddi bir sinematik potensiyel taşıdığı söylenebilir. Zira filmin merkezinde sahip olduğu akıl almaz güçlerin etkisiyle iyilik ve kötülük arasında gidip gelen Jean Grey, nam-ı diğer Phoenix karakteri var.

X-Men: Dark Phoenix: Hiçbir Şey Hakkında Bir Film

Film, sahip olduğu potansiyelin hakkını vereceği izlenimini yaratarak, merkezine aldığı karakterin çocukluğundan gelen ve tüm hayatını doğrudan etkileyecek travmasına seyirciyi ortak ederek başlıyor. Küçük Jean’in gücünü kontrol edememesiyle tetiklediği bu hazin olayın ardından James McAvoy’un canlandırdığı Profesör Xavier’ın Jean’i kurduğu okul bünyesine katılmaya ikna edişini kısaca izliyoruz; ve artık X-Men: Dark Phoenix’in şimdiki zamanındayız. Söz konusu okulda işler yolunda görünüyor, Profesör’ün başını çektiği mutantların arası devletle iyi, hatta devlet mutantları zor anlarında göreve çağırarak yardım isteyecek kadar güveniyor onlara. Filmin aksiyonu da bu türden bir yardım çağrısıyla tetikleniyor. Yaşanan teknik aksaklık sonucu uzayda mahsur kalma riskiyle karşı karşıya gelen astronotların yardımına X-Men ekibi koşuyor; filmde bu andan itibaren -yani henüz başından- itibaren önü alınacak şekilde uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlıyor. Filmin açılışındaki kazanın ardından, Jean Grey’in X-Men’e dâhil oluş süreci nasıl oldu bittiye geliyorsa, olay örgüsünün tamamı karakterlerin ağzından dökülen sakil cümleler, hiçbir şekilde nedenselleşmeyen ve sadece gerçekşiveren kararlar üzerinden şekilleniyor. Öyle ki, karakterlerin yıllarını harcadıkları bir kuruma, hatta bir fikre olan bağlılıklarından uzaklaşmaları havada da kalıyor, sadece senaryoda öyle yazdığı için bu gerçekleşiyor gibi bir hissiyat oluyor, daha doğrusu hiçbir hissiyat oluşmuyor, bizler perdeye bakarken birtakım olaylar oluveriyor işte.

Söylediğimiz gibi film çatısı, Jean Grey’in iyi taraftan, sahip olduğu güçlerin ve edindiği farkındalıkların etkisiyle karanlık tarafa doğru geçişi üzerine kurulu. Ama bu yapının kesinlikle çalışmamasının senaryonun zayıflığı dışında da çok büyük iki nedeni var. Birincisi, Game of Thrones’daki rolüyle adını geniş kitlelere duyuran ve filmde Jean Grey’e hayat veren Sophie Turner’ın performansı. X-Men: Dark Phoenix, ele aldığı konu itibarıyla tüm X-Men evreninin dramatik anlamda en grift karakterini ve onun karmaşık dönüşüm sürecini anlatıyor. Dolayısıyla da bu rol, tutarlı bir oyunculuk gerektiriyor. Lakin Turner, tüm filmi -görsel efekt marifetiyle yüzünde oluşan “çatlak”ları bir kenara bırakırsak- neredeyse aynı yüz ifadesiyle geçiriyor. Ailesini kaybetmiş, sonra çok şaşırtıcı gerçeklerle yüzleşen, içinde evrenin en güçlü yaratığı olmasını sağlayan bir güç uyanan bir karakterin bu yaşadıklarına inanmak güçleşiyor hâliyle; tıpkı olay örgüsündeki kırılmalara verdiğimiz “öyle oluveriyor işte” minvalindeki tepkilerle olan biteni takip etmeye çalışıyoruz. Jean Grey’in dramatik dönüşümünü inanmanın mümkün olmadığı bir noktaya çeken ikinci etken de, Jessica Chastain’in canlandırdığı Vuk karakteri ve asla çalışmayan motivasyonu. Jean Grey’in travmaları, yaşadıkları iki saatlik bir sinema filmi için ziyadesiyle yeterliyken, senaryoda onu karanlık tarafta çekmekle mükellef kılınmış (çünkü nereden geldiğine ve neden bunları yaptığına dair alelacele edilmiş birkaç cümleden başka bilgiye sahip değiliz) bir süper kötünün ve onun hain planlarının böylesi bir anlatıya korkunç bir nedensizlikle bağlanması, tüm anlatıyı daha da zayıflatmanın ötesinde izlediğimiz filmin ne hakkında olduğuna dair devasa soru işaretleri doğuruyor. Anlatıda yan karakter gibi konumlandırılan Profesör X, Magneto, Raven gibi karakterlerin motivasyonları zaten atmosferde yok olup görünemez hâle gelirken, filme dâhil oluşu bir korku-komediden fırlamış gibi görünen bir sahneleyle gerçekleşen bir kötünün, yetersiz bir performansla canlandırılan ana karakter üzerindeki dönüştürücü etkisi de en kibar ifadeyle gülünç kalıyor.

Bu yazıyı nihayete erdirmeden önce filmdeki Magneto temsiline ayrı bir paragraf açmakta fayda var. Zira bu filmin absürtlüğüne olayların nedensellikten ve temellenmekten ne denli uzak olduğuna dair net bir örnek teşkil edebilir. Tüm çizgiroman tarihinin en karizmatik karakterlerinden -“kötü” yerine “karakter” demeyi özellikle tercih ediyorum- Magneto’yu, uğruna savaştığı her şeyi bırakarak; devletin, yani hayatını dayatmalarına karşı durarak geçirdiği kurumun kendisine tahsis ettiği bir adada emeklilik hayatı yaşarken görüyoruz. Daha da vahimi bu ehlileşmiş Magneto, ordunun askerlerini bir mutanta karşı koruyor, onlara yardım ediyor. Sözün ve bu paragrafın bittiği yerdeyiz.

Dark Phoenix, haklı olarak çokça eleştirilen iki Wolverine filmi de dâhil olmak üzere açık olarak X-Men serisinin en başarısız filmi. Zira karşımızdaki ne Jean Grey’in Dark Phoenix’e dönüşüm filmi olabiliyor, çünkü dramatik yapısı alabildiğine yetersiz. Ne kanıksadığımız X-Men anlatısının devam ettirebiliyor, çünkü herhangi bir politik alt metin yok ve karakter temsilleri gülünç düzeyde yüzeysel. Ne de sıradan bir iyi-kötü çatışması filmi, çünkü iyi tarafın da kötü tarafın da elle tutulur motivasyonları yok. Hâl böyleyken elle tutulur hiçbir şey sunamayan bir filme dönüşüyor X-Men: Dark Phoenix. Tüm bu curcuna sona erdiğinde ise “Bu filmin bir yönetmeni var mı?” diye sormak kaçınılmaz oluyor neredeyse. Künyeye baktığımızda ise şu ana kadar X-Men: Birinci Sınıf – X-Men: First Class’la başlayan yeni serinin yanında Deadpool, Chappie ve Marslı – The Martian gibi filmlerin yapımcısı Simon Kinberg’ün -ki kendisinin ilk sinema filmi bu- adını görüyoruz yönetmen olarak; ve yönetmen dokunuşu dediğimiz olgunun endüstriyel sinema örneklerinde dahi ne kadar önemli olduğuna bir kez daha ikna oluyoruz. X-Men: Dark Phoenix’in en azından bunu hatırlatmak gibi bir faydası var. Ama bu, konunun taşıdığı potansiyelin yanında teselli armağanı bile olamıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi