Whitney; Whitney: Can I Be Me isimli yapımdan sonra ünlü sanatçının hayatını bir kez daha ele alıyor. Kevin Macdonald (Touching the Void, Marley)’ın yönetmenliğini üstlendiği belgeselde, 2012 yılında hayatını kaybeden Whitney Houston’ın hayatını anlatılırken çarpıcı iddialar ortaya atılıyor. Film, hepimizin hayatına dokunmuş bu yıldızın, iç dünyasının şeytanlarına karşı verdiği savaşı anlatırken yaşananların nedenlerini sorguluyor. Whitney Houston neden kendisiyle yaşayamadı, ya da neden huzur bulamadı? Film, Whitney’nin en neşeli, en canlı hâlleriyle izlediğimiz "I Wanna Dance With Somebody" isimli şarkısına çektiği klip ile başlıyor ve bu hayat dolu görüntüleri 60’ların Newark’unun görüntülerini araya katarak kesiyor. Tartışılamaz bir yeteneğe sahip Whitney’ninn ışıltılı yaşamı, ardında birçok problemi barındırıyordu. Bobby Brown ile yaptığı evliliği başta olmak üzere, dışarıdan mükemmel gözüken hayat tablosu, Whitney’in ve ailesinin gerçeklerine paravanlık ediyordu. Erkek kardeşleri Kenneth "Babyface" Edmonds ve Gary Garland-Houston, annesi Cissy Houston, asistanı Mary Jones, eski eşi Bobby Brown ve eski müzik yapımcısı L.A. Reid gibi en yakınlarını dinlediğimiz belgeselde Whitney Houston’ı, bazılarını daha önce görmediğimiz eski görüntüleriyle izliyoruz ve keskin iniş çıkışlara sahip kariyeri boyunca "Nippy"nin gerçekten ne yaşadığını bir kez daha anlamaya çalışıyoruz. Whitney: Herkesin Gözü Önünde Kendisini İmha Eden Bir Hikâye 2012 yılında henüz 48 yaşındayken su dolu bir küvette cansız bedeni bulunan Houston’ın başarılarla dolu ışıltılı bir hayatı vardı. Ancak dışarıdan mükemmel görünen bu hayatın sonlanma biçimi herkes için merak konusuydu. Film, izleyicisine merak ettiği sorular konusunda yardımcı olmayı hedeflerken Houston’ın kariyerinin önem taşıyan anlarına yer vermeyi ihmal etmiyor. Whitney, kendisi gibi şarkıcı olan annesi Cissy Houston’ın vokallerini yaparak ve kilisede şarkı söyleyerek başladığı kariyerine, 1983 yılında katıldığı The Merv Griffin Show’da gösterdiği performansıyla devam etti ve televizyonlara adımını attı. Belgesel, bütün bu önemli anları tekrar yaşatırken, Cissy’nin Whitney’i sahne için eğitmede takındığı baskıcı tutumu, Whitney’in hayatı boyunca ten rengi konusunda yaşadığı ayrımcılığı ve 1989 yılında Soul Train Müzik ödül töreninde kazandığı ödülü alırken uğradığı zorbalığı da gösteriyor. Böylece Macdonald, hikâyesini anlatırken Whitney’in gerçekten ne yaşadığına da yer verip onu, izleyicisi için oldukça empati kurulabilir hâle getiriyor. Bu tutum, 1991 yılı Super Bowl "The Star Spangled-Banner" performansıyla (3/4’lük ritmi 4/4'lüğe çevirmişti) olduğu gibi yeteneğiyle insanlığı etkilediği anların ötesinde, özellikle son yıllarında yaşadıklarından sonra sanatçı için adeta bir saygı duruşuna çeviriyor belgeseli. Filmin birçok açıdan bakma tercihi, Whitney Houston’ın aile üyeleri için de geçerli. Birbirine bağlı ve kocaman görünen bu aile birbirlerini uyuşturucuya alıştırıyor, aldatıyor, birbirlerinden para çalıyor ve en kötüsü; Whitney, gözlerinin önünde eriyip giderken kaçınılmaz sona engel olmak adına hiçbir şey yapmıyor. Fakat dış dünyaya karşı çizdikleri mükemmel tabloyu koruyup, dış görünüşü kurtarmak için elinden geleni ardına koymuyor. Ve film, yer verdiği bu bakış açısıyla The Bodyguard filmindeki performansıyla bambaşka bir seviyeye ulaşan sanatçının yakın çevresinin çıkarcılık gibi niyetleri olup olmadığını sorgulatıyor seyircisine. Muhteşem yeteneğinin ona sunduğu hayatta, en yakınlarının bankamatikten ibaret görmeye başladığı kusursuz Whitney, Newark’ta babasının taktığı "Nippy" takma ismiyle sıradan bir yaşam  sürdürürken daha mı mutluydu? Film, izleyicisine merak ettiklerini bütün çıplaklığıyla anlatarak Houston’la empati kurduruyor ve etrafında bulunan herkesin yaşananlardaki payını sorgulatıyor. Sanatçının yaşamak zorunda kaldığı ayrımcılık ve zorbalıkları anlatırken, Robyn Crawford ile ilişkisi üzerinden, cinsel kimliğine karşı…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Kevin Macdonald’ın yönetmenliğini üstlendiği belgesel, karşı konulamaz yeteneğiyle hepimizin hayatına dokunmuş Whitney Houston’ın, iç dünyasının şeytanlarına karşı verdiği savaşı anlatırken yaşananların nedenlerini sorguluyor.

Kullanıcı Puanları: 3.7 ( 1 votes)
75

Whitney; Whitney: Can I Be Me isimli yapımdan sonra ünlü sanatçının hayatını bir kez daha ele alıyor. Kevin Macdonald (Touching the Void, Marley)’ın yönetmenliğini üstlendiği belgeselde, 2012 yılında hayatını kaybeden Whitney Houston’ın hayatını anlatılırken çarpıcı iddialar ortaya atılıyor. Film, hepimizin hayatına dokunmuş bu yıldızın, iç dünyasının şeytanlarına karşı verdiği savaşı anlatırken yaşananların nedenlerini sorguluyor. Whitney Houston neden kendisiyle yaşayamadı, ya da neden huzur bulamadı?

Film, Whitney’nin en neşeli, en canlı hâlleriyle izlediğimiz “I Wanna Dance With Somebody” isimli şarkısına çektiği klip ile başlıyor ve bu hayat dolu görüntüleri 60’ların Newark’unun görüntülerini araya katarak kesiyor. Tartışılamaz bir yeteneğe sahip Whitney’ninn ışıltılı yaşamı, ardında birçok problemi barındırıyordu. Bobby Brown ile yaptığı evliliği başta olmak üzere, dışarıdan mükemmel gözüken hayat tablosu, Whitney’in ve ailesinin gerçeklerine paravanlık ediyordu. Erkek kardeşleri Kenneth “Babyface” Edmonds ve Gary Garland-Houston, annesi Cissy Houston, asistanı Mary Jones, eski eşi Bobby Brown ve eski müzik yapımcısı L.A. Reid gibi en yakınlarını dinlediğimiz belgeselde Whitney Houston’ı, bazılarını daha önce görmediğimiz eski görüntüleriyle izliyoruz ve keskin iniş çıkışlara sahip kariyeri boyunca “Nippy”nin gerçekten ne yaşadığını bir kez daha anlamaya çalışıyoruz.

Whitney: Herkesin Gözü Önünde Kendisini İmha Eden Bir Hikâye

2012 yılında henüz 48 yaşındayken su dolu bir küvette cansız bedeni bulunan Houston’ın başarılarla dolu ışıltılı bir hayatı vardı. Ancak dışarıdan mükemmel görünen bu hayatın sonlanma biçimi herkes için merak konusuydu. Film, izleyicisine merak ettiği sorular konusunda yardımcı olmayı hedeflerken Houston’ın kariyerinin önem taşıyan anlarına yer vermeyi ihmal etmiyor. Whitney, kendisi gibi şarkıcı olan annesi Cissy Houston’ın vokallerini yaparak ve kilisede şarkı söyleyerek başladığı kariyerine, 1983 yılında katıldığı The Merv Griffin Show’da gösterdiği performansıyla devam etti ve televizyonlara adımını attı. Belgesel, bütün bu önemli anları tekrar yaşatırken, Cissy’nin Whitney’i sahne için eğitmede takındığı baskıcı tutumu, Whitney’in hayatı boyunca ten rengi konusunda yaşadığı ayrımcılığı ve 1989 yılında Soul Train Müzik ödül töreninde kazandığı ödülü alırken uğradığı zorbalığı da gösteriyor. Böylece Macdonald, hikâyesini anlatırken Whitney’in gerçekten ne yaşadığına da yer verip onu, izleyicisi için oldukça empati kurulabilir hâle getiriyor. Bu tutum, 1991 yılı Super Bowl “The Star Spangled-Banner” performansıyla (3/4’lük ritmi 4/4’lüğe çevirmişti) olduğu gibi yeteneğiyle insanlığı etkilediği anların ötesinde, özellikle son yıllarında yaşadıklarından sonra sanatçı için adeta bir saygı duruşuna çeviriyor belgeseli. Filmin birçok açıdan bakma tercihi, Whitney Houston’ın aile üyeleri için de geçerli. Birbirine bağlı ve kocaman görünen bu aile birbirlerini uyuşturucuya alıştırıyor, aldatıyor, birbirlerinden para çalıyor ve en kötüsü; Whitney, gözlerinin önünde eriyip giderken kaçınılmaz sona engel olmak adına hiçbir şey yapmıyor. Fakat dış dünyaya karşı çizdikleri mükemmel tabloyu koruyup, dış görünüşü kurtarmak için elinden geleni ardına koymuyor. Ve film, yer verdiği bu bakış açısıyla The Bodyguard filmindeki performansıyla bambaşka bir seviyeye ulaşan sanatçının yakın çevresinin çıkarcılık gibi niyetleri olup olmadığını sorgulatıyor seyircisine. Muhteşem yeteneğinin ona sunduğu hayatta, en yakınlarının bankamatikten ibaret görmeye başladığı kusursuz Whitney, Newark’ta babasının taktığı “Nippy” takma ismiyle sıradan bir yaşam  sürdürürken daha mı mutluydu?

Film, izleyicisine merak ettiklerini bütün çıplaklığıyla anlatarak Houston’la empati kurduruyor ve etrafında bulunan herkesin yaşananlardaki payını sorgulatıyor. Sanatçının yaşamak zorunda kaldığı ayrımcılık ve zorbalıkları anlatırken, Robyn Crawford ile ilişkisi üzerinden, cinsel kimliğine karşı yöneltilen soru işaretlerine de yer veriyor. Kendisi gibi şarkıcı olan Bobby Brown ile yaptığı evlilikle cevaplanan bu soru işaretleri ile ilgili Crawford, film boyunca herhangi bir açıklama yapmıyor. Bu evliliğin ise Houston’ın hayatının gidişatı açısından başına gelen en kötü olaylardan biri olduğu, zaten bilindiği üzere oldukça açık olarak gösteriliyor. Ancak Whitney, eşinin başarısını kaldıramaması, çeşitli taciz olaylarıyla suçlanması gibi durumlara rağmen yine de kusursuz görüntüyü kurtarmak adına Bobbi Kristina Brown isimli bir kız çocuğunu dünyaya  getirdiği evliliğini ayakta tutmaya çalışırken gösteriliyor. Houston, sık sık kullanılan arşiv görüntülerinde veya röportajlarında herkes tarafından bilinen, kariyerine büyük darbe vuran madde bağımlılığı konusu hakkında bile tamamen açık bir şekilde konuşmaktan memnun olmuyor. Bir noktada içindeki neşeli ve canlı Nippy’i kayberek yaşayan bir ölüyü andıran Whitney, Sparkle filmiyle son kez ayağa kalkıyor, ancak bu durum uzun sürmüyor ve beklenen son geliyor. Houston’ın mücadele ettiği problemlerine ağırlık veren Macdonald, film boyunca izleyicisini bu ana ve bu anda patlatacağı bombaya hazırlıyor ancak, bununla meşgul olmaktan Houston’ın kariyerinde ulaştığı yüksek noktaları fazla hızlı geçiyor. Film, yaşanan her şeyin en büyük nedenini Whitney Houston’ın küçüklüğünde yaşadığı iddia edilen taciz olayına bağlıyor ve bugüne dek merak edilen bütün soruları her şeyi ortaya dökerek yanıtlıyor. Elbette ki suç niteliğindeki olay, oldukça talihsiz korkunç derecede yanlış ve asla susulmaması gereken bir durum. Ancak bu durum izleyiciye, “ideal” görüntüye sahip olmayı önemseyen birinin, hâlâ hayatta olsaydı bu şeffaflığa karşı vereceği tepkinin nasıl olacağını düşündürüyor. Sanatçının hayattayken kimseye, belki de kendisine bile açıkça dillendiremediği ve kendi içinde bir yere koyamadığı bu kişisel konuyu, vefatının ardından bir filmde tüm dünyaya açıklayarak ve üçüncü perdenin “çarpıcı olayı” olarak kullanmanın ne kadar yerinde bir karar olduğu ise, bu anlamda tartışmaya açık kalıyor.

Whitney Houston, kendi iç dünyasında benliği ve benliğini anlamayla ilgili verdiği büyük savaşa rağmen, müthiş derecede etkileyici yeteneğiyle yüksek derecede değer görmüş bir sanatçıydı. Macdonald, sanatçının hayatını değişik perspektiflere yer vererek empati kurulabilir hâle getiriyor ve izleyicinin Houston’a karşı zaten var olan anlayış seviyesini yükseltiyor. Ancak, belgeseli dikkat çekici tutabilmek için tercih ettiği yöntemler ilginç ve eleştiriye açık duruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi